28 Eylül 2026 Pazartesi

Tanrıların Tahtında


Hayat kurmacayı taklit eder
Anti-mimesis, Oscar Wilde tarafından "hayatın sanatı taklit ettiği" iddiasıyla ortaya atılan felsefi bir estetik teoridir. Antik Yunan’dan beri kabul gören ve sanatın doğayı/hayatı kopyaladığını savunan geleneksel Aristotelesçi "mimesis" (taklit) kavramını tamamen tersine çeviren bu düşünceyi 1889 yılında yayımlanan "Yalanın Gerileyişi" (The Decay of Lying) adlı makalesinde ele almıştır.  Wilde, doğadaki veya hayattaki nesnelerin kendi başlarına bir anlamı ya da estetiği olmadığını savunur. Ona göre insan bir şeyi ancak sanat onu işledikten ve görünür kıldıktan, nasıl bakması gerektiğini öğrendikten sonra fark edebilir. Bunun için verdiği en ünlü örnek Londra sisidir. Londra sisi, empresyonist (izlenimci) ressamlar tarafından resmedildikten sonra görülmüş ve estetik bir değer olarak algılanmıştır. Wilde haklıdır. Sanat yapıtları bireyi biçimlendirir.  
Bizler dünyayı, doğayı ve hatta kendi duygularımızı, yazarların, yönetmenlerin kurguladığı hikâye evrenleri aracılığıyla fark eder, isimlendiririz. Kurmaca, gerçeğe yön verir. Bunu kimi zaman Star Trek serisindeki el bilgisayarları ve teknolojik cihazlar gibi teknolojik öngörülerle yapar, kimi zaman da The Simpsons dizisindeki akıllı saatler, bazı siyasi gelişmelerin gerçekleşmesi gibi kehanet sanılan kimi durumlarla... İzlediğimiz diziler, filmler, okuduğumuz kitaplar, popüler kültür konuşma tarzımızı, düşünce kalıplarımızı, giyim kuşamımızı etkiler, hayatı algılayışımızı biçimlendirir. 
Wilde, sanatı yalnızca model olarak görmez. İnsanın yaşam öyküsünün, tanıklık ettiği yaşantıların, onu çevreleyen doğanın ham, kusurlu ve bitmemiş olduğunu ortaya koyar. Doğanın yetersizliği karşısında sanat yapıtlarının mükemmelliğinden dem vurur. Ona göre sanat bir ayna değildir; aksine gerçeklik sanatın arkasında yürüyen ve onun gölgesini takip eden bir çıraktır.  
Düzenlediği Tersine Mühendislik Atölyeleri ile yazarların ve okurların dikkatini çeken, ilgi gören Beliz Güçbilmez yazdığı "Anne Ben Düştüm mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?" kitabıyla tam da bu ilişkiyi irdeliyor. Hayat "Neden?" sorumuza sağır kalırken, olup biteni kavrama çabamıza kayıtsızken, nedensellik bağını kuramazken bir insanın yarattığı hikâye evreni karşısında sınırları belli, kavranabilir, anlaşılabilir dünyalara tanıklık etmenin varoluşumuzu daha anlamlı kıldığını, kişisel deneyim arşivimizi genişlettiğini, duygusal repertuarımızı genişlettiğini karşılıklı sohbet eder gibi anlatıyor. "Manyetik Kuram Teorisi" olarak adlandırdığı çevrimiçi atölyelerde bir sanat yapıtını bir arada tutan unsurları, öylesine okuyup geçtiğimizde gözden kaçanları ayrıntılı şekilde, iştahla anlatıyor. Bizi çevreleyen dünyayı okuyup yazarak anlamlandırma hevesinde olanların, alet çantasını genişletiyor. Hevesli okurla, yazar adaylarını, akademisyenleri, hali hazırda basılı kitapları olan yazarları aynı atölyede buluşturabilmesi, herkesin o sofradan memnun ayrılmasını sağlaması da bundan kaynaklanıyor.


Tüm bu girizgâh, Beliz Güçbilmez'in tedrisatından birlikte geçtiğim bir yazar arkadaşımın yeni romanına sözü getirmek için. Gülsel Ceren Güneş'in Toros Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni romanı "Tanrıların Tahtında" kitabının elime geçmesini beklerken Ağrı Dağı'nda zirve yürüyüşü sırasında kaybolan, cansız bedeni 112 gün sonra bulunan ve dağdan indirilen Sevim Cansız'ın haberleri konuşuluyordu. Merakla beklediğim roman da benzer bir konuyu, yüksek irtifa dağcılığını ele alıyor, beş yıldır eksi altmış derece soğukta yatan kocası Deniz'in bedenini dağdan indirme amacıyla Everest'e tırmanmak isteyen Tomris'in hikâyesini anlatıyordu. 
Everest'in Zirvesinde Bir Yas ve Yüzleşme Anlatısı: Tanrıların Tahtında 
"Başkalarının kocaları ölünce mermer taşların altındaki cesedinin içinden çiçekler açar. Onun kocasınınki öyle değil; Boeing 737 uçaklarının uçuş yüksekliğinin biraz altında bir yerde, eksi altmış derece soğukta yatıyor. Beş senedir." 
Beş sene sonra, dağcı olmamasına karşın, kocasının bedenini almadan, onu toprağa vermeden huzur bulamayacağını, yasının bitmeyeceğini anlayan Tomris'in Everest eteklerine varması ve kocası Deniz'in orada birlikte iş yaptığı yerel rehberin evinde ondan yardım istemesiyle açılıyor roman. Tomris 1999 depreminde ailesini kaybetmiş, onların bedenine ulaşamamış, onları ziyaret edebileceği bir mezara koyamamış, akraba yanında büyümüş, öğretmenlik yaptığı okula bir söyleşi için geldiğinde eşi Deniz ile tanışan bir kadın. Eşinin ani ve genç kaybı, hayatın onu bir kez daha "mezarsızlıkla" sınaması karşısında zorlu bir yolculuğa çıkmayı, deneyimli dağcıları bile alt edebilen bir dağa çok az hazırlıkla tırmanmayı göze alan bir kadın. 
Bu yolculuk onu hem bedeninin sınırlarıyla zorluyor hem manevi yükün ağırlığıyla. Yine de bir an olsun pes etmeyi düşünmüyor. Fiziksel yolculuk sırasında eşinin anlattıklarını ilk elden deneyimliyor, yolda karşılaştığı kocasını tanıyan dağcıların anlattıklarıyla onu hem anıyor hem de birlikte paylaşmadıkları yanlarını duydukları ve deneyimledikleriyle anlıyor, tanıyor. Fiziksel yolculuğa geçmiş hatıralar ekleniyor. Hatırlamalarla okurun önüne eksik parçalar konuyor. Yerel rehberin Deniz'in günlüğünü vermesiyle zirve yolunda kaybolan eşin yaşadıkları da yola paralel olarak okura sunuluyor. 
Anlatı ilk sayfalardan itibaren çatışmalarla dolu. Kocasını kaybeden Tomris'in içsel çatışmaları, çetin doğa ile dağcıların çatışmaları, dağı tanrıça olarak gören, kutsal kabul eden yerel halkın maddi güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için kutsalıyla karşı karşıya gelmesinin yarattığı çatışmalar... Gülsel Ceren Güneş hepsini bir araya topluyor ve sağlam bir kurgu yaratıyor. Yüksek irtifa dağcılık gerçeklerini, erkek egemen dağcılık jargonunu, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi, dağcılara yol açan, onları zirveye taşıyan isimsiz kahramanları yerel rehberler Şerpaları, onların kültürünü, tanrıça olarak gördükleri zirvelerle kurdukları ilişkileri, kadim bilgeliklerini, erkeklerde egemen olan zirveyi fethetme arzusuna karşın, dağı temizleyen, Tomris'in yaralarını saran, şefkatle onaran dağcı kadınları, dağda kadın olma deneyimini bir yas hikâyesiyle birleştiriyor. 


"Tanrıların Tahtında" zirveye ulaşma hedefinden öte, oradan canının bir parçasını indirmeye kararlı, yasın aşamalarından bir bir geçerek sevdiği adamla vedalaşmayı, onun kaybını kabullenmeyi deneyimleyen bir kadının hikâyesi. Güneş'in kahramanı Tomris'i savunmasız, kırılgan bir coğrafyaya yerleştirerek onun kırılgan hâlleriyle bizi hemhal etmesi, yasın soğukluğu ve dağın dondurucu koşulları karşısında bir ortaklık kurması, üzerimizdeki duygusal etkiyi arttırıyor. Akıcı, yalın bir dille yazılan bu fiziksel ve psikolojik yol hikâyesi, içerdiği güçlü duygular ve çatışmalarla daha çok okurla buluşmayı hak eden güçlü bir roman. 
* Bu yazı TDB Dergi 229. sayısında yayımlanmıştır. 

Sonbahara hazır mısın?

Dün evin içinde arı gibi çalıştım. 
Önce blogtaki yarım kalmış yazılardan sonuncusunun altına uzun bir paragraf yazdım. Paylaştım ve yataktan kalktım. Sonra gece yarısına kadar süren ev işleri... 
Mektup yazmanın, orada kendimden bahsetmenin, güne dair kısa, küçük hedefler koymanın verimliliğe etkisi var. Mektubumda yapsam iyi olur dediğim ne varsa, fazlasıyla yaptım. Yatak odama taşıyınca bir yıldır yanlış yerde dikildiğini fark ettiğim şifonyeri antreden koridor boyunca iterek başladım işe. Hem odamdaki depolama alanı çoğaldı. Hem de pencere yanına çakılı açık rafın yanında şifoniyer şahane oldu. Renk de tuttu, doku da. Onun yanına da kesonu koydum. Kitaplıktan başlayarak merdiven gibi alçalan bir alan çıktı ortaya. Gecenin ilerleyen saatlerinde kesonun üstüne koyduğum cep telefonunu açıp yoga pratiği de yaptım. Matı açıp yerleşebileceğim bir alanım doğdu böylece. Tam karşımda da bir boy aynası olduğundan duruşumu da görebiliyorum. 
Okulların açılmasıyla evdeki eşyalar göçmen kuşlara döndü. Kimi bir yıldır saklandığı kutulardan çıkıyor evin farklı köşelerine uçuşuyor, kimi eski, kırık işlevsiz eşya toplanıyor, evden çıkıyor. Kimi de yer değiştiriyor ve doğru yerini buluyor. 
Bu evin bize bir güzel katkısı da, her daireye ait su ve doğalgaz sayaçlarının olduğu yerlere akerdiyon kapı yapılarak onların daireye ait küçük bir depolama alanına dönüştürülmüş olması. Birkaç hafta önce oraya da el attım. Her şeyi dışarı çıkarıp balkon süpürgesiyle süpürdüm. Çöpleri, tozları dışarı attım. Fazla eşyaları, kutuları güzelce istifledim. Bir yap boz ciddiyetiyle alanı en doğru, verimli kullanmak için yerleştirdim. Daha önce eve temizliğe gelen kadından yapmasını rica ettiğim ancak istediğim özende bitirilmeyen işi de kendi içime sinen şekilde tamamladım. Bir süredir eve kimseyi almıyorum. Çünkü fark ettim ki, ben temizlikten önce düzen arıyorum. Onu da bana bir başkası veremiyor. Yaz biterken evde hayatımı kolaylaştıracak düzeni oluşturmaya niyet etmiştim. Taşınma sonrası sırası gelmeyen işleri bir bir yapmanın rahatlığı, fiziksel yorgunluğumun önüne geçti. 
Dün sahiden de tüm günü ev işiyle geçirdim. Sabah rutin mutfak işlerini yaparak kızımın uyanmasını bekledim. Kahvaltı için taze ekmek alma, çöp atma görevini de ona verdiğimden akşam altıya kadar evden burnumu çıkarmadım. Kısa bir yürüyüş ve alınacak birkaç şey için çarşıya çıktık. İşimizi halledip döndük. Aralarda sadece yemek ve dizi izleme molası vererek kaldığım yerden işe koyuldum. Yaptığım yoga pratiği, evi toparlamanın huzuru ve ılık duş etkisiyle deliksiz uyudum. 



Yoga pratiği deyip geçmeyeyim. Arkadaşımın online ders aldığı kundalini yoga hocası 4 haftalık bir "Yeni Mevsime Hazırlık" serisi hazırlamış. Çalışmanın vaadi, bedeni, ruhu yazdan sonbahara taşımak; mevsimin getirdiği içe kapanış, bedende, ruhta soğuma/kuruma, hüzün, melankoli, depresif ruh hali, uyuşukluk vb. olası fiziksel ve duygu durumlarını dengelemek ve bu dönemi daha verimli geçirmek olarak belirlenmişti. Bu çarşamba son ders var. Üç pratiğin ardından belirlenen niyetle uyumlu hareket ettiğimi, her pratiğin ardından mışıl mışıl uyuduğumu, eskiye ait, iş görmeyen şeyleri bıraktığımı fark ediyorum. Canlı derslere katılamadığım için dün gece üçüncü haftanın pratiğini kayıttan yaptım. Ağırlıklı olarak kollarla çalıştık. İkişer, üçer dakikalık kol serileri epeyce zorluyor esasında. Kollar yoruluyor, ağrıyor. Bunu arkadaşıma söylediğimde "Kundalini yogada kol sadece kol değil, kim bilir ne yükleri, ağırlıkları attın Tuğba'cığım," dedi. Arkadaşıma yürekten inanmayı seçiyorum. Tıpkı dışarıda kuruyan, bırakan doğa gibi ben de benim için kurumuş, tükenmiş, bana hizmet etmeyen nesneleri, olayları bırakıyor ve yeniye yer açıyorum. Öyleyse sonbahara hazırım, onunla uyumluyum. Ya sen?

27 Eylül 2026 Pazar

Pazar mektubu

Sevgili arkadaşım, 

Haftalardır elim yazmaya varmıyor. Bloğun içi onlarca bitirilmemiş taslakla dolu. Yazın okuduğum kitaplara, yüzme molalarına, gün batımlarına, yaz konserlerine dair bu bitmemiş notlara, bitirmek için gereken emeği, zamanı harcamıyorum. Çünkü kum taneleri gibi aktı, bitti. Üzerine söylenecek söz yok gibi geliyor. Ama yazmak da istiyorum, ses vermek, ses duymak. Eskisi gibi burayı aktif kullanmak. Sözcükleri zihnimi derlemek toplamak için kullanmak... 

Mektup bunun için iyi bir araç olur diye düşündüm. Okuru belli olmasa da sevgili arkadaşım diye seslenerek cümle kurmanın, söze başlamanın samimi, baskıyı azaltan bir yanı var. Yaz hızlı geçti arkadaşım. Koşarak başladım, koşarak bitirdim. Bozcaada Yarı Maratonu'nda 5K koşu ile deniz sezonunu açıp Ayvalık Yarı Maratonu'nda 5K koştuktan sonra finali yaptım. Yaza çokça şey sığdırdım. Kısa hafta sonu tatilleri, gün batımları, arkadaşlarla buluşmalar... Yazın en sıcak haftalarında bile spora gitmeyi aksatmadım. Sürdürdüm. Adım adım elli yaşa geldim, dayandım ve içine girdim.

Bozcaada koşusu sırasında merkür retrosu yaşanıyordu. Çok tuhaf bir şekilde tam da aile içi ilişkileri, eski kırgınlıkları, üstü örtülmüş sırları işleyen retroda bu mesele nurtopu gibi kucağıma düşmüş, üstü çok güzel örtülmüş bir sır, olayın kahramanlarından habersiz ifşa olmuştu. Doğrudan benimle ilgisi olmasa da çamuru bana da sıçradığından bu yaz bu mesele arka sekmede hep açıktı ve ağzımızın tadını kaçırdı. Benim meselem, benim ayıbım, kusurum olmadığını idrak etmek, bununla başa çıkmak da yaz aktivitesi olarak kayda geçti. Tabiri caizse tarih tekerrür etti dedirtti. Şimdi çemberin ve o toz dumanın dışında olduğum için daha net görebildiğim bu olaylar silsilesine baktığımda geçmiş olumsuz deneyimlerden gerekli dersi çıkardığımı fark ediyorum. Aynı olaylar tekrarlanıyor. Rolüm bu kez farklı. Ama ben döngünün dışına çıktım. Olayların beni ezmesine izin vermiyorum, düşüncelerimin ipini bıraktım. Haklılığımı kanıtlama peşinde de değilim. 

Sevgili arkadaşım, 

Yeniden yazmaya başlamak için motivasyona ihtiyacım var, kelimelerle yarenlik etmek için, sıkı fıkı olmak için, kitaplarla düşüp kalkmak, onlara daha yakından bakmak, işe yarar bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bir kitap kulübü mü kursam, yoksa yazma ödevleri de olan Sanatçının Yolu gibi kitaplarla yol mu alsam bilmiyorum. Şimdi havalar soğudu ya, yaz güneşi uzaklaştı, mesafelendi, yorganlar çıktı, günler kısaldı, ev içinde geçirilen süreler uzadı, okullar açıldı, öğrencilik başladı ya, benim de öğrenci olasım, çalışasım var. Ev çalışma alanlarıyla dolu. 2+1 evde altı masa var arkadaşım. Biri bahçede, zamanı geçiyor. Bugün için belki kahvaltı yaparız dışarıda diye düşünüyordum. Ama hava kapalı, rüzgarlı, serin. Belki öğle saatlerinde bir kahve içeriz. O kadar. Sonra sezon bitiyor. Minderleri falan da kaldırmak gerek. Günler hem hep birbirinin aynı ve durağan hem de hiç bitmeyen bir devinim içinde geçiyor. Evde katlanması gereken çamaşırlardan oluşan bir yığın var. Okunmamış kitap kuleleriyle yarışır. Bugün el atmalıyım. Çarşamba yola çıkıyorum çünkü. Kongre var. İstanbul yolcusuyum. Ben yokken ablam eşlik edecek kızıma. Evi de temizlemeli. Market alışverişi de şart. Dün yufka gibi serilmiştim yatağa, öyle beyaz, haksız, yorgun. Sıcak duş, haşlanmış patates ve uykunun çözemeyeceği bir şey değil. Toparladım akşama kadar. Baş ve vücut ağrısı için masaja gittim sonra. Katır kutur bedenim ne kadar yoğrulsa da, gevşemese de iyi geldi kendimi şifalı ellere bırakmak. Sonra çorbacıya gittim. Kızım ve arkadaşı geldi yanıma. Yarenlik evde sürsün diye davet sundum. Akşam yemeğini hazırladım sabahki kırıklığımın kalmadığını  fark ederek. Yemeğin üstüne bir de okey patlattık, sonra da mısır. Gelen, kızımın kreşten arkadaşı. O yaşlarda bize ilk geldiği günü anlatıyordu geçenlerde, karşılaştığımızda. Ben yine mısır patlatmışım. Mısır patlatan anneleri seviniz. Arkadaşları eve davet eden, çay demleyen, soru soran ve dinleyen anneleri de keza öyle. Evlerin arası uzak değil ama hava kararınca bir başına yollamak olmaz diye hep beraber yola revan olduk oyun bitince. Dolunay ışığında, cep telefonundan yükselen ezgilerle ıssız yolu bir gittik, bir döndük. Bir bölüm daha Gilmore Girls izledik. Ben doğru uykuya... Gece boyu birkaç kez uyandım ama uykumu korkutup kaçırmamak için usul usul davrandım. Kazanan yeniden sımsıkı yumulan göz kapaklarım oldu. İşte buna sevinebilirim. Çünkü dünkü yorgunluğun, halsizliğim ve hastalığın sebebi geç saatlere kadar yiyip midemi tıka basa doldurma, gece uyanınca telefonda kelimelik oynama suretiyle kendimi sabote etmem idi. Bu sabah daha dingin, daha kendime gelmiş uyandım. Mükellef bir pazar kahvaltısı için hazırım. Kızım uyanana, afyonu patlayana kadar bulaşık makinesini boşaltır, kirlileri doldurur, kısa bir yürüyüşle File'ye varır, sıcak baget ekmek alırsam güne iyi başlamış sayacağım kendimi. Ya sen arkadaşım, bu güzel pazar sabahından senin muradın ne? 

3 Eylül 2026 Perşembe

Bir Vatozun Anlattığı

Sığ sularda yürüyüp birilerinin sığlığı üzerine dertleşiyorduk. Dedikodu maksatlı değil. Yaptıkları eylemler bizi incittiğinden, zarar verdiğinden. Arkadaşım ve ben. Metafor değil. Denizin içindeydik. Eylül güneşi tepede pırıl pırıl parlıyordu. İğde ağacının altına çektiğimiz şezlongta yeterince ısınınca denize girmeyi teklif etmiştim. Kuzey Ege'ye has serinlik bir anda suya dalmama izin vermediğinden suyun içinde hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. Kıyıya paralel. 

Dönüş yolunda ayak tabanımın altında bir yumuşaklık hissettim ve refleksle ayağımı yukarı kaldırdım. Bir "Ayy" hecesi döküldü ağzımdan. O anda kuma gömüldüğü yerden bir uçan halı misali süzülen vatozu gördüm. Yanımızda beliren adam, "Dikeni battı mı?" diye sordu. Dikeni batmamıştı. Kumun altına gizlendiği yerde istiridyeleri, midyeleri yiyerek beslenen vatozun o anda sohbetimize konu olan kişiye ne kadar benzediğini fark ettim. Gizleniyordu. Gözden ırak besleniyordu. Üzerine gidince kaçıyordu. Ve dikeni, hem savunma aracı hem de yükü kendi kuyruğunun ucundaydı. Hayat, anlamam için bir sembol, armağan sundu bana tepsi içinde,  bir anda. Mesajı aldım. Arkadaşım da fark etti. Birbirimize baktık. Sözsüz bir anlaşmayla suya daldık ve bıraktık ne varsa tuzlu suya.