17 Kasım 2020 Salı

Böyle Olacağı Belliydi

Çağdaş İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden biri Ian McEwan'ın İngiltere'de 2010 yılında yayımlanan Solar romanı 2012 Turkuvaz Kitap baskısının ardından YKY etiketiyle bu yaz yeniden okurla buluştu. McEwan'ın en eğlenceli kitabı olarak lanse edilen roman, iklim değişikliğine dair güçlü bir tartışmayı da okurun kucağına bırakıyor. Bugün, çok da yabancısı olmadığımız yenilenebilir enerji kaynakları, güneş panelleri hakkında hayli detaylı teknik bilgiyi (bana göre) hiç de sıkmadan okura sunuyor. 

McEwan konuya bir roman yazmak fikriyle eğilmemiş. Yazdığı kitapların arasına zaman koymayı önemsediği, her kitabın ardından roman yazmayı bir süreliğine askıya alıp yeni ilgi alanlarına yöneldiği, öğrenmenin hazzı için bilginin peşine düştüğü için gerçekleşen bu ilgiyi şöyle açıklıyor:

"Benim için kitapların arasına zaman koymak önemli, yani roman yazmayı unutup daha çok öğrenmeye, seyahat etmeye dönmek. Örneğin Solar romanımı yazmadan önce iklim değişikliği toplantılarına katılıyordum. Çok mutlu oluyordum orada. Roman araştırdığım için orada değildim. Bazı bilim adamları ve insanlarla sohbet ediyordum, söyledikleri beni konunun içine çekti ve adım adım kendimi bu konunun daha da derinlerinde buldum ve çok sonra bundan bir roman olur dedim ya da bu konuda yazmak istedim."

Roman, okuru ana kahraman Michael Beard ile tanıştıran, onun içinde bulunduğu müşkül durumu izah eden şu paragrafla başlıyor:

"Kimi güzel kadınlara her nedense çok çekici gelen -hafif itici, genellikle kel, kısa boylu, şişman, zeki- o erkek türündendi. Ya da öyle olduğuna inanıyor, bu şekilde düşünmekse sanki öyle olmasını sağlıyordu. Bazı kadınların, kurtarılması gereken bir dahi olduğuna inanması da işine yarıyordu. Ama şimdiki Michael Beard haletiruhiyesi daralmış, hiçbir şeyden zevk almayan, sabit fikirli, dertli bir adamdı. Beşinci evliliği parçalanıyordu ve nasıl davranması gerektiğini, neler olabileceğini görmesi, suçu üstlenmesi gerekiyordu. Evlilikler, kendi evlilikleri, bir dalga kıyıdan ayrılırken ötekinin kıyıya vurduğu, gelgitli olaylar olmamış mıydı hep? Ama bu seferki farklıydı. Nasıl davranacağını bilemiyordu, olabilecekleri görmek ona acı veriyordu ve gördüğü kadarıyla, bu kez üstlenebileceği bir suçu yoktu. Bu kez kaçamak yapan karısıydı ve bunu alenen, onu cezalandırırcasına, hiçbir vicdan azabı duymadan yapıyordu. Beard kendi içindeki hisler silsilesi içinde, an an, yoğun bir utanç ve özlem keşfediyordu. Patrice bir ustayla, kendi ustalarıyla, evlerinde tadilat yapan, mutfaklarını ve banyonun fayanslarını değiştiren, bir çay molasında Michael'a kendi elleriyle yenileyerek Tudorlaştırdığı, Tudor dönemi taklidi evinin fotoğrafını, garaja giden beton döşeli yola dikilmiş Viktoryen tarzda bir lamba direğinin altındaki römorkunda duran botunu ve üzerine kullanımdan kaldırılmış kırmızı bir telefon kulübesi koyacağı boş yeri gösteren o cüsseli adamla görüşüyordu. Boynuzlanmanın ne kadar karmaşık bir şey olduğunu görmek Beard'ı şaşırtmıştı. Azap çekmek basit bir iş değildi. Bu yaşta, artık yeni deneyimlere karşı bağışıklık kazanmış olduğunu kimse söyleyemezdi." 

Bu sıkı karşılaşmanın hemen ardından gelen ikinci paragrafın başında avcumun içine bir anahtar gibi "Böyle olacağı belliydi" cümlesini bırakıyor. O cümlenin öylesine avcumun içine bırakılmadığını bilmeden biliyorum sanki ve onu tutmayı hiç bırakmıyorum. Bir romanın içine girmek, henüz aydınlanmamış dehlizlerin içinden aydınlığa varmak üzere yürümek, bir labirentin merkezine ilerlemeye ve oradan kaybolmadan çıkmaya benziyor. İşin oyunsu yanı, yazarın alenen göstermeden duyurduklarını sezmek olduğuna göre, metnin sırrına her şey açığa kavuşmadan önce varmaya çalışma çabası olduğuna göre, yazarın henüz girişte elime verdiği bu cümleyi kocaman bir yumağa çeviriyor, yürüdüğüm yol boyu avcumun içinde tutuyorum. Beard başını beladan belaya soktukça, o an için yırtmış gibi dursa da, avcumun içinde tuttuğum ip elimi kesiyor ve beni uyarıyor: Dur, hele, bak daha neler olacak ve sonunda benim dediğime geleceksin, "Böyle olacağı belliydi" diyeceksin. Bu his, o yarı uyanıklık içinde, alarmın çalması gibi bir şey, yorganın içine gömülmek, alarmı tamamen kapatmak yerine ertelemeye almak gibi belli aralıklarla kendini belli ediyor, tamamen uyanmanı ve kapatmanı bekliyor. Burada yol boyu fark ettiğim, büyülendiğim nice ayrıntıyı paylaşabilirim ancak Solar'ı okuma hazzını kesintiye uğratmayacak şekilde özetlemenin mümkün olmadığının da farkındayım. Bir kere anlatıyı başından sonuna diri tutan, polisiye sayılabilecek bir merak duygusu var. Bu merakı tatmin etmek başlı başına bir keyif. Bu hazzı sabote etmenin ne büyük ayıp olduğunu bildiğimden, gevezelikten uzak durmaya çalışarak kitabın bende uyandırdığı bir diğer unsurla, yani "Böyle olacağı belliydi" fikriyle ilerleyeceğim. Bana göre Solar, bir "özyıkım" öyküsü. Romanı tek kelimeye indirgeyebilmem biraz da Tomris Uyar sayesinde. Dilimin ucundaki yoğun tat, John Cheever'ın Yüzücü kitabının sunuş yazısı ile belirginleşti. Tomris Uyar söz konusu yazıda şöyle diyor: 

İlk çevirdiğim öyküsü "Arjantin Başkanı" beni büyülemişti. Romancılığa sığmayacak kadar merkezkaç bir öykü anlayışı vardı. Yine de ancak Günceler'ini (ölümünden sonra yayımlanmış itirafları mı desek?) okuyunca ne yapmak istediği daha bir açıklık kazandı: Aslolan hep kum tanecikleriydi. Onları değişik formlarda bir araya getiriyor, aynı konudan -tersi ve yüzü olmak üzere- iki öykü yaratıyordu. 

Bir güncesinde şöyle yazıyordu: 

"Özyıkımcılığın içe işlemeye başlayan ilk belirtisi bir kum taneciğinden farksızdır. Bir baş ağrısı, önemsiz bir sindirim bozukluğu, bir parmağın mikrop kapmasıdır. Yine de siz 8.20 trenini kaçırır, kredi vaatlerinin tartışılacağı toplantıya gecikirsiniz. Öğle yemeğinde buluştuğunuz eski dost, ansızın sabrınızı taşırır; ona hoş görünmek için fazladan üç kokteyl içersiniz, artık günün ne tadı ne tuzu kalmıştır, ne anlamı ne önemi. Güne yeni bir amaç, biraz gündelik kazandırma çabasıyla kokteyllerde çok içer, çok konuşur, birisinin karısına asılır, saçma sapan olmadık bir şey yaptıktan sonra da ertesi sabah ölsem daha iyi duygusuyla uyanırsınız. Ama bu cehennemin dibini nasıl boyladığınızı geriye doğru sararken başlangıçtaki o kum taneciğinden başka bir şey bulamazsınız."

Bir kez romanı "özyıkım" kavramı üzerinden okumaya başlayınca, Michael Beard ile ilgili her şey bambaşka bir görünüm kazandı. Sürükleyici, eğlenceli, komik sıfatlarını (ki benim de yer yer kahkahalar attığım doğrudur) bir kenara atıp, "bir dakika asıl hikâye bu değil" diyerek kendi kuyusunu kendi kazan zeki ama duyarsız bir adamın portresine bakmaya başladım. "Kim bu adam?" sorusunun cevaplarını toplamaya koyuldum. 

Michael Beard, yıllar önce yaptığı çalışmalarla Nobel Fizik ödülünü alsa da heyecanını, coşkusunu, merak duygusunu yitirmiş, yıllardır yeni bir üretimin içinde olmayan, yıllarını Nobel'in kaymağını yiyerek geçiren bir fizikçidir. Onursal öğretim üyesidir ama ders vermez. Enstitülere ismini, ünvanını kiralar, komisyonların başında oturur, akademik dergilerde danışman editörlük yapar, uluslararası dev kongrelerde boy gösterir, ona Nobel ödülünü kazandıran Beard-Einstein Tümleştirmesi üzerine konferans dizileri yapar, sık sık medyaya çıkar. Tüm bunlardan elde ettiği geliri yetersiz gördüğü sırada, hükümetin iklim değişikliğiyle sözde değil özde ilgilenmeye karar vermesi üzerine Ulusal Yenilenebilir Enerji Merkezi'nin başına geçer. Merkezin başına geçtiği ilk zamanlar, çatıların üzerine yerleştirilecek -ki pek de verimli olmadığı anlaşılacaktır- rüzgâr türbini geliştirilmesiyle ilgilenirken özel hayatında kopan fırtınalar neticesinde kendisini giderek daha çok iklim tartışmalarının ve çözüm önerilerinin, geliştirilen projelerin, çalışmaların içinde bulur. Oysa işin başında iklim krizine dair söylenen şiddetli yorumları hiç de etkili bulmamaktadır. Anlatının başladığı 2000 yılından, sona erdiği 2009 yılına vardığımızda Beard'ın yenilenebilir enerji konusunda büyük ilerleme kaydettiği, zafere ulaştığı görülmektedir ancak aradan geçen dokuz yılda çevresine, ilişkide bulunduğu kadınlara, kendi bedenine, sağlığına karşı yıkıcı ve duyarsız olan bu dahi için perde güzel kapanabilecek midir? Her şey bittiğinde kendisinde tüm bunları başlatan ilk kum taneciğini bulma cesareti bulabilecek midir? 

Edebiyat biraz da kendimize sorular sormak ve düşünmek için alan yaratmak çabası olduğuna göre eninde sonunda bizim de kendi kum taneciklerimize bakmamız şart. 



Solar 

Yazar Ian McEwan 

Çeviren Kıvanç Güney 

YKY 

1. Baskı Ağustos 2020 







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder