29 Ekim 2026 Perşembe

Derin İzler: 2

Raymond Carver'ın "Tüyler" öyküsünü bilir misiniz? Yolunuz Beliz Güçbilmez eğitimlerinden geçtiyse "Katedral" kitabında yer alan bu öyküyü, onun kafası dağınık, dili sası, bir kadını ancak güzelse ve saçları uzunsa sevilesi gören Jack'i bilirsiniz. Carver'ın onların karşısına çıkardığı çift, güzellik normlarına uymaz ama uyumludurlar. Birbirlerine emek veren, geleceğe dair kurulan hayallerini bir bir gerçekleştirerek Jack ve karısının evliliğinin karşısında bir zıtlık dünyası yaratır ve oradan bir anlam doğar bizim için. 

Dün bir arkadaşımla buluşmuş, oturuyor ve dertleşiyor, görüşmediğimiz zamanlarda olanı biteni birbirimize aktarıyorduk. Arayı kapatıyorduk anlayacağınız. Sohbetimize özne olan bir er kişisinin bildiğin Jack olduğunu fark ettim birden. Beliz Hoca'nın Jack kötü bir anlatıcı sözleri çınladı kulaklarımda. Onu Raymond Carver ile karıştırmayın nasihati. O anlamıyor, biz anlıyoruz açıklamaları... Anladım sahiden Jack var karşımda. Anlatsam anlamayacak. Üstelik ben onu anlattıkça, içim kararıyor, ışığımı kaybediyorum, içimdeki güzellikler, iyilikler siliniyor o anlığına, kalın, kapkara bir gölge çöküyor, derin izler bırakıyor. Let it go, girl! dedim kendi kendime. Arkadaşım buna benzer bir şey dedikten hemen sonra. 

                                                                        *

Ortak karar almak üzere bir araya geldiğimiz çevrimiçi bir görüşmeye kulak misafiri oldu kızım. Benim siyaset yapmak için fazla iyi olduğuma karar verdi. Araya giremediğimi, söylemem gerekenleri teke tek konuşmalarda daha iyi aktardığımı söyledi. Ve taktik verdi. Yarın tek tek ara onları ve konuş. Kızımın verdiği ödevi yapar mıyım bilmiyorum ama sabah tam da benim söylediğim durumun doğruluğu açığa çıktı. Karar aşamasında mevcut durumu değerlendirmek için sözlere bakıyoruz. Ve bazen aynı durum için her kafadan bir ses çıkıyor. Kim dürüst, kim manipülatör anlamak zorlaşıyor. Sezgilerime güvenmeye, dürüstlüğüne, sözüne inandığım kişileri seçmeye çalışıyorum. Doğru kişileri seçebilmenin ferahlığıyla başladım güne. Çünkü aksi, derin iz bırakıyor. Yanlışı gözlerinin içine baka baka doğruymuş gibi lanse edenler, ancak sen buna inandığında kendi konumunu sağlamlaştıranlar, itibar kazananlar stratejisini yanlışın yayılmasına güç ve emek harcayarak yapıyorlar. İhtiyaç duyduğum şey, şeffaflık, sahici dürüstlük. Bununla çok sınandım son yıllarda, sert sınavlardan geçtim,  izleri kaldı. 

                                                                      *

İz deyince ilk aklıma gelen, yara olmuş onu fark ediyorum yazarken. Bir önceki yazının teması da yaralardı. İz sadece olumsuz, acı veren bir deneyimle anılmamalı. İmplant yaparken önce bir iz bırakıyorum kemiğe örneğin. O küçük izi takip ederek yuvayı hazırlıyorum. Kemiği inceliyorum, komşu ve karşıt dişleri, anatomik boşlukları, bir plan yapıyor ve bir iz koyuyorum. Sonra onu takip ediyorum. Bu, bir patika açmaktan farklı değil. Sık ormanın içinde gidip gelmek için iz bırakıyor hayvanlar, insanlar. Bir güvenli geçiş alanı bırakmak için doğaya bırakılan bu iz, güvenliğimizi sağlıyor. Bir yara değil, tam tersine yara bandı, güvenlik hattı. Sizin güvenliğiniz, esenliğiniz için inşa ettiğiniz patikalar hangisi? Hangi izleri bırakıyorsunuz, mutluluğunuz, huzurunuz için? Birlikte düşünelim mi?

Yazmak örneğin, bloğun içine yazdığımız her kelime, her cümle bizden, durduğumuz yerden haber veriyor. Virgül, ünlem, nokta gibi noktalama işaretleri metnin ritmini belirliyor, onlar bile bir iz, bir işaret. Harflerden ibaret bir kalabalığı hangi hızla okuyacağını bilmek, yazarın duygu durumumuza eşlik etmek için bıraktığı izleri dikkate almak, bir pusula olabilir pekala. Kendi okurluk deneyimini korumakla beraber ritmi belirlemeyi kolaylaştıran bu işaretler, anlam bütünlüğü sağlayabilir. Okurluk kısmı böyle. Yazarlık kısmı çok daha keyifli. Yazar olarak gününden, gündeminden, zihninde toplananlardan parçalar çıkarmak, benim için hayatın içinde güvenli patikalar açmak ve o patikaları korumak gibi bir şey. Yazmazsam eğer, kendi düşüncelerimin içinde boğulabilirim. Sarmaşık gibi boynuma dolanabilir, beni nefessiz bırakabilir, gözlerimin gördüğü tek şey yapraklar, koyu yeşil, dolanık yapraklar olabilir. Yaprak görmekten, bütünü kaçırabilirim. 

Yazmazsam eğer, kendimi düşüncelerimden ibaret sanabilirim. Gördüklerimin yarattığı izler olan  düşüncelerimle ışık hızıyla şekillenen tahminlerimi, varsayımlarımı gerçeğin ta kendisi sayabilir, ilerlemek yerine yerimde sayabilirim. Kendimi bir kar küresinin içine hapsedebilir, bitmeyen bir salınımın içinde üzerime yağan yoğun, sütsü karışımın içinde gözlerim netliğe bakmak yerine bir ihtiyarın kataraktlı görüşüne dönebilir. Yazmak benim için bu yüzden önemli. Artık tek bir basılı kitabım olmayacağını bilsem bile buraya yazmayı sürdürmek, elimi yüzümü yıkamak gibi basit bir fiziksel aktivite gibi. Oradaki gibi gözlerimin açılmasını istiyorum, netliği. Yazmak, kalbimi sıkıştıran, aklımı bulandıran karışıklıkları bir bir sistemden atıyor, tıkanıklık riskini azaltıyor. Yazmak, benim için kolesterol hapı gibi, aspirin gibi bir şey anlayacağınız. Düzenli kullanılması gerekiyor.

Yürümek de benzer bir eylem. Ayağa kalkmak ve yürümek, bazen bir yerden bir diğerine varmak için maksatlı. Bazen sadece gezinmek için. Bazen hayatta kalmak için. Bazen tarafını seçmek için. Ayağa kalkmak, karar vermek ve yer değiştirmek. En sevdiğim mottolardan biri: İki ayağın var. Kalk ve yürü. 

Yürümekten sahiden keyif alıyorum. Doğa içinde yürüyüşlerim sınırlı, kısıtlı. Güzel elbette ancak hayatın yoğun temposu içinde çok alan açmıyorum buraya. Benimki daha çok şehir yürüyüşleri, kordonda. Martıları, gemileri, bulutları, eğer geceyse şehrin ışıklarını, tarihi yapıların ışıklarını izleyerek yürümek... Çoğu tek başıma, bazen bir arkadaşımla, kimi kulaklarım çıplak, kimi kulaklığın içinden sevdiğim ezgiler yükselirken. Her adımda bacaklarımın açıldığını hissetmek, esnemek, ilerlemek, dünyaya izlerimi bırakmak, ben varım, buradayım demek gibi bir şey. Hem bedenimi rahatlatıyor hem zihnimi. Yazmak gibi, havalandırıyor içerisini, zihnimin çekmecelerini düzenliyor. O yüzden yürüyerek bıraktığım izleri seviyorum. Koşmak, farklı bir deneyim, orada düşüncelere pek yer yok. Nefesimi düzenlemek, nabzımı kontrol etmek, bedenimi sakatlamamaya çalışmak her adımı fark etmek, kendimi kollamak, beni orada o anın içinde tutuyor. Yürürken düşüncelere kolaylıkla kapılırken, çağrışımlar zinciri içinde yuvarlanırken koşarken sadece koşma eylemiyle ilgilenebiliyorum. Nefesimi takip ediyorum. Etrafı izliyorum. Bazen ne bok yemeye geldim, çok yoruldum diyorum ama genellikle orada oluyorum. Zihnim şimdide kalıyor, geçmişe dönmüyor, geleceğe savrulmuyor. Bir zaman sonra hormonların da etkisiyle şahane bir haz geliyor. 

                                      *

Bu satırları günün erken saatlerinde bir boşluğumda yazdım. Sonra birkaç hasta baktım. Çelenk koyma törenine gittim. Cem Akaş'ın vefat haberini gördüm. Oğlunun ani ve apansız kaybının ardından elektronik sigaranın zararına çektiği dikkat, beş yıldır kanserle mücadele ediyorum, ne kadar zamanım kaldı bilmiyorum ama eşimle beraber buna dikkat çekeceğiz demesi, o gencecik, pırıl pırıl çocuğun yüzü içimi sızlatmışken bugün onun vefat haberini almak hayli üzücü. Eminim herkesin aklından aynı şey geçti. Oğlunun kaybına yüreği dayanmadı. Eşine sabır ve dayanma gücü diliyorum. Çok büyük bir acı. Durup durup aklıma geliyor. Baba oğul yapacakları, dünyayla paylaşacakları ne çok güzellik vardı kim bilir. Hepsi yarım kaldı. 

                                         *

Bugün astrolojiden anlayan bir arkadaşım yay yılımda olduğumu söyledi. Temmuza kadar beni bekleyen güzel olasılıkların varlığından dem vurdu. Dilerim haklıdır. Çünkü artık güzelliklerin, neşenin damgasını vurduğu, izini düşürdüğü günlerden, aylardan geçmek istiyorum. Bu yazı da böyle bitsin. Geceye izi düşsün. 




25 Ekim 2026 Pazar

Derin İzler: 1

Beklenen gün geldi. Hep gelir. 

Neslihan Derin İzler başlıklı yazı dizisinin ilk yazısını paylaştı. Gökyüzünün dönemsel durumunu, bireyler üzerindeki etkisini anlattı. Nerelere dokunacağımızı gösterdi. Onun kendi iç yolculuğunun ilk adımını okumak, davet ettiği yeri görmek beni bir duraksattı. Derine doğru ilerlemek her zaman huzurlu, sağaltıcı bir eylem değil çünkü. Birinin seni omuzlarından bastırması gibi, bu esnada nefes alma içgüdüsüyle suyun üstüne çıkmak istemek gibi, engellendiğinde çırpınmak gibi, kontrolü geri kazanmak istemek gibi, karanlığa çekilmek gibi. Öyle tatlı bir aşağı süzülme hali değil her zaman. Zor, zorlu.

Nereden başlayacağımı, ne yazacağımı sahiden bilmiyorum. Bedenime, zihnime derin izler bırakan olayları, travmaları düşünebilirim. Bir diş kaybetmek bile derin bir iz sayılmaz mı. Dayanağını, desteğini kaybeden dokuların yavaş yavaş yer değiştirdiğini, eğildiğini, büküldüğünü, fonksiyonunu kaybettiğini görmüyor muyum yıllar boyu? O tahribatı telafi etmek için bakmıyor muyum? Çalışmıyor muyum? Bazen bir hastanın ağzına bakıyorum, filmine. Susuyorum. Fark ediyorum, yılların yarattığı tahribatı. Telafisi olmayan eksikliklerle kariulaşıyorum kimi zaman. Doğru kelimeleri arıyorum, doğru yöntemleri... Beden kayıt düşer diye bir kitap aldım yıllar evvel. Okumadım henüz. Yazarıyla bir çevrimiçi seminer olacakmış önümüzdeki aylarda. Katılır mıyım bilmiyorum. Kendimi, insan ruhunu anlama, yolculuğuma eşlik etsin, kavrayışım derinleşsin diye aldığım yığınla kitap var. Hevesle alıyorum. Kapağını açmıyorum bazen. Sayfaları çeviremiyorum. Kurgu dışı okuyamıyorum diye genelleyip sıyrılıyorum işin içinden. Hâlâ ve en çok insan hikayelerini seviyorum. Olay örgüsüne kapılıp gideyim, hayatın belirsizliğinin aksine başı sonu belli olan bir kurmacanın içine yerleşeyim istiyorum. Gerçek dünyanın vermediği tesellemeyi oradan alayım istiyorum. Seviyorum bu yolu yürümeyi, sayfalar arasında kaybolmak, kendi derin izlerine bakmaktan daha kolay. 

Bedenimde ameliyat izleri var. Evladımı almak için doktorun attığı o uzun kesi örneğin. Kırmızı, hissiz, eğri büğrü bir skar dokusundan yeniden hissedebilen tene dönüşmesini izledim yıllar boyu. Dokunuyorum ama his gelmiyor hali tam ne zaman geçti bilmiyorum. Şimdi ince, cılız, soluk bir çizgi. Vücudumdaki herhangi bir çizgi gibi. Oysa doktor oradan daldırdı ellerini, çıkardı bebeğimi rahmimden, verdi en tatlı hediyemizi. O derinliğe inmeden alamayacaklarımız var. Derinden, gizli olandan, saklı olandan çıkan hediyeleri düşünün. O derinliğe inmeden kazanamayacaklarınızı. Bir inciyi bırakabilirsiniz derinde, bir istiridyenin kabuklarının içinde. Ya bir bebeği, bırakabilir misiniz onu içeride? Onu gün ışığıyla kavuşturmak sancılı, ağrılı, içeride bırakmak ise imkansız, ölümcül hatta. Diyeceğim o ki, içeride keşfedilmemiş cevherler olarak bıraktığımız inci taneleri var. Bırakmak bir seçim. Seçim olmayan zorunlu doğumlar, ört bas edilemeyenler, kusar gibi gün ışığına çıkanlar... 

Dün bir sofradaydım. Arkadaşım kulağıma fısıldadı. Rahatsız olduysan yer değiştirelim diye. Sonra da güldü. Nedir senin bu sarhoşlardan çektiğin diye. Karşılarında bir hikaye anlatıcısı olduğu bilgisi ve sezgisi mi, kibarlığım mı bilmiyorum ama sahiden maruz kalıyorum bazen bu öykülere. İpi kopup dağılan boncuk taneleri gibi sökülüyor insanlar karşımda. Belki iyi dinlediğimden, sessizce ve yargısız. Dinlemenin yolu kayıtlı bende. Güven hissi baki. Kendime eşliğim daha sert oysa, öyleydi en azından, eskiden, daha eskiden. Kocaman kocaman yargı etiketleri, yük ettiklerim, utançlarım, dile getiremeyişlerim, bir taş olup bağrıma oturmalar... Her travma iz bırakır, her suskunluk, her haksızlık, engellenme iç huzursızluk, çatışma yaratır. Vücudu tamir eden, büyümeyi sağlayan o eşsiz mekanizma, sarsılır, aldanır, bölünür bir hücre, bir hücre daha, çöker, toplanır, toplaşır, çığ gibi büyür, büyür, bir nohut tanesi olur, yerleşir sinene. Aman kimse üzülmesin, dur şurayı da şöyle edeyim, böyle bükeyimcilerin hastalığı belki. Belki ekspres hat, hayatını yeniden yazmak için. Ben o durağa gittim. O trene bindim. İzi sağ mememde. Öğrenmek ve değişmek uzun bir yol. Bu kitlenin bana öğreteceği şey, stressiz bir hayat diyerek çıktığım kapının, attığım eşiğin beni fırlattığı yer ise hayli ironik. Hayat iyi bir öğretmen. Ama zihnindeki kalıplaşmış yargılardan kurtulursan yoldaki sembolleri okuyabiliyorsun ancak. Bindiğim ekspres trenin içinde on yıllar geçirmem işte bundan. O sembolleri okuyabilecek zihin açıklığına gelmem zaman aldı. Doğru gözlükleri taktım ve gözlerimin önündeki pus dağıldı. Yol berraklaştı ya da bana öyle geliyor. Çünkü doğru gözlüğü takana kadar insan göremediğinin de farkına varamıyor. İşte size ilk derin izimin hikayesi. Bir pazar sabahı, yataktan çıkmadan, giyinmeden, üzerinde hiç de düşünmeden, destursuz ve sansürsüz yola çıktım. Harfleri, kelimeleri avcumun içine sığan küçücük ekrana aktardım. Vira bismillah diyelim o zaman. Çünkü derin izler, denize ağ atmak gibi. Bu çıkanlar ilk parti. Yeniden sarkıtacağım suyun derinliklerine. Bereketiyle gelsin diye. 


23 Ekim 2026 Cuma

İzi Düşer: 6

Salı günü işten biraz erken çıktım. Hava nasıl ılık, nasıl parlak güneşli anlatamam. Evde yığınla iş beni bekliyor. Yazlıkları kaldır, kışlıkları çıkar. Çamaşır katla, yıka. Yemek yap. Ama dedim ya gökyüzü masmavi, dışarıda üşümeden oturabileceğin sıcaklıkta. Eve gidip kendini iş yığının içine fırlatmak gene de bitiremeyeceğini bilmek ve bu havanın tadını çıkarmamak düpedüz kendine ihanet. Aradım bir arkadaşımı. Favori çay bahçemize gittik. Simit, beyaz peynir, şahane demlenmiş çay... İyi bir çaya hayır diyemiyorum. Dört bardak içtim, içmelere doyamadım. Sohbet ettik. Oh çok şükür dedik. Birbirimize hayatta zorlandığımız alanları sıkça açtığım bir arkadaşımdı. Ama o gün oralara girmedik. Benimki biraz bilinçli bir tutumdu. Sebebi de çözümü de benden kaynaklı olmayan bir mesele var, anlatsam sabahlara kadar konuşabilirim ama artık orayı düşüncelerimle beslemek, sürekli canlı tutmak istemiyorum. Suyunu, gıdasını keseyim ve yavaş yavaş canlılığını yitirsin. Çünkü hayatım bu sıkıntıdan ibaret değil. Biz böyle başka başka şeyler konuştuk. Arkadaşıma gelen yeni bir yan iş teklifini, onu mesleki açıdan tatmin edecek, beni gururlandıran birkaç aylık işi, İstanbul'da nerede nasıl konaklayacağını, hayallerimizi, yaptıklarımızı... Ne çok şey birikmiş anlatacak, ne çok şeyi biz, bizi davranışlarıyla rahatsız eden, üzen kişilerin yaptıklarını anlatarak es geçmişiz, hayretle gördük. Oturup bir karar almadık elbette ama bunu gözeteceğimizden de eminim. 

Muayenehaneyi açalı 11 yıl oluyor. Ara ara bazı yerler elden geçiyor haliyle. Yenileniyor. Cihazlar, dekorasyon... Bir ünitimi üç yıl önce yenilemiştim. Şimdi sıra diğer klinik odasındakini yenilemeye geldi. Birkaç gündür bunlarla uğraşıyorum. Önce üç seramik karosu kırıldı. Alttaki tesisat taşındı. Bugün elektrikçi ve seramikçi gelecek. Aynı seramiğin yedeği de yoktu. Aradım buldum. Sabah seramikçileri gezerken ve en yakın seramiği bulmaya çalışırken (birebir olmasa da dikkat çekmeyecek kadar yakınını bulabildim, eskisi parlak yenisi mat) bu çaba gözüme birden hayatın metaforu olarak gözüktü. Yenilenmek için gerekli bu küçük tadilatın gerçek hayatta da karşılığı vardı. Yeniyi, daha işlevseli, daha iyi hizmet edeni hayata almak için eskiyi çıkartmak, çıkardığı tahribatı tamir etmek gerekiyordu. Benim örneğimde olduğu gibi. Üstüne para, zaman, emek harcayarak bunları yaptırmaya karar verdim, adım attım. Eski üniti ittirince altındaki pas lekelerini ovaladım, sildim. Bugün ve yarın kalan işler tamamlanacak. Pazartesi yeni ünitim çalışmaya hazır pırıl pırıl hastaları karşılayacak. Arkasındaki bu ter, pislik, yorgunluk belli bile olmayacak. Sanki hep oradaymış gibi. Sonra kendime harcadığım emeği düşündüm. Katıldığım mesleki ve kişisel gelişim eğitimleri, terapi odaları, spor salonları, koşu pistleri... Onca gözyaşı, kan ter... Maddi manevi ayrılan kaynaklar... Hepsi muayenehanemi güzelleştirme çabam gibi. Orayı geliştirdiğim gibi kendimi de geliştiriyorum, bedenen ve zihnen. Bu bir günde olmuyor ama duygusal dayanıklılığımın çok arttığını fark ettiğim bir yerdeyim. Bu da beni mutlu ediyor. Gurur veriyor. Birilerini suçlamak, kendimi kurban gibi görmek, edilgen kalmak yerine yürümeyi sürdürdüğüm için, yenilendiğim için, daha iyi bir ebeveyn olma çabamı sürdürdüğüm için sahiden mutluyum. Geçen gün kendimi yorgun hissediyordum. Bir tatile ihtiyaç duyduğumu düşündüm. Uçak biletleri fiyatlarını görünce vazgeçtim. Asıl meselenin dinlenmek, mola almak, hatta çok yorulmadan önce destek almak, işlerimi kolaylaştırmak için kaynaklar yaratmak olduğunu fark edince yeni stratejiler devreye sokmam gerektiğini anladım. Market alışverişini eve getirtmek sık kullandığım bir yöntem. Buna haftada iki ev yemekleri siparişini ekleyebileceğimi anımsadım. Şahane bir tedarikçim var. Kime önerdiysem çok memnun kaldı. Kendi evinde, mutfağında, anne yemeklerini pişirip sarıp sarmalayıp istediğim saatte kapıma bırakıyor. Daha önce misafir geleceği zaman kullandığım bu kaynağı daha sık kullanmak, kendime bunu lüks görmemek için yeni düzenlemeler yaptım. PT ile çalışmayı bırakıp dörtlü stüdyo dersine başladım. Oradan artan kaynakla leziz, ev yemekleri daha sık kapıma gelecek. Her zaman gittiğim spanın %50 indirim kampanyasından masaj paketi de satın aldım. Haftada bir gidip bedenimi mahir ellere bırakmak ve gevşemek bana iyi gelecek. Bir de eve temizlikçi bulsam rahata ereceğim. Orada sürdürülebilir bir düzen sağlayamadım. Sözün özü, gündelik hayatta yardım almak; destek, kolaylık ihtiyaçlarını sağlayacak koşulları sağlamak şart. Yoksa her zorlanmanın izi düşüyor bedenimize, duygusal dayanıklılığımıza; yoruluyor, bıkıyor, beziyoruz. Bir tatil ya da yeni bir ev paklar sanıyoruz. Güç bela yaptığımızda hiçbir şey değişmiyor. Sabah sabah yaşadığım farkındalık iyi geldi bana. Zihnimin karanlık koridorlarında birkaç ampulü daha açtı. Yol ve yolculuk sürüyor. Gözüm, kulağım Neslihan'da artık. Onun Derin İzler serisini bekliyorum, yola çıkmak için vereceği ipuçlarını, kendi İzi Düşer serimi bitirirken. 

19 Ekim 2026 Pazartesi

İzi Düşer: 5

Aylaklığımın, tembelliğimin izi düşüyor bu aralar günlerime. Damla damla akıyor, yağıyor, bazen suyu emiyor hayat, bazen sele çeviriyor, üstüme boca ediyor. Çok büyük meseleler değil her biri. Yıkanmamış ve/ya katlanmamış çamaşırlar, masa ve mobilya üstlerinden kendilerine ait çekmecelere, dolaplara girecek öte beriler... Bu yığın, ya da hayatın bitmeyen telaşı, kimi anlık hazları, asıl kulaklarımdan, kalbimden içeri girmesi öncelikli olanı geride tutuyor. Bilgi kaynağı hep orada, elimin altında diye düşünürken, zamanının gelmesini beklerken günler, haftalar, yıl kanatlanmış uçmuş. Tam da ben o sözlerin şifasını almaya açıkken, kalbim kulağıma ikinci kez çalınırken, bilgelikten yudum yudum içmeyi, gözlerimin, kalbimin önüne inen perdeyi aralamayı umarken hop dedi kesildi video. Kayboldu. İnternetin karanlık dehlizlerine gömüldü. Mesaj attım, eğitimi aldığım kuruma. Ağustos sonunda kapanacak içeriklerin süresinin uzatıldığını, ekim ortasında kapattıklarını söyledi yetkili ses. Kelimeler gitti geldi aramızda. Bir telafi yolu rica ettim. Kelimeler bana içeriklerin bir yıldır orada durduğunu, artık yeni eğitim döneminin başladığını, dilersem yeniden kaydolabileceğimi söyledi. O zaman aydım duruma. Erteleme döngüme hayıflandım. 

Yemelerimin izi düşüyor bedenime. Bir lokma, bir lokma daha, derken midemi çöplüğe çevirmenin pişmanlığı içindeyim.  Açlık hissetmeden, saati geldi diye, birlikte sofraya oturulsun diye, bedenime kulak vermeden yediğim hiçbir lokmayı sevmiyorum. Ama iki çatal kaldı buzdolabına girmesin'leri de bırakamıyorum. Ya da kızıma meyve tabağı hazırlarken içinden tırtıklamayı kesemiyorum. Her pazartesiyi bir milat sayıyor, sonra yine kendimle kötü kişi oluyorum. 

Soğuğun izi düşüyor boğazlarıma. Yanıyor, acıyor. Boğaz pastili, zencefilli, çubuk tarçınlı ıhlamur tüketiyorum biteviye. Kendimi yormamaya, uykumu almaya, vitaminleri ihmal etmemeye, bedenimi gözetmeye çalışıyorum. Yıkılmadım ayaktayım. Dün de bir parça zorladım kendimi. Soğuğa maruz bıraktım. Gelibolu Maratonu için sabah sekizde buluştuk arkadaşımla. 10 K, 21 K, 42 K idi parkurlar. 5 Klık halk koşusu yerini 1915 metrelik saygı koşusuna bıraktığı için onu seçtim. Arkadaşım yürürken ben koşmaya başladım. Hop gittik, hop döndük. Bitirme madalyonumu aldım. Evdeki madalya sayısı dörde çıktı. Koşmanın en tatlı yanı bu galiba. Ödüllerini çok hızlı, çok kolay topluyorsun. Bir çift koşu ayakkabısı, biraz antrenman derken herhangi bir yol koşusuna katılabiliyor ve o eğlencenin parçası olabiliyorsun. Etkinlik alanında buğdaylı nefis bir çorba dağıtıyorlardı. Arkadaşımı beklerken aldım çorbamı, büyük boy karton bardaktan yudum yudum içtim. Sıcak sıvının boğazımdan yuvarlanırken bıraktığı ılık, sarmalayan, iyileştiren yanı hoşuma gitti. Üstüne bir bardak sıcak çay. Eve dönüş yolunda simit, kaşar, çay ile ekspres bir kahvaltı yaptık. Eve gidip sıcak bir duş aldım. Kızım için pazar kahvaltısı hazırladım. Ve acıkmadan ikinci kez kahvaltıya oturdum. Bknz: bir üstteki paragraf. 

Verdiğim sözlerin izi düşüyor sosyal hayatıma. Yorgun olduğum halde sabah erken kalktım yataktan. Arkadaşımı bırakmadım tek başına. Birlikte paylaştığımız bir anı daha oldu. 25 yılı devirdiğimiz arkadaşlığımızda ben küçük olanım, on yaş kadar. Bununla beraber arkadaşımın bana olan sevgisini, güvenini bilirim, sezerim. Birlikte olmanın türlü halleri var, eğlenceli, kimi zaman üzüntünün içinde yan yana yalnız. Oralarda da birbirimize zahmetsizce el attığımız için birbirimizin kıymetlisiyiz. Bu bir anda olmuyor, yüzde yüz uyumdan da gelmiyor, verdiğimiz ve tuttuğumuz sözlerin, iyi günde, kötü günde yan yana durmaların izi düşüyor, büyüyor, kökleniyor. Bağlar kuruluyor. Benzer bir bağın içinde olduğum bir arkadaşımın, arkadaşı Başak Arslan'ın söyleşi ve imza gününe gittim dün. Sardunyalar Güneşe Bayılır' yaz aylarında okumuştum. Söyleşide ilk kitabı, ikinci öykü dosyası olduğunu öğrendim. İlkinin daha otobiyografik ögeler taşıdığını anlattı. Belki de o dosyayı çöpe atma cesareti, yeniden, sıfırdan yazma kararlılığı gösterebildiği için ilk kitabıyla böyle güzel bir çıkış yakalayabildi, Sait Faik Ödülü'nde kadar uzanan bir yolu kendisine açtı. Emek emek, ilmek ilmek örülen her yolun izi, ödül olarak düşüyor hayatımıza. Bu kitap da kanlı canlı örnek. İş, cesaret etmek, yılmamak, emek vermeyi sürdürmekte. Hepimiz bir şeyler için emek veriyoruz. Hangisini öne alacağımızı iyi önceliklendirmemiz gerek. Ben arada hissediyorum bu aralar. İyi olma halimi gözetecek eğitimler aldım son yıllarda peşi sıra. Halbuki kabım sınırlı, kısıtlı. Maddi kaynaklarım, dinleme kapasitem, öğretilenleri yeniden dinleme, uygulama kapasitem sınırlı. O yüzden bir yıllık erişim süremi kaçırdığımda yalnızca iki dersi yeniden dinlemiştim. İçlerinde kaçırdığım canlı dersler de vardı, nasılsa yeniden dinleme imkânına sahip olduğumu düşünme yanılgısıyla girmediğim derslere hayıflanıyor muyum emin değilim. Sanırım kabım dolu. Yeni bir şey almaktan çok mevcut bilgileri her gün, her fırsat geldiğinde yinelemek yeterli. Son yirmi dört saat içinde iki kez sesim yükseldi. Kızıma kızdım, bağırdım. Uygulayamayacaksam, duymamın ne anlamı var! Tetiklendiğim yerler hep aynı. Aradığımda ulaşamamak, mevsime uygun giyinmemesi. Montsuz Leyla gibi gezmesi artık 9-10 derecelere inan sıcaklıkta. O ilkokula başladığında ya da başlayacakken geçmiş gün, "Bağırmayan Anne Baba Olmak" kitabını okumuştum. Bayağı etkilenerek, beğendiğim cümlelerin altlarını çizerek, önemli bulduğum cümleleri el yazımla kaydederek... Belki yeniden okuma zamanı gelmiştir. Çünkü bağırmayı sevmiyorum. Bağırdığımda asıl önemli olan mesaj ona geçmiyor. Kızacağım düşüncesiyle bir şeyleri örtbas ediyor ve bu örtbas etme hâli asıl beni kızdıracak meseleye dönüşüyor. Öncesinde, bu düşünce olmasa söyleyeceği birkaç cümleyi duymaya yerim varken o bunu göremiyor. Bu tatsızlığın izi düşüyor işte satırlara. Derin bir ısdırap olarak... 


14 Ekim 2026 Çarşamba

İzi Düşer: 4

Hem içimden yazmak geliyor, sayfaları doldurmak hem de iyi de anlatacak bir hikâyem yok ki diyorum. Şu an klavyenin başına geçtiğimde zihnim bana anlatmaya değer bir konum olmadığını, öylesine kelimeleri ardı sıra dizeceğimi fısıldıyor. Bunu yaptığım kimi zamanlarda kimi şaşırdığım kimi beğendiğim metinlere vardığım, o gün, o an oturup yazmasam belki de zihnimin gerilerinden çağırsam getiremeyeceğim, aramakla bulamayacağım metaforlara vardığımdan içimdeki iyimser yanı oturttum omzuma yazıyorum. Bazı yazıların ilk paragraflarının sonradan silineceğini, adımlama taşları gibi o yere, o sona varmak için yazıldığını biliyorum artık. Yazılma anıyla, paylaşma anı arasındaki zaman dilimini... Bu tür iç dökme metinlerinde çoğunlukla geri dönüp içeriğimi yalnızca imla konusunda düzeltiyor ve paylaşıyorum. Eğer otosansür devreye girmiyorsa... Otosansür de çok devreye girmiyor çünkü olaylar ve kişiler değil bahsettiğim; bende bıraktıkları izler, olayların bende uyandırdığı düşünceler, duygular... Yazıyorum çünkü tepkisel davranmak ve zarar görmek yerine bir salma mekanizmasına ihtiyacım var. Düdüklü tencere misali içeride basınç arttığında ben yazarak, kendimi gözetmeye, o içeride biriken basıncı yavaş yavaş dışarıya salmaya çalışıyorum. Yıllar içinde edindiğim en güzel alışkanlığım. Yazmaya rahatlamak için başladım diyebilirim pekala. 

Benim ketum, kendimi bırakmayan bir yanım var. Orası çok kemikleşmiş. Evin içinde öğrenilmiş, taklit edilmiş. Yıllar içinde ne kadar konuşmaya ve paylaşmaya başlasam da, ağlamak örneğin çok az yaptığım bir eylem. Çok zor ağlıyorum. Ağlamam ayıplandığı için ya da utandırıldığım için değil. Eskiden ağlardım çünkü. Sonra geldi bu dayanıklılık. Ağlamak durmayı gerektirdiği için ağlayamıyorum galiba. O durma zamanını psikologla görüşürken bile yaşayamıyorum. Tam duygulanıyorum, sesim titriyor, ne zormuş lan ben olmak diyorum o ânın, o deneyimin içinde, hop içimdeki hacıyatmaz devreye giriyor. Anne olduktan sonra gelişti galiba bu yanım. Çok da emin değilim. Bir şeyleri yalnız yapmaya alışmaktan kaynaklanıyor gibi geliyor o yüzden. Ama dediğim gibi çok da emin değilim. Dur şunu halledelim, sonra ağlarım gibi bir hâl. Kullanılmaya kullanılmaya köreldi gözyaşı pınarlarım. Sabah asistanımı gözyaşları içinde buldum. Sevdiği bir yakınının ölüm yıl dönümüymüş. Sahiden çok trajik bir son. Aniden, can yakan, kalp buran. Hiçbir ölümün telafisi yok ama kimisinin tesellisi var. 
Babama bakan biri vardı yıllar evvel. Eşinin ölümünü su testisi su yolunda kırılır diye anlatmış anneme. Annem bu kayıtsızlık ya da mesafeli donukluk üzerine şaşırmıştı. Ben şimdi biraz anlıyorum galiba o kadını. Bazen birine bakıyorum, kof seçimlerine. Öykücü beyin devreye giriyor. Kendi sonunu hazırlayan biri canlanıyor kafamda. Kendi özyıkım hikâyesini ince ince işleyen bir roman kahramanı beliriyor gözlerimin önünde. Böyle olacağı belliydi dedirten. Galiba benim de bunu demek istediğim birileri var. Giriş, gelişme bölümlerini yazıp oynadılar, final sezonuna geçirmiştir herhalde hayat bizi. İnsan günün uçuculuğunda her şeyi başlatan o ilk minik tohumu, yanlış adımlamaları, kendi başına ördüğü çorapları göremiyor ya,  o yüzden nereye varacak, nasıl patlayacak fırtına bilmiyorum ama hava açmaz bundan gayri ondan da eminim. Hasat zamanını beklemek gibi bir şey. Gidip başında izlemiyorum ama zaman geçecek, bazı şeyler olgunlaşırken bazı şeyler çürüyecek. Ben de hemen herkes gibi kendi seçimlerimden memnunum (belki de en büyük yanılgımız, kendimizi haklı sanma sebebimiz bu memnuniyet), içime siniyor, dolayısıyla hasadımda çürük beklemiyorum, sepetler dolusu tatlanmış ürünler bekliyorum. Dünyanın adil bir yer olduğuna, iyilerin kazandığına, kötülerin kaybettiğine inanmak istediğimden. Gökten üç elma düşmesini, muradıma ermeyi beklediğimden... 

Kimsenin başına kötü bir şey gelmesini istemiyorum. Bununla beraber benim yetişkinlik kavramım ve tanımım eylemlerinin, yaptıklarının ve yapmadıklarının sorumluluğunu almakla ilişkili. Rüzgâr eken fırtına biçer diyen de aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek budalalıktır diyen de haklı. Hepsi geçmişin izinin bugüne düşmesiyle ilgili. Hah bu yazı da buldu, buluşturdu, geçmişin izinin bugüne düşmesiyle olan bağı kurdu. Şimdi çekilebilir, bu yağmurlu günde kahve içmenin tadını çıkarabilirim. 

13 Ekim 2026 Salı

İzi Düşer: 3

Hafta sonu hava şahaneydi. Öğle saatlerinde 30 dereceye varan sıcaklık sayesinde denize girenler bile olmuş. Ben, "ben bitmedi demeden yaz bitmez" modunda olmadığım için her zamanki gibi, okulların açılmasından bir gün önce denize girdim ve sezonu kapattım. İlerleyen günlerde elbette havanın sıcak olduğu, denize girilebilecek günler ya da en azından gün içinde zaman dilimleri oldu. Ama o saatlerde denize girmek de biraz aylak işi gibi geliyor bana. İşin gücün, mesain olmayacak bir kere ki yakalayabilesin. Buna hem zamanım yok hem de güz zamanı denize girmek, yazın verdiği keyfi, hazzı da vermiyor. O yüzden pastırma sıcaklarını kovalamıyorum. Bilinçli olarak. Çünkü yazı bırakamamak gibi geliyor bana. 

Resmi olarak güzün içindeyiz işte. Güz, İngilizcesiyle fall, tamamen "bırakmak" eylemiyle ilişkili. Yazlık kıyafetleri, sandaletleri, yüzmeyi bırakmakla ilgili. Değişime ayak diretmeyi bırakmakla ilgili. Okul sezonunun açılması ve sorumlulukların artmasıyla dışarı çıkmaları azaltmak, spontan eğlencelerin dozunu düşürmek, ev içlerine çekilmek, buralara uyumlanmak, mevsimsel döngüyle hizalanmak, tatlı bir geçiş yapmak o zaman mümkün. Hem sonbaharın kendine has, göz ardı edilemeyecek zevkleri var, renk cümbüşleri... Yapraklarını bırakan ağaçları izlemek, kurumuş yaprakların üzerinde yürümek ve ayaklarının altında çıtırdamalarını dinlemek gibi. Öğrenmeye kaldığın yerden devam etmek, yazın dağılan düzeni bir bir toplamak ve oturtmak gibi. 

Sonbahara geçişim fena ilerlemiyor. Bir kere hasta olmadım şükür. Yorganıma bürünüyorum. Çoraplar ve kapalı ayakkabılar olmazsa olmaz. Akşamları ıhlamurun içine attığımız çubuk tarçın ve zencefil kokusu sarıyor mutfağı. Üzerine su ekleyip ertesi gün bir daha demliyoruz. Tatları kaynaşıyor. Kokusu mis. Sonra çöpe. Kitaplar bana göz kırpıyor, bilgisayarım da öyle. Onlarla hemhal olmadım henüz. Ama ayakkabılık eksiği tamamlandı ya, benden mutlusu yok. Birkaç tablo daha astım. Bahçe minderlerini yıkadım, kaldırdım. Mobilyaları ittim köşeye, sudan ıslanmasın. Bitmeyen devinim. 

Ekim benim için yetişkin hayatımda yeni eğitimlere başlama dönemi. İşte onu yapmıyorum. Artık yeni bir şey öğrenmek değil de, hali hazırda öğrendiklerim üzerine düşünmek, hayatın her alanında hatırlamak, uygulamak istiyorum. Cumartesi akşam üstü bir arkadaşımla buluştum. Başımdan geçen kimi zorlu deneyimleri anlattığımda duygusal dayanıklılığımı takdir etti. Ben dağılırdım, dedi. Bunları sakin ve olaysız yapman kolay oldukları anlamına gelmiyor, sakın gücünü ve dayanıklılığını küçümseme, dedi. O dedikten sonra düşününce eskiye nazaran duygusal dayanıklılığımın arttığını fark ettim ben de. Cem Şen'in bazı deyişlerini hatırladım. Bahsettiği eşiği aştığımı, artık eskiye dönmeyeceğimi. Hayat beni büyütür ve olgunlaştırırken, kendi daha iyi olma versiyonumun peşinde yürürken kimi insanların doğal olarak arkamda kaldığını fark ettim. İyi geldi bunları fark etmek. İzi düştü işte geçmişin dedim kendi kendime. O zaman yaşadıklarım, onlarla mücadele etme şeklim, bugünkü davranış kalıplarını değiştirdi. İşte buna sevinebilirim. 

Geçenlerde geçmişin hayaletlerinden biri çıkageldi. O gelmedi de, onun yönlendirdiği bir hasta geldi. Beni tavsiye etmiş, sağ olsun. Teşekkür ettim, elbette. Bir iki yazıştık. Sonrası sessizlik. Bir zamanlar bu temas bende daha yakından tanıma hevesi ve heyecanı uyandırıyordu. Şimdi eylemle destekleniyor mu ona baktım. Sosyal nezaket çerçevesinde kurulan cümleleri tam da bitmesi gerektiği yerde bitirdim. Retronun meselesi de bu değil mi zaten? Geçmişin hayaletlerinin gelmesi değil sadece, onlardan gelen teması nereye, nasıl yerleştireceğimizi öğrenmek. Galiba dersimi aldım. Hatta ilgi ve sosyal nezaket ayrımı üzerine yüksek lisansımı tamamladım. 

Pazar günü Gelibolu Yarı Maratonu var. 10 K koşmak için kendimi paralamak gelmedi içimden. Bedenim hazır değil onca yolu koşarak tepmeye. Arkadaşımla 1915 Saygı Koşusu'na kaydolduk. O koşmadığı için muhtemelen ben de onun yürüyüşüne eşlik edeceğim. Yakın zamanda annesini kaybettiği için yürürken onu da taşıyacak büyük olasılıkla kafasının içinde. Yürümek biraz da böyle bir şey, anıları çağıran bir eylem benim için de, tutulmamış yasları bırakırız belki yürürken sessiz ve kararlı. Şifası gelir, sarar kalbimizi. 

Öğleden sonra ise Sait Faik ödüllü Sardunyalar Sıcak Sever öykü kitabının yazarı Başak Arslan geliyor şehre. İmza ve söyleşi. Kitabı okuyalı çok oldu. Öyküler çıktı aklımdan. Ama gideceğim. Arkadaşımın arkadaşı zira. O da işi sıkı tuttu. Günlerdir paylaşıyor. Uzaktan yoklama alacağım diye. Yapar valla. Öğretmen ne de olsa. Bana ayrılan sürenin sonuna geldim sanırım. Tamamen plansız, hesapsız, düşünmeden, taşınmadan yazdığım satırları usulca bırakıyorum. Tıkanıklıkları aşmak, kiri pası atmak için yazmak ve içinden dışarı atmak şart çünkü. 


10 Ekim 2026 Cumartesi

İzi Düşer: 2

Geçmişte yaşanmış, bitmiş olayların bugüne düşen acılı, kederli izlerini anlatıyor bize tragedyalar. Bu aralar içimdeki anlatma isteği ve hevesiyle, beni yazı masasına çağıran ve önceden belirlemediğim, planlamadığım ama bir müddet sürmesini umduğum, aynı dertle hemhal olurken yazacağım için bir içerik bütünlüğü taşıyacağını sezdiğim için de bir üst başlık belirlediğim yazıların ilkini dün yazdım. Orada geçmişte yaşanmış, üstü örtülmüş, halının altına süpürülmüş ama açığa çıkmış, kötü kokular yayan bir olayın üzerimdeki etkisinden bahsediyordum. Hayat bazen böyledir. Öznesi olmasanız da çamuru üstünüze sıçrar, kokusu siner, sinek küçüktür ama mide bulandırır misali afallatır. Sonra her bilgi hazmedilir, yola devam edilir. Benimki de o hesap. Midem bulandı. Saygım azaldı. Sorumluluklarım arttı. Ama yol benim yolum, yürüyorum. 

Bugün geçmişte tohumu atılmış, izi bugüne düşen ve yolumu çiçeklendiren eylemlerden bahsetmek istiyorum. Seçtiklerimiz ve seçmediklerimizle şekilleniyor yaşam yolculuğumuz. Yolculuk, dedim de aklıma geldi, Sanal Yazı Evi'nden tanıdığım Öykü, El Camino yolunu yürüyor şu an. Benim Nermin Yıldırım'ın Ev romanını okurken haberdar olduğum, ya acaba günün birinde yapabilir miyim diye aklımın, kalbimin bir köşesine bir çentik atan, virgül gibi kıvrılıp uygun ânı kollayan bir düşünce olarak yerleşti. Birinin düşü, diğerinin yolu olmuş. Görünce heyecan duydum Öykü adına. Cesaretini, kararlılığını kutladım. Sırtında çantası, adım adım ilerliyor, geçmişin izini bugününe düşürüyor. Paragrafı yazmaya başlarken lafın Öykü'ye ve yolculuğuna geleceğini bilmiyordum. Ama bir kelime, bir kelime daha derken zihin bizi bir yerlere çekiyor. Yaşamak, özen istiyor, geç kavradım. Ben de kırklı yaşlara kadar nasıl geçtiğini heyhat anlamadığım bir hız, devinim, debelenme içindeydim. Oradan oraya savruldum. Evet kimi seçimler yaptım. Ancak şimdi bu seçimlerin belki de en önemlilerini, bugünümde en çok etki edenlerini yaparken çok da bilinçli hareket etmediğimi fark ediyorum. Meslek seçimi zaten başlı başına tesadüftü bizim zamanımızda. Bugün de yine puanına göre bir yer seçiyorsun ama o zaman sınav öncesi yazdığın, yaparım diye düşündüğün bölümleri yazıyor ve o günün performansının ne olacağından habersiz 18 tercih yapıyordun. Biri denk geliyordu, okula gidiyordun. Şimdi bakıyorum da gençler istemedikleri yolları yürümeme, kararlarından vazgeçme konusunda bizim nesle nazaran daha özgür. Aileler daha destekleyici. Muhtemelen onları yetiştiren ebeveynler biz olduğumuz için, zamanında buralarda söz hakkımız daha az olduğu için, "aman üzülmesinler" diye cici kız, iyi kız etiketlerine sarıldığımız için. Ben şu yaşımda hâlâ "bırakınız üzülsünler" diyemiyorum. Hak edene hak ettiği cevabı vermek yerine çoğu zaman oradan uzaklaşmayı, kendimi, kendi iyi olma hâlime teslim etmeyi tercih ediyorum. Ama yalan yok. Bazen özeniyorum şöyle kallavi bir küfür savurmayı. Bu yaz içimde 100 birimlik kızgınlık varken bile ağzımdan uzlaştırıcı sözler çıkıyordu. Yanımdaki arkadaşlarım benim yerime s.ktiri çekerken ben "Yeter artık. Sıktın!" demiştim.  O da sadece bir kez. Davul zurna az takımından olunca karşı taraf, bir yanım, geri çekilmek, orayı dışarıda bırakmak istiyor. Hadi tıbbi bir benzetme yapayım. Bir doku, organ beslenmezse nekroz olur, çürür. Ben de orayı düşüncelerimle beslemeyi keserek, önceliği kendi yaptığım, yapmak istediğim güzel şeylere vererek bir koruma kalkanı inşa etmeyi, dışarıda tutmayı tercih ettim. Çünkü ne kadar haklı da olsam, haklı-haksız dualitesine girmek, kendi adalet terazine uyan eylemlerle karşılaşmamak öfke ve kızgınlık biriktiriyor. Ben bunların kumbarasını tutmak istemiyorum. O yüzden bırakalım onları kendi bok çukurlarında, lağım kokusundan rahatsız olsunlar, biz bakalım bu yılın renkli, keyifli eylemelerine... 

İnstagramda yeni takip etmeye başladığım bir hesap var: Mey ile Yolculuk. Dün okuduğum iletinin başlığı, soldurduğunuz insanların parlamasını izlemek. Daha ilk cümlede "Aha bu benim!" dedim. Siz de okuyun, etrafınızda parlamaya başlayan ya da parlaklığını yitirenler belirir belki gözlerinizin önünde. Şöyle diyor Mey'imiz. 

"Bazı insanların ayrıldıktan sonra güzelleştiğini söyleriz ya... Bence mesele güzelleşmekten çok daha büyük. Bazı ilişkiler insanın yüzünden, gözünden önce ışığını tüketir. 

... 

Sonra o insan sizden gider. Bir süre hiçbir şey olmaz sanırsınız. Sonra bir bakarsınız... Yüzü değişmiş. Bakışları sakinleşmiş. İşi büyümüş. Bedeni toparlanmış. Daha çok gülüyor. Daha güzel giyiniyor. Yeni şeyler öğreniyor. Yeni yerler görüyor. Kendine para harcıyor. Evini güzelleştiriyor. Uyuyor."

Tüm iletiyi yazmadım. Ama meali bir ilişkinin içinde hep tetikteyseniz, güvenli ve huzurlu alana sahip değilseniz, hayallerinize, hedeflerinize koşmanın, kendini göstermenin, ışıldamanın, huzurla uyumanın yerini başka şeyler alıyor, tazeliğin yerini donukluk, bedende katılık, hareketsizlik... 

Yılların biriktirdiği kiloları veremedim henüz. Tartıda görmek istediğim rakamın hayli üstündeyim. Ama kasım ayında yıllardır gitmem ve yakarım dediğim üç aylık fitness üyeliğiyle bedenimi canlandırmayı başardım. Şubattan beri de pt ile çalışıyor ve günden güne güçlendiğimi fark ediyorum. Eskiden yapamadığım pozlarda daha uzun kalıyorum. En önemlisi ne kadar yorgun olursam olayım ya da dışarıda hava ne kadar sıcak, arkadaş davetleri vaat dolu, antrenman aksamıyor, ertelenmiyor. Hareket etmeye başladım, sürdürdüm, bugüne izi düştü. Daha güçlü kollarım var. Beni koşarak 5 km taşıyabilen bacaklarım. Varan 1! Koşuyor arkadaş. Var mı ötesi? 2026'da koşmaya başlayacağım hayalimin sonucunda evde üç bitirme madalyam var. Çanakkale (6K), Bozcaada (5K), Ayvalık (5K). 2027 hayalim Atina Maratonu'nda 5 ya da 10 K koşarak Panathenaic Stadyumu'ndan içeri girmek. Düşünmek bile güzel. 

Yazmak bugünüme izi düşen en güzel, bana en çok keyif veren eylemlerden biri. Bloğa başlamak da keza öyle. Burada düşünüyor, Julia Cameron'ın sabah sayfalarında yapmamızı önerdiği gibi yazıyor, eteğimdeki taşları döküyor, kiri pası atıyorum. Tek okurunun kendin olacağın, belki de dönüp hiç bakmayacağın sabah sayfaları gibi gelişigüzel, sansürsüz olmuyor belki ama zihnimdeki tortuları yazarak atarken ve açarken bir yandan da yazı temrinleri vazifesi gören bir alanı, 2013 yılının kasım ayından beri  aktif olarak tutuyor, düzenli güncelliyorum. Burada edindiğim pek çok arkadaşım oldu yıllar içinde. Kimi gelişigüzel yazılar, öykü nüvelerine döndü. Söyleşiler yaptım öykü yazarlarıyla, onların ağzından kendi yazma yolculuklarını dinledim ve aktardım, gittiğim, izleyicisi olduğum edebiyat etkinliklerinin, masal söyleşilerinin notlarını tuttum. Kendim için yazdım, çizdim, biriktirdim. Bir sporcunun bedenini çalıştırması gibi ben de yazma kaslarımı çalıştırdım burada, sizlerin gözü önünde. Fark ediyorum kendimdeki ilerlemeyi. En önemlisi de kararlılığımı kutluyorum, ödüllerimi yıllar içinde topluyorum. Bu da varan 2! Ama bir hedef koyuyorum önüme sizlerin de tanıklığında; bir ödül özlüyorum. 2027 ilk çocuk romanımı yazmayı bitirdiğim yıl olsa mesela. Basılacağı haberini alsam içime sinen bir yayınevinden, elime alsam hatta, okullara gitsem, çocuklarla buluşsam. Şahane olmaz mı? Kendime not: hayalini kurmak güzel ama oturup yazmaya da başlamalısın.

Bir hayal ya da hedef diyelim. 2027 bitmeden Homeros Destanlarını ve Gılgamış Destanını okumak istiyorum. Bu da bonus olsun. Bir bonus daha var. Okumak, yazmak üzerine küçük grup çalışmaları yürütmek... 

Bakalım bunların hangilerinin izi düşecek 2026-2027 sonbahar kış sezonuna. 




9 Ekim 2026 Cuma

İzi düşer: 1

Dün Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Anne Carson ile yapılan bir kısa videoya denk geldim. Homeros okumayı ve metin yazmaya  olayların ortasından başlamayı öneriyordu. Çok öneri paylaşmaya meraklı değilmiş de, ısrarlı sorulara birer yanıt vermesi icap edermiş gibiydi izlediğim küçük kesit. Nobel ödülünü aldığı sırada da evi süpürüyormuş. 

Ben de sabah sabah iki hastaya baktıktan sonra bir koşu eve gidip yerleri silerken telefon aldım. Mevzu edebiyata dair değildi. Arayan asistanımdı. Kapıdan ağrılı bir hasta geldiği için ne zaman döneceğimi soruyordu. Benim evde yapacaklarım vardı daha, hasta bekleyebilecek durumda olmadığı için gitmeyi tercih etmiş. Normal. Hayat seçimler, önceliklendirmeler meselesi en nihayetinde. 

İn medias res.

Ortadan başla! 

Saat on birde eve döndüm. Yerleri sildim. 60 derecelik 60 dakikalık programda çamaşır yıkadım. Çünkü sabah kötü bir kokuyla uyandım. Önce Sani'nin tuvaletini yaptığını ve onun koktuğunu düşündüm ama yataktan çıkıp parkedeki ıslaklığı görünce duş teknesi giderinden su taştığını gördüm. Ana banyoda da vardı ama asıl sorun benim banyomdaydı. Hemen birkaç yeri aradım. Ana gider vanasını kapattılar. Ben paspasa pis suyu emdirip emdirip bahçeye boşaltırken apartman görevlisi yaya yolu üzerinde bir kapağı açmış oraya tel sokuyor ve tıkanıklığı kontrol ediyordu. Onlar durumu kontrol altına aldı ama yatak odamın parkeleri ve banyo zemini su içindeydi. Bilirsiniz işte, bir yeri pislik bastığında temizlemek zaman alıyor. 

Kızımı uyandırdım. O giyinirken kirli havuluları, temizleme bezlerini yerlere attım. Olabildiğince hızlı sudan kurtulmaya çalıştım. Su yolunu buluyor arkadaş, önünde bent olsan, dikilsen, taşacağı, sızacağı varsa doğası gereği sokuluyor, yayılıyor. Beslenmeyi akşamdan hazırladığım için evden çıkışımız sorunsuz oldu. Okula bırakır bırakmaz eve geri döndüm. Suyla mücadelemi sürdürdüm. İşe geldim. İki hasta baktım. İki hastayı öğle tatilinin sonuna doğru kaydırdım. Tekrar eve gittim. Yerdeki ıslak paspas, bez, havlu ne varsa çamaşır makinesine girdi. Onlar yıkanırken ben de çamaşır suyu, yüzey temizleyici, çamaşır yumuşatıcısı hem hijyeni sağlayacak hem de kötü kokuyu bastıracak ne varsa kokteyl yaptım. Yerleri sildim. Yeniden sildim. Pencereleri araladım ve işe döndüm. 

Yaz başından beri yaptığım tam olarak bu, galiba. Kontrolüm dışında, sebep olmadığım pislikleri evimden, hayatımdan uzaklaştırmak. Hayat bu yaz bana metaforlarıyla geliyor. Bakınız Bir Vatozun Anlattığı. Sabah güne kötü kokularla uyanınca yaz başına ışınlandım. Yine kötü kokularla (metaforik) bir uykudan uyanmış ve afallamıştım. Gerçeğin ne olduğunu anlamam da hayli zamanımı aldı. Çünkü aksi ispatlanmadıkça karşımdakinin beyanına inanma eğilimindeyim. "Honesty is the best policy" repliğiyle büyüdüm neticede. Bununla beraber ayrıntıları yakalamaktaki maharetim, fil hafızam ve sezgilerim sen onu benim külahıma anlat diyordu. İç sesim elbette. Dış sesim kibarlığı elden bırakmıyordu. Ama gerçek de su gibi. Bir yolunu buluyor, ortaya çıkıyor. Tüm stratejisini inkar üzerine kuranları ezip geçiyor. Bir zamanlar dürüstlüğünden şüphe duymadığım, aynı yöne baktığımı, yan yana yol aldığıma inandığım birinden gelince bu özensizlik kızgınlık ve hayal kırıklığı doğal. Ara ara içimde adalet arayan yan, sesini yükseltiyor. Hak yiyenin, maskesi düşenin hesap vermesi, adaletin tecelli etmesi gerektiği inancı içimde dimdik ayakta duruyor. Ama bazen birine haksız etiketi takmaya uğraşmak yerine ışığını, sesini kısanları geride bırakmak, yola devam etmek ve ışıldamak ile meşgul olmalı insan. Kendini var etmeli yeniden. İnadına gülmeli. Bunu yapamadığı anlarda ise gücünü hatırlamak, paylaşmak ve hafifleten için yazmalı. Bir daha, bir daha...

Yarın 10 Ekim. Yeni ay zamanı. Astroloji sayfaları, bangır bangır anlatıyor, o retro, bu retro. Okurken hoşuma giden cümleler, güneşi gören su damlaları gibi, zihnime konar konmaz buharlaşıyor. Kelimeleri unutuyorum, anlamları, vaatleri... İçsel gücümü hatırlıyorum ve yazma hevesimi... Yazıyorum, yazacağım, dolduğumda, hatırlamak ya da anlamak istediğimde. Şimdilik solo, Neslihan davet ettiğinde beraber ve aynı zamanda solo. Bu yazılar daha çok geçmişte bir şey oldu, bugüne izi düştü yazıları olacak sanırım. Bir başlık vermek gerekirse izi düşer diyebilirim. Bir, iki, üç diye ilerler. Ta ki başka başlıklar belirinceye kadar. 

28 Eylül 2026 Pazartesi

Tanrıların Tahtında


Hayat kurmacayı taklit eder
Anti-mimesis, Oscar Wilde tarafından "hayatın sanatı taklit ettiği" iddiasıyla ortaya atılan felsefi bir estetik teoridir. Antik Yunan’dan beri kabul gören ve sanatın doğayı/hayatı kopyaladığını savunan geleneksel Aristotelesçi "mimesis" (taklit) kavramını tamamen tersine çeviren bu düşünceyi 1889 yılında yayımlanan "Yalanın Gerileyişi" (The Decay of Lying) adlı makalesinde ele almıştır.  Wilde, doğadaki veya hayattaki nesnelerin kendi başlarına bir anlamı ya da estetiği olmadığını savunur. Ona göre insan bir şeyi ancak sanat onu işledikten ve görünür kıldıktan, nasıl bakması gerektiğini öğrendikten sonra fark edebilir. Bunun için verdiği en ünlü örnek Londra sisidir. Londra sisi, empresyonist (izlenimci) ressamlar tarafından resmedildikten sonra görülmüş ve estetik bir değer olarak algılanmıştır. Wilde haklıdır. Sanat yapıtları bireyi biçimlendirir.  
Bizler dünyayı, doğayı ve hatta kendi duygularımızı, yazarların, yönetmenlerin kurguladığı hikâye evrenleri aracılığıyla fark eder, isimlendiririz. Kurmaca, gerçeğe yön verir. Bunu kimi zaman Star Trek serisindeki el bilgisayarları ve teknolojik cihazlar gibi teknolojik öngörülerle yapar, kimi zaman da The Simpsons dizisindeki akıllı saatler, bazı siyasi gelişmelerin gerçekleşmesi gibi kehanet sanılan kimi durumlarla... İzlediğimiz diziler, filmler, okuduğumuz kitaplar, popüler kültür konuşma tarzımızı, düşünce kalıplarımızı, giyim kuşamımızı etkiler, hayatı algılayışımızı biçimlendirir. 
Wilde, sanatı yalnızca model olarak görmez. İnsanın yaşam öyküsünün, tanıklık ettiği yaşantıların, onu çevreleyen doğanın ham, kusurlu ve bitmemiş olduğunu ortaya koyar. Doğanın yetersizliği karşısında sanat yapıtlarının mükemmelliğinden dem vurur. Ona göre sanat bir ayna değildir; aksine gerçeklik sanatın arkasında yürüyen ve onun gölgesini takip eden bir çıraktır.  
Düzenlediği Tersine Mühendislik Atölyeleri ile yazarların ve okurların dikkatini çeken, ilgi gören Beliz Güçbilmez yazdığı "Anne Ben Düştüm mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?" kitabıyla tam da bu ilişkiyi irdeliyor. Hayat "Neden?" sorumuza sağır kalırken, olup biteni kavrama çabamıza kayıtsızken, nedensellik bağını kuramazken bir insanın yarattığı hikâye evreni karşısında sınırları belli, kavranabilir, anlaşılabilir dünyalara tanıklık etmenin varoluşumuzu daha anlamlı kıldığını, kişisel deneyim arşivimizi genişlettiğini, duygusal repertuarımızı genişlettiğini karşılıklı sohbet eder gibi anlatıyor. "Manyetik Kuram Teorisi" olarak adlandırdığı çevrimiçi atölyelerde bir sanat yapıtını bir arada tutan unsurları, öylesine okuyup geçtiğimizde gözden kaçanları ayrıntılı şekilde, iştahla anlatıyor. Bizi çevreleyen dünyayı okuyup yazarak anlamlandırma hevesinde olanların, alet çantasını genişletiyor. Hevesli okurla, yazar adaylarını, akademisyenleri, hali hazırda basılı kitapları olan yazarları aynı atölyede buluşturabilmesi, herkesin o sofradan memnun ayrılmasını sağlaması da bundan kaynaklanıyor.


Tüm bu girizgâh, Beliz Güçbilmez'in tedrisatından birlikte geçtiğim bir yazar arkadaşımın yeni romanına sözü getirmek için. Gülsel Ceren Güneş'in Toros Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni romanı "Tanrıların Tahtında" kitabının elime geçmesini beklerken Ağrı Dağı'nda zirve yürüyüşü sırasında kaybolan, cansız bedeni 112 gün sonra bulunan ve dağdan indirilen Sevim Cansız'ın haberleri konuşuluyordu. Merakla beklediğim roman da benzer bir konuyu, yüksek irtifa dağcılığını ele alıyor, beş yıldır eksi altmış derece soğukta yatan kocası Deniz'in bedenini dağdan indirme amacıyla Everest'e tırmanmak isteyen Tomris'in hikâyesini anlatıyordu. 
Everest'in Zirvesinde Bir Yas ve Yüzleşme Anlatısı: Tanrıların Tahtında 
"Başkalarının kocaları ölünce mermer taşların altındaki cesedinin içinden çiçekler açar. Onun kocasınınki öyle değil; Boeing 737 uçaklarının uçuş yüksekliğinin biraz altında bir yerde, eksi altmış derece soğukta yatıyor. Beş senedir." 
Beş sene sonra, dağcı olmamasına karşın, kocasının bedenini almadan, onu toprağa vermeden huzur bulamayacağını, yasının bitmeyeceğini anlayan Tomris'in Everest eteklerine varması ve kocası Deniz'in orada birlikte iş yaptığı yerel rehberin evinde ondan yardım istemesiyle açılıyor roman. Tomris 1999 depreminde ailesini kaybetmiş, onların bedenine ulaşamamış, onları ziyaret edebileceği bir mezara koyamamış, akraba yanında büyümüş, öğretmenlik yaptığı okula bir söyleşi için geldiğinde eşi Deniz ile tanışan bir kadın. Eşinin ani ve genç kaybı, hayatın onu bir kez daha "mezarsızlıkla" sınaması karşısında zorlu bir yolculuğa çıkmayı, deneyimli dağcıları bile alt edebilen bir dağa çok az hazırlıkla tırmanmayı göze alan bir kadın. 
Bu yolculuk onu hem bedeninin sınırlarıyla zorluyor hem manevi yükün ağırlığıyla. Yine de bir an olsun pes etmeyi düşünmüyor. Fiziksel yolculuk sırasında eşinin anlattıklarını ilk elden deneyimliyor, yolda karşılaştığı kocasını tanıyan dağcıların anlattıklarıyla onu hem anıyor hem de birlikte paylaşmadıkları yanlarını duydukları ve deneyimledikleriyle anlıyor, tanıyor. Fiziksel yolculuğa geçmiş hatıralar ekleniyor. Hatırlamalarla okurun önüne eksik parçalar konuyor. Yerel rehberin Deniz'in günlüğünü vermesiyle zirve yolunda kaybolan eşin yaşadıkları da yola paralel olarak okura sunuluyor. 
Anlatı ilk sayfalardan itibaren çatışmalarla dolu. Kocasını kaybeden Tomris'in içsel çatışmaları, çetin doğa ile dağcıların çatışmaları, dağı tanrıça olarak gören, kutsal kabul eden yerel halkın maddi güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için kutsalıyla karşı karşıya gelmesinin yarattığı çatışmalar... Gülsel Ceren Güneş hepsini bir araya topluyor ve sağlam bir kurgu yaratıyor. Yüksek irtifa dağcılık gerçeklerini, erkek egemen dağcılık jargonunu, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi, dağcılara yol açan, onları zirveye taşıyan isimsiz kahramanları yerel rehberler Şerpaları, onların kültürünü, tanrıça olarak gördükleri zirvelerle kurdukları ilişkileri, kadim bilgeliklerini, erkeklerde egemen olan zirveyi fethetme arzusuna karşın, dağı temizleyen, Tomris'in yaralarını saran, şefkatle onaran dağcı kadınları, dağda kadın olma deneyimini bir yas hikâyesiyle birleştiriyor. 


"Tanrıların Tahtında" zirveye ulaşma hedefinden öte, oradan canının bir parçasını indirmeye kararlı, yasın aşamalarından bir bir geçerek sevdiği adamla vedalaşmayı, onun kaybını kabullenmeyi deneyimleyen bir kadının hikâyesi. Güneş'in kahramanı Tomris'i savunmasız, kırılgan bir coğrafyaya yerleştirerek onun kırılgan hâlleriyle bizi hemhal etmesi, yasın soğukluğu ve dağın dondurucu koşulları karşısında bir ortaklık kurması, üzerimizdeki duygusal etkiyi arttırıyor. Akıcı, yalın bir dille yazılan bu fiziksel ve psikolojik yol hikâyesi, içerdiği güçlü duygular ve çatışmalarla daha çok okurla buluşmayı hak eden güçlü bir roman. 
* Bu yazı TDB Dergi 229. sayısında yayımlanmıştır. 

Sonbahara hazır mısın?

Dün evin içinde arı gibi çalıştım. 
Önce blogtaki yarım kalmış yazılardan sonuncusunun altına uzun bir paragraf yazdım. Paylaştım ve yataktan kalktım. Sonra gece yarısına kadar süren ev işleri... 
Mektup yazmanın, orada kendimden bahsetmenin, güne dair kısa, küçük hedefler koymanın verimliliğe etkisi var. Mektubumda yapsam iyi olur dediğim ne varsa, fazlasıyla yaptım. Yatak odama taşıyınca bir yıldır yanlış yerde dikildiğini fark ettiğim şifonyeri antreden koridor boyunca iterek başladım işe. Hem odamdaki depolama alanı çoğaldı. Hem de pencere yanına çakılı açık rafın yanında şifoniyer şahane oldu. Renk de tuttu, doku da. Onun yanına da kesonu koydum. Kitaplıktan başlayarak merdiven gibi alçalan bir alan çıktı ortaya. Gecenin ilerleyen saatlerinde kesonun üstüne koyduğum cep telefonunu açıp yoga pratiği de yaptım. Matı açıp yerleşebileceğim bir alanım doğdu böylece. Tam karşımda da bir boy aynası olduğundan duruşumu da görebiliyorum. 
Okulların açılmasıyla evdeki eşyalar göçmen kuşlara döndü. Kimi bir yıldır saklandığı kutulardan çıkıyor evin farklı köşelerine uçuşuyor, kimi eski, kırık işlevsiz eşya toplanıyor, evden çıkıyor. Kimi de yer değiştiriyor ve doğru yerini buluyor. 
Bu evin bize bir güzel katkısı da, her daireye ait su ve doğalgaz sayaçlarının olduğu yerlere akerdiyon kapı yapılarak onların daireye ait küçük bir depolama alanına dönüştürülmüş olması. Birkaç hafta önce oraya da el attım. Her şeyi dışarı çıkarıp balkon süpürgesiyle süpürdüm. Çöpleri, tozları dışarı attım. Fazla eşyaları, kutuları güzelce istifledim. Bir yap boz ciddiyetiyle alanı en doğru, verimli kullanmak için yerleştirdim. Daha önce eve temizliğe gelen kadından yapmasını rica ettiğim ancak istediğim özende bitirilmeyen işi de kendi içime sinen şekilde tamamladım. Bir süredir eve kimseyi almıyorum. Çünkü fark ettim ki, ben temizlikten önce düzen arıyorum. Onu da bana bir başkası veremiyor. Yaz biterken evde hayatımı kolaylaştıracak düzeni oluşturmaya niyet etmiştim. Taşınma sonrası sırası gelmeyen işleri bir bir yapmanın rahatlığı, fiziksel yorgunluğumun önüne geçti. 
Dün sahiden de tüm günü ev işiyle geçirdim. Sabah rutin mutfak işlerini yaparak kızımın uyanmasını bekledim. Kahvaltı için taze ekmek alma, çöp atma görevini de ona verdiğimden akşam altıya kadar evden burnumu çıkarmadım. Kısa bir yürüyüş ve alınacak birkaç şey için çarşıya çıktık. İşimizi halledip döndük. Aralarda sadece yemek ve dizi izleme molası vererek kaldığım yerden işe koyuldum. Yaptığım yoga pratiği, evi toparlamanın huzuru ve ılık duş etkisiyle deliksiz uyudum. 



Yoga pratiği deyip geçmeyeyim. Arkadaşımın online ders aldığı kundalini yoga hocası 4 haftalık bir "Yeni Mevsime Hazırlık" serisi hazırlamış. Çalışmanın vaadi, bedeni, ruhu yazdan sonbahara taşımak; mevsimin getirdiği içe kapanış, bedende, ruhta soğuma/kuruma, hüzün, melankoli, depresif ruh hali, uyuşukluk vb. olası fiziksel ve duygu durumlarını dengelemek ve bu dönemi daha verimli geçirmek olarak belirlenmişti. Bu çarşamba son ders var. Üç pratiğin ardından belirlenen niyetle uyumlu hareket ettiğimi, her pratiğin ardından mışıl mışıl uyuduğumu, eskiye ait, iş görmeyen şeyleri bıraktığımı fark ediyorum. Canlı derslere katılamadığım için dün gece üçüncü haftanın pratiğini kayıttan yaptım. Ağırlıklı olarak kollarla çalıştık. İkişer, üçer dakikalık kol serileri epeyce zorluyor esasında. Kollar yoruluyor, ağrıyor. Bunu arkadaşıma söylediğimde "Kundalini yogada kol sadece kol değil, kim bilir ne yükleri, ağırlıkları attın Tuğba'cığım," dedi. Arkadaşıma yürekten inanmayı seçiyorum. Tıpkı dışarıda kuruyan, bırakan doğa gibi ben de benim için kurumuş, tükenmiş, bana hizmet etmeyen nesneleri, olayları bırakıyor ve yeniye yer açıyorum. Öyleyse sonbahara hazırım, onunla uyumluyum. Ya sen?

27 Eylül 2026 Pazar

Pazar mektubu

Sevgili arkadaşım, 

Haftalardır elim yazmaya varmıyor. Bloğun içi onlarca bitirilmemiş taslakla dolu. Yazın okuduğum kitaplara, yüzme molalarına, gün batımlarına, yaz konserlerine dair bu bitmemiş notlara, bitirmek için gereken emeği, zamanı harcamıyorum. Çünkü kum taneleri gibi aktı, bitti. Üzerine söylenecek söz yok gibi geliyor. Ama yazmak da istiyorum, ses vermek, ses duymak. Eskisi gibi burayı aktif kullanmak. Sözcükleri zihnimi derlemek toplamak için kullanmak... 

Mektup bunun için iyi bir araç olur diye düşündüm. Okuru belli olmasa da sevgili arkadaşım diye seslenerek cümle kurmanın, söze başlamanın samimi, baskıyı azaltan bir yanı var. Yaz hızlı geçti arkadaşım. Koşarak başladım, koşarak bitirdim. Bozcaada Yarı Maratonu'nda 5K koşu ile deniz sezonunu açıp Ayvalık Yarı Maratonu'nda 5K koştuktan sonra finali yaptım. Yaza çokça şey sığdırdım. Kısa hafta sonu tatilleri, gün batımları, arkadaşlarla buluşmalar... Yazın en sıcak haftalarında bile spora gitmeyi aksatmadım. Sürdürdüm. Adım adım elli yaşa geldim, dayandım ve içine girdim.

Bozcaada koşusu sırasında merkür retrosu yaşanıyordu. Çok tuhaf bir şekilde tam da aile içi ilişkileri, eski kırgınlıkları, üstü örtülmüş sırları işleyen retroda bu mesele nurtopu gibi kucağıma düşmüş, üstü çok güzel örtülmüş bir sır, olayın kahramanlarından habersiz ifşa olmuştu. Doğrudan benimle ilgisi olmasa da çamuru bana da sıçradığından bu yaz bu mesele arka sekmede hep açıktı ve ağzımızın tadını kaçırdı. Benim meselem, benim ayıbım, kusurum olmadığını idrak etmek, bununla başa çıkmak da yaz aktivitesi olarak kayda geçti. Tabiri caizse tarih tekerrür etti dedirtti. Şimdi çemberin ve o toz dumanın dışında olduğum için daha net görebildiğim bu olaylar silsilesine baktığımda geçmiş olumsuz deneyimlerden gerekli dersi çıkardığımı fark ediyorum. Aynı olaylar tekrarlanıyor. Rolüm bu kez farklı. Ama ben döngünün dışına çıktım. Olayların beni ezmesine izin vermiyorum, düşüncelerimin ipini bıraktım. Haklılığımı kanıtlama peşinde de değilim. 

Sevgili arkadaşım, 

Yeniden yazmaya başlamak için motivasyona ihtiyacım var, kelimelerle yarenlik etmek için, sıkı fıkı olmak için, kitaplarla düşüp kalkmak, onlara daha yakından bakmak, işe yarar bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bir kitap kulübü mü kursam, yoksa yazma ödevleri de olan Sanatçının Yolu gibi kitaplarla yol mu alsam bilmiyorum. Şimdi havalar soğudu ya, yaz güneşi uzaklaştı, mesafelendi, yorganlar çıktı, günler kısaldı, ev içinde geçirilen süreler uzadı, okullar açıldı, öğrencilik başladı ya, benim de öğrenci olasım, çalışasım var. Ev çalışma alanlarıyla dolu. 2+1 evde altı masa var arkadaşım. Biri bahçede, zamanı geçiyor. Bugün için belki kahvaltı yaparız dışarıda diye düşünüyordum. Ama hava kapalı, rüzgarlı, serin. Belki öğle saatlerinde bir kahve içeriz. O kadar. Sonra sezon bitiyor. Minderleri falan da kaldırmak gerek. Günler hem hep birbirinin aynı ve durağan hem de hiç bitmeyen bir devinim içinde geçiyor. Evde katlanması gereken çamaşırlardan oluşan bir yığın var. Okunmamış kitap kuleleriyle yarışır. Bugün el atmalıyım. Çarşamba yola çıkıyorum çünkü. Kongre var. İstanbul yolcusuyum. Ben yokken ablam eşlik edecek kızıma. Evi de temizlemeli. Market alışverişi de şart. Dün yufka gibi serilmiştim yatağa, öyle beyaz, haksız, yorgun. Sıcak duş, haşlanmış patates ve uykunun çözemeyeceği bir şey değil. Toparladım akşama kadar. Baş ve vücut ağrısı için masaja gittim sonra. Katır kutur bedenim ne kadar yoğrulsa da, gevşemese de iyi geldi kendimi şifalı ellere bırakmak. Sonra çorbacıya gittim. Kızım ve arkadaşı geldi yanıma. Yarenlik evde sürsün diye davet sundum. Akşam yemeğini hazırladım sabahki kırıklığımın kalmadığını  fark ederek. Yemeğin üstüne bir de okey patlattık, sonra da mısır. Gelen, kızımın kreşten arkadaşı. O yaşlarda bize ilk geldiği günü anlatıyordu geçenlerde, karşılaştığımızda. Ben yine mısır patlatmışım. Mısır patlatan anneleri seviniz. Arkadaşları eve davet eden, çay demleyen, soru soran ve dinleyen anneleri de keza öyle. Evlerin arası uzak değil ama hava kararınca bir başına yollamak olmaz diye hep beraber yola revan olduk oyun bitince. Dolunay ışığında, cep telefonundan yükselen ezgilerle ıssız yolu bir gittik, bir döndük. Bir bölüm daha Gilmore Girls izledik. Ben doğru uykuya... Gece boyu birkaç kez uyandım ama uykumu korkutup kaçırmamak için usul usul davrandım. Kazanan yeniden sımsıkı yumulan göz kapaklarım oldu. İşte buna sevinebilirim. Çünkü dünkü yorgunluğun, halsizliğim ve hastalığın sebebi geç saatlere kadar yiyip midemi tıka basa doldurma, gece uyanınca telefonda kelimelik oynama suretiyle kendimi sabote etmem idi. Bu sabah daha dingin, daha kendime gelmiş uyandım. Mükellef bir pazar kahvaltısı için hazırım. Kızım uyanana, afyonu patlayana kadar bulaşık makinesini boşaltır, kirlileri doldurur, kısa bir yürüyüşle File'ye varır, sıcak baget ekmek alırsam güne iyi başlamış sayacağım kendimi. Ya sen arkadaşım, bu güzel pazar sabahından senin muradın ne? 

3 Eylül 2026 Perşembe

Bir Vatozun Anlattığı

Sığ sularda yürüyüp birilerinin sığlığı üzerine dertleşiyorduk. Dedikodu maksatlı değil. Yaptıkları eylemler bizi incittiğinden, zarar verdiğinden. Arkadaşım ve ben. Metafor değil. Denizin içindeydik. Eylül güneşi tepede pırıl pırıl parlıyordu. İğde ağacının altına çektiğimiz şezlongta yeterince ısınınca denize girmeyi teklif etmiştim. Kuzey Ege'ye has serinlik bir anda suya dalmama izin vermediğinden suyun içinde hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. Kıyıya paralel. 

Dönüş yolunda ayak tabanımın altında bir yumuşaklık hissettim ve refleksle ayağımı yukarı kaldırdım. Bir "Ayy" hecesi döküldü ağzımdan. O anda kuma gömüldüğü yerden bir uçan halı misali süzülen vatozu gördüm. Yanımızda beliren adam, "Dikeni battı mı?" diye sordu. Dikeni batmamıştı. Kumun altına gizlendiği yerde istiridyeleri, midyeleri yiyerek beslenen vatozun o anda sohbetimize konu olan kişiye ne kadar benzediğini fark ettim. Gizleniyordu. Gözden ırak besleniyordu. Üzerine gidince kaçıyordu. Ve dikeni, hem savunma aracı hem de yükü kendi kuyruğunun ucundaydı. Hayat, anlamam için bir sembol, armağan sundu bana tepsi içinde,  bir anda. Mesajı aldım. Arkadaşım da fark etti. Birbirimize baktık. Sözsüz bir anlaşmayla suya daldık ve bıraktık ne varsa tuzlu suya. 



25 Ağustos 2026 Salı

Kendi kalbine huzurla yerleşmek

Siz beni özlediniz mi, bilmiyorum ama ben yazmayı ve ses vermeyi özledim. Yaz hâlleri diyelim sessizliğimin sebebine. Layığıyla durup dinlenemediğim, molaları makûl sürelere yayamadığım, sıkıştırdığım, yoğunlaştırdığım, elimden geldiğince mesai biter bitmez her bir günü, her bir haftayı tatilmiş gibi yaşamaya çalıştığım bir yaz sürüyor. 

Çok gün batımı izledim. Çok arkadaşla buluştum. Çok kadeh tokuşturdum. Çok selfieye konu mankeni oldum. Leziz mezelere ekmek bandım. Soğutulmuş kadehlere lıkır lıkır üzüm suları döktüm. (kelimeler buzlanmasın durduk yere) Aynı kumsala ayak bastım. Aynı denizde yüzdüm. Değişmeyen dev kadroyla. 

Aynı suda iki kez yıkanılmaz demiş ilk filozoflar. Haklılar. İlk kez birlikte plaja gitmelerimizin üstünden 36-37 yıl geçti belki de. Biz aynı değiliz. Dün bir arkadaşımın benim içimi soğutmak için sarf ettiği cümlelerden alıntıyla ve ilhamla yazıyorum şimdi bunu. Evet, büyük galibiyetlerimiz de olmadı ama acayip zorlukların, yenilgilerin, hayal kırıklıklarının, aldatılmaların, arkadan vurulmaların da içinden geçtik. Ve hâlâ sığıyoruz kalbimize, birbirimizin hayatlarına. 

Sosyal medyada yenice paylaştığım afili bir cümleyi buraya da alayım. Tam da yeri gelmişken. Şöyle demiştim gülümsediğim bir fotoğrafın altına:

"Ev romanından çekip çıkardığım bir mesaj iliştireyim şu fotoğrafın altına. Gerçek evini bulmuş olmanın rahatlığıyla. Gerçek ev, insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenler hiçbir yerde barınamaz. Yerleşenler ise böyle içten gülümser." 

Bir Shakira değilsem de bu satırlar da göndermeliydi elbette.  Artık dürüstlüğüne inanmadığım, sözleriyle eylemleri birbirini tutmayan, içimdeki adalet terazisini hep kendi lehine bozmuş, orayı sarsmış kimselerin ardından haksızlığa uğradığını düşünen ben'e seslendim, onu avutmaya çalıştım. Ayrıntılarla uğraşmayı bırak. Aklına ilk gelen cevap doğru yanıttır. Artık muhatabına değil, kendine, içine, evine dön. Yalnızca orayı gör, dedim. Psikologla konuşurken şöyle bir şey demiştim. Neden beni rahatsız eden bir olay karşısında  o kadar da keskin bir tepki vermediğimi irdeliyorduk. Bir beyaz sayfaya bir damla mürekkep döküldü. Onu yayarsam kendime, hayatımdaki renklere, güzelliklere yer kalmayacak. O yüzden orayı sınırlandırmaya çalışıyorum. Haklı bir gerekçe. Ama hâlâ diş sıkma meselesiyle uğraştığıma göre bunu sadece zihnim biliyor, bedenim değil. Geçen perşembe yeni bir şey geldi kulağıma, sanki talep etmişim gibi. İnkar edilen bir mevzunun aslında doğru olduğuna dair, aklına ilk gelen yanıt doğrudur demem ondan işte. O gün spora gittiğimde çok sinirliyim. Kol çalışalım, dedim. Antrenman boyunca koca koca toplar, ağırlıklar elimde vurdum, zıplattım, sıçrattım, kaldırdım, indirdim, savurdum. Bedenimden o öfke ve kızgınlık kollarım vasıtasıyla aktı gitti. Bu şiddet meselesi de böyle bir şey muhtemelen. Kızgınlık, öfke bedene sirayet ettiğinde, yumruklar sıkılıyor ve oradan çıkmak istiyor. Bunun yanlış olduğu bilinciyle tepkisiz kaldığımızda ise bedende birikiyor. Somatik travma çalışmaları da bu zemine oturuyor anladığım kadarıyla. Antrenman sonrası hissettiğim o şahane hâli hatırlayınca çok da anlamlı. 



20 Ağustos 2026 Perşembe

Kitap tanıtımı: Ev

EV: BELLEĞİN, KIRGINLIKLARIN VE ERTELENMİŞ YASLARIN PEŞİNDE BİR YOL HİKÂYESİ

Nermin Yıldırım, okurunu her yapıtında konfor alanlarının dışına davet eden, insan ruhunun girintili çıkıntılı, mayınlı arazilerinde dolaştıran bir yazar. "Unutma Beni Apartmanı" ile başlayan edebi yolculuğunun yedinci durağı "Ev" ödüllü bir roman. 2021 yılı Duygu Asena Roman Ödülü sahibi kitap, yayımlandığı günden itibaren okurun ilgisini çekiyor. Hep Kitap'ın ardından yayın hakları Everest Yayınları'na geçen roman 35. baskısıyla çok satan bir kitap olmayı da başarıyor. 

Yıldırım "ev" imgesini alıştığımız korunaklı liman, ana rahmi ya da aidiyet gibi sıcak ve şefkatle sarıp sarmalayan bir imge olarak karşımıza çıkarmıyor. Bu romantik kabulü kökünden sarsıyor ve bize bambaşka bir yol hikâyesi anlatıyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı Seher arkadaşı Ogo ile Hristiyanların ünlü hac rotasını, Portekiz'de başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela Katedrali'nde son bulan, Samanyolu'nun dünyadaki izdüşümü 263 kmlik yolda ilerliyor. Roman fiziki yürüyüşle açılıyor ancak ilk sayfalardan itibaren Seher’in fiziksel yolculuğun yanı sıra kendi iç dünyasının karanlık labirentlerine doğru yürüdüğü de anlaşılıyor. 

Bu yolculuk, kaçış ile arayışın, unutmak ile hatırlamanın bıçak sırtı dengesinde bir yürüyüş. Fiziksel yürüyüşe Seher'in terapi seanslarının hatıraları da karışıyor. Bireysel travmalarla yüzleşmek için kullanılan EMDR terapi yöntemi seansları bir anahtar gibi Seher'in geçmişinin üzerine kapanan kapıları tek tek açıyor. Okur da o mahrem terapi odasının içine giriyor ve terapist ve danışanın seçtiği fotoğraf karelerini arka arkaya diziyor; Seher'in geçmişini bir fotoğraf albümünü inceler gibi uzaktan, mesafeli ama sarsıcı bir bakışla izlemeye başlıyor. 

"Sahte Anı" ve Belleğin Politik Mimarisi

Ev romanının en özgün ve akademik literatürle de dirsek teması kuran yönü, "bellek" olgusunu edilgen bir depo olarak değil, kurmaca bir yapı olarak ele almasıdır. Freud ve Janet’ın psikolojiye kazandırdığı "sahte anı" kavramı etrafında şekillenen anlatıda; Seher, hakikat olarak bellediği pek çok hatıranın, aslında şimdiki zamanın ihtiyaçlarına göre kurgulanmış birer meşruiyet arayışı olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Yazar Literaedebiyat'ta yayımlanan bir söyleşide bu bağı şöyle anlatıyor: 

"Hatırlamanın meşakkatli bir iş olduğunda hemfikiriz. Toplumsal olarak da böyle bu, kişisel olarak da. Neticede bellek tümüyle politik ve mayınlı bir alan. Buradan bakınca hatırlamanın bir cennet vaadi yok ama tam göbeğinden geçerek de olsa sonunda cehennemden çıkma vaadi taşıyabilir. Hatırlamak ve beraberinde yüzleşmek. Bu anlamda Ev'de derin bir kazı var. Seher özbenliğine ulaşmaya çalışan, sancılı bir kazı yapıyor. Yüzeyden dibe doğru giderken, hakikat dediği şeyin kurgudan ibaret olduğu gerçeğiyle, yani geçmiş yaşantılarını aktüel ihtiyaçlarına göre kurguladığı gerçeğiyle karşılaşıyor. Pek çok psikanalistin Janet ve Freud'dan ilhamla kurcaladığı o meşhur sahte anı olgusuna yaslanarak, hatıralarını sorguluyor diyebiliriz. Hatırlamayı seçtikleriyle ya da düpedüz uydurduklarıyla geçmişi baştan dizayn ettiğini ve yıllarca kendi yalanına inanmayı becerdiğini görüyor."

Yıldırım, toplumların da tıpkı bireyler gibi geçmişi işlerine geldiği gibi yeniden inşa ettiğini, dürüst bir yüzleşme yaşanmadığı sürece bu kurgusal cennetlerin birer cehenneme dönüşeceğini ima ederek belleğin güvenilirliğini tartışmaya açıyor. Bu tartışma alanı elzem çünkü bellek, sadece bireysel bir psikanaliz alanı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, patriyarkanın ve toplumsal baskıların doğrudan müdahale ettiği politik bir alan olarak beliriyor. 

Kadınlık, Patriyarka ve "Kutsal" Ailenin Sınırları

Yıldırım’ın edebiyatında kadın figürler, toplumsal normların kendilerine biçtiği "ideal" ya da "uslu" rollerin çok ötesindedir. Ev’de de bu çizgi bozulmuyor. Patriyarkanın palazladığı iktidar ilişkileri, aile kurumunun korurken sakatlayan yapısı ve kutsallaştırılan ebeveynlik rolleri, romanın cesurca deştiği en temel alanlar olarak biçimleniyor. 

Erkek egemen söylemin "arızalı" ya da "marjinal" olarak yaftalamaya meyilli olduğu kadın karakterler, Yıldırım’ın kaleminde anormalliklerin havada uçuştuğu bir dünyada son derece "sahici" ve "normal" tepkiler veren öznelere dönüşüyor. Yıldırım; yapış yapış, içi boşaltılmış bir sevgi dili yerine, anlamaktan ve cesurca yüzleşmekten doğan sert ama gerçek bir merhameti savunuyor. Ailenin çocuklukta açtığı yaralar, yetişkinlikte ilişkiler, dostluklar ve aidiyet krizleri üzerinden yeniden üretilirken; roman okura bavulunu toplayıp çocukluk evinin kapısından çıkmanın yetmediğini hatırlatıyor. Çünkü gerçek çıkış, fiziksel olarak çekip gitmek değil; o duvarların arasında biçimlenen ve üzerimize giydirilen kimlikten özgürleşmek. 

Gül Bahçesi Vaat Etmeyen Yazar

Ev, rahat bir okuma tecrübesi vadetmiyor; aksine, okurun zihnindeki hazır şablonları sarsan, dikenli ve katmanlı bir metin olarak kendini var ediyor. 

Yazarın roman boyunca altını çizdiği en belirgin hakikat belki de şurada gizli: Ev, ne haritalardaki muğlak bir coğrafi koordinat ne de dört duvardan ibaret bir beton yığınıdır. Gerçek ev; insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenlerin hiçbir yerde barınamayacağını hatırlatan Ev, edebiyat dünyasında uzun süre konuşulacak, referans gösterilecek başyapıtlardan biri olmayı hak ediyor.


31 Temmuz 2026 Cuma

Yaz okumaları

Bir beraber yazma sürecini daha bitirdik. Yazma süreci, her zamanki gibi kalemimizin ucunu açtı. Şu sıcak yaz günlerinde bizi yazı masasının başına geçirdi. Öyle ya da böyle. Hep birlikte geçmişi yad ettik, eskilerle yüzleştik, onlara bugünün ışığında tekrar baktık. Şimdiye değin kurguladığımız halini hatırladık, değerlendirdik belki de revize ettik. Geçmişi hatırlamak, hep bir yeniden kurgulama hâli çünkü. Duygularımızın, düşüncelerimizin etkisi altında bakıyor ve bir gerçeklik algısı yaratıyoruz. Aynı sofraya oturup o masadan bambaşka durumlarla (kimi aç, kimi tok, kimi doyumlu, kimi mutsuz) kalkmamız gibi bir şey. Tam da buralara değinen bir romanı bitirdim geçenlerde. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını. Kitabı sevdim. Oturdum, TDB Dergi'ye hakkında bir yazı da yazdım. Bir meslek dergisinden çok edebi platforma yazılmış gibi derinlikli bir tahlil çıktı ortaya. Dün toparladım yolladım. Elimdeki dört öykülük bir çocuk öykü dosyasını da yazar bir arkadaşıma yolladım. Yollarken de açıp hızlıca okudum. Beğendim de ama bu birkaç yıldır o dosyaya yayınevi aradığım ve dosyanız elimize geçti yanıtı dışında yanıt alamadığım gerçeğini değiştirmiyor. Yazmak ve yayımlanmak doğru orantılı değil. Dolayısıyla bir dosya tamamlandığında, arayış süreci başladığında, henüz yayımlanma imkânı yoksa, ya da yıllar sürebilecek bir yayın programına alınıp bekleme sürecine girilmişse, o dosyanın üstünden atlayıp yenisini yazmaya koyulmak lazım. Ama içsel motivasyon bir yere kadar yetiyor, bir ödül ve haz mekanizmasına ihtiyaç duyuyoruz. Yazar için o ödül ve haz kitabın basılmış hâlini eline almak. Kiminle konuşsam, dağıtımdan, yayınevlerinin geç yanıt vermesinden, yayın programın alındığı halde iki yıla yakın bekleme sürelerinden bahsediyor. Kendimize çetin ceviz bir uğraş seçmişiz vesselam. Yayıncılık dünyasının yavaşlığına tezat, özgür bir alan burası. Blog yazmaya başlamamın en önemli sebebi de buydu esasında. Kendimi bir jüriye, seçici kurula beğendirme zorunluluğu olmadan, yazma hevesim içimde canlıyken, yazmak ve sıcak sıcak paylaşmak. Gelen yorumlarla okurun varlığını fark etmek, yola devam etmek için bir sıcak merhabayı, nefesi hissetmekti. Bu motivasyonla başladım blog yazmaya, bu motivasyonla da sürdürüyorum. Bununla beraber 2026 yılı bitmeden bir güzel haber duymak istiyorum. Sonbaharın gelmesiyle yepyeni bir dosyaya başlayabilmeyi, sürdürmeyi, her zamanki yazdıklarımdan farklı olarak daha oylumlu tek bir metin üzerinde çalışabilmeyi diliyorum. 

Evet, o projeyi erteliyorum. Çünkü dışarıda yaz var. O turuncu portakal her zamankinden güçlü, her zamankinden yakın. Fön makinesi gibi ha babam, de babam üflüyor üstümüze üstümüze. Mevsime has bir durgunluk var iş yerimde. Tatile tamamen çıkmak yerine hafta içi günübirlik kaçamaklar yapmayı, hafta sonlarını değerlendirmeyi seçiyorum. Geçen gün adaya gittim. Sabah 9.30'ta indim limana. En yakın tesise geçip denize daldım. Tam sevdiğim gibiydi deniz. Dalgasız, berrak, pırıl pırıl, tadında bir Ege serinliği. Gir çık, sallan yuvarlan, kuru, bunal, yeniden yüz. Okuduğum kitabın yazarını da buldum adada. Kısa bir sohbet ve imza... Yeniden cup suya! Altıya kadar böyle zaman geçirip bira, kalamar, birkaç mezeyle akşam yemeğini de halledince zaman yavaşladı, genişledi ve bir kısa tatile evrildi. Hazzı cepte, eve döndüm. Yaz mevsimini seviyor, yaşadığım yerin hakkını veriyorum. Yavaş yavaş geliyor arkadaşlarım şehre. Aile evlerine dönüyorlar. Buluşma sezonu açılacak. Eli kulağında. Her şeyin bir zamanı var. Şu an ev içlerinden sokağa, plaja taşma zamanı. Otlar kurudukça, sarardıkça, sıcağa aylar boyu maruz kalınca, dışarıya doyunca, yavaş yavaş ev içlerine çekilme özlemi gelince sonbahar gelip dayanacak. O zamana erteliyorum işte, yazma eylemini. 

Şu sıra okumakla aram düzeldi. Akıcı, kalın romanlar seçtim kendime. Önce Akhileus'un Şarkısı, sonra Ev romanı. Ardından iki öykü kitabı. Kaplumbağa Ayaklanması ve Sardunyalar Güneş Sever. Öykü okumak, avuçlarımı kaşındırdı. Öykü üzerine düşündüğüm, soru sorduğum, yanıtlar aradığım, tanıtım yazıları yazdığım, söyleşiler hazırladığım o üretken dönem... Üstünden hayli zaman geçmiş. Yavaş yavaş sahalara dönmeli. Hem belli mi olur, yeni öyküler de yazarım. 

                                                                           *

Yılın o zamanları geldi. Kurumuş otlar tutuşuyor, rüzgârla bir çırpıda yayılıyor ve göz göre göre cayır cayır hektarlarca ormanlık alan kayboluyor. Dün bir videoya denk geldim. İçim cız etti. Bir tilki virgül gibi kıvrılmış içine, yavrusunu saklamış alevlerden. İtfaiye eri önce kalp masajı yapıyor sonra baretinin içinden su içiriyor. Zorlanıyor önce sonra yudum yudum su içip kendine geliyor. Artan orman yangınları insan kaynaklı ama en büyük mağdurlar ise ormanda yaşayan her türlü canlı. Ne çok canlının ahı var üzerimizde. 

                                                                         *

Yarın öğleden sonra Bozcaada'ya gitmeyi planlıyorum. Bu yıl 25. kez yapılacak Ozanın Günü ve Homeros Okuması etkinliği kapsamında düzenlenecek Yılın Paneli'ni izleme hevesi düştü çünkü içime. Gazetesi yazar Haluk Şahin ve şair Cevat Çapan danışmanlığında hazırlanan program Homeros'un destanlarından çağdaş Türk şiirine uzanan pek çok etkinlik yer alıyor. Pazar sabahı gün doğarken yapılacak Homeros'un destanlarının farklı dillerde seslendirildiği Şafak Nöbeti'ne kalmayacağım. Belki ilerleyen yıllarda o da kısmet olur. Benim niyetim Odyssey filmi bağlamında Bozcaada'nın konuşulacağı paneli dinlemek. Gerisi ada sokakları ne sunarsa onu almak ve gece son vapurla ayrılmak. Bu yıl Nolan'ın filmi vesilesiyle yalnızca Odyssea Destanı'ndan parçalar okunacakmış. Sabah Troya'nın arkasından güneş doğarken farklı dillerde destanın parçalarını dinlemeye bu yıla kadar gönlüm düşmemişti ama şimdi bunu şiirsel ve büyüleyici buluyorum. 

                                                                      *

Bir arkadaşım kadınların beden algısı, bunu kuşaklar arası nasıl aktarıldığına dair kendisi açısından ufuk açıcı bir kitabı (Anneler, Kızları ve Beden Algısı Hillary L. McBride Okuyan Us) bitirdiğinden bahsetti ve kız annesi olduğum için bana da okumam için verdi. Başladığım kitapları bitirince sıra geldi, evirdim, çevirdim, şöyle bir karıştırdım ama kitap benimle konuşmadı. Arkadaşımın altını çizdiği satırlara göz atıp atlaya atlaya okuyacak ya da iade edeceğim. Kurgu dışı kitapları okumakta çoğunlukla zorlanıyorum. Bir kitabı elime aldığımda ilk beklentim, yazarın inşa ettiği hikâye evrenine dalmak, yeni insanlarla tanışmak ve insanlık hâllerine bakmak sanırım. Kışın aldığım ve evin içinde yitirdiğim Annemin Uyurgezer Geceleri'ni bir hediye kutusunun içinde bulunca merakla ilk sayfasını okudum. Okuru hemen yakalayan, merak uyandıran, kalın kitaplardan gözü korkmayan, tam tersi sayfalar boyunca orada kaybolmak isteyenler için uygun seçim. Yani benim için. Kitaplar bazen bilgilenmek içindir, kafa açmak, dağınık düşünceleri tasnif etmek ve kavramsallaştırmak için bazen de insanlık durumlarına bakmak ve pekala yan sokakta oturabilecek insanların başından geçenlere tanık olmaktır. Benim okuma tercihim galiba çoğunlukla bu tanıklıktan yana. Ya sizin? Sizin tercihiniz ne? Kurgu mu? Kurgu dışı mı?