30 Mart 2026 Pazartesi

Heybemden çıkanlar

Martın son günleri. "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır," sözünün hakkını veriyor. Çanakkale için şaşırtıcı değil esasında. Çocukluğumdan itibaren hatırladığım pek çok 18 Mart, hatta 23 Nisan mont giyilecek kadar soğuk. Belleğim böyle buyuruyor. Kızım 11 Nisan doğumlu. Hastaneden çıkıp eve girdiğimiz gün kalın baharlık montumsu hırkamla üşüdüğümü, onu battaniyeye sarıp sarmaladığımı, üşümesin diye üzerine titrediğimi de belleğim bulup getiriyor. Demek ki bahar geç kalmış değil, ritmi bu.

Yine de uzun süren kıştan bıkmaya iznim olmalı. Isınmak, sarılıp sarmalanmak isteğime burun kıvrılmamalı. Dün bu arzumun peşine düştüm. Kızımla Biga Kırkgeçit Kaplıcası'na gittik. Açık havada sıcak termal suda yüzdük. Giderken ve dönerken manzaranın tadını çıkardık. Tepesi dumanlı dağların arasında, ağaçların içinde, kuşların ötüştüğü, sessiz sakin bir yer. Asıl güzel olan, kısa süreli de olsa evden uzaklaşmak, yola çıkmak ve yolda sohbet etmek. Arabanın içinde seyahat etmek, dar bir alanı paylaşmak demek. Eğer şoför ve yolcu gerginse, birbiriyle çekişmeliyse yol ve yolculuk karabasan gibi üzerine çöker. Çizginin diğer tarafı ise yolun sunduklarının açtığı sohbetler, çağrışımlar, şarkılar eşliğinde keyifle akıp gider. Bizimki ikinci türden bir kısa yol hikâyesiydi. Çanakkale Biga arasında geçmeyi sevdiğim, her mevsim başka güzel görünen ormanlık alan, dumanı üzerinde tüten dağlar, bulutlar, kuş sürüleri... Hepsi de şehri geride bırakıp gözlerimi ve ruhumu dinlendirme imkânı bana. Keyifli geçti ama yorgunluğum dinmedi. 

Cumartesi hepten hareketliydi. Öğlene kadar hastalar... Miting alanını teğet geçip yarım günlük mesleki seminerin yapılacağı otele varma çabası... Eve yetiş. Yemek ye. Üzerini değiştir ve doğaçlama tiyatroya git. Arkadaşlarımla ve kızımla izlediğim doğaçlama tiyatronun bir bölümünde sahneye bir konuk çağrılıyor. Ekip ona sorular soruyor. Sonra sahnede doğaçlama hayatından kesitler canlandırılıyor. Biraz abartılıyor. İzleyici de gülmekten kırılıyor. Çıkışta bir kafede oturduk. Kızım bizim ebeveynliğimize dair başından geçenleri anlattıkça güldük, güldükçe neşelendik ve bu malzemeyi tiyatro ekibine verse sahnede neler izleyebileceğimizi düşündük. Tiyatroyu izlemek güzeldi ancak böyle bir deneyimin, çalışmanın parçası olmak kim bilir ne kadar keyiflidir. İnsanın kendi rutin hayatı dışında yeni şeyler denemesi, öğrenmesi, içindeki canlılığı arttırıyor. Bu ara benim de içime daha çok neşe ve yenilik katasım var. Bakalım yolum nereden açılacak?

Borgen'i izliyorum. Birkaç dizi daha vardı aklımda. İsimlerini not etmemişim. Belki çıkar karşıma. Ya da anımsarım. 

Sarı Zarflar vizyona girmiş. Çok kalmaz burada. Hafta içi fırsat bulup izlemeli. 

Ay sonu yaklaşırken benim heybeden çıkan bunlar. Nisan hayırlarıyla gelsin. 




26 Mart 2026 Perşembe

Elma, Labrador. Çimen: Unutulmanın Kıyısında Bir Aşk Hikâyesi

İstanbul’da faaliyet gösteren, çağdaş oyun yorumları ve sahneleme biçimleriyle tanınan Tiyatro.in tiyatro topluluğunun sahneye taşıdığı “Elma, Labrador, Çimen” oyununu izledim. Engin Hepiler tarafından kurulan, “Anlatılacak hikâyeler, beraber yaşanacak anlar için. Düşlere can vermek, duygulara dokunabilmek için. İnsan için, Tiyatro.in” sloganıyla yola çıkan topluluk, bu oyunla Alzheimer hastalığı ve demansı, hastalığın ilerleyişini, birey üzerindeki etkilerini, görünmeyen hastayı yani bakım verenin yaşadığı sürekli yası, tükenmişlik sendromunu, suçluluk ve öfke döngüsünü, kimlik kaybını, yalnızlığı görünür kılıyor, toplumsal bir meseleyi sanat aracılığıyla etkisi kaybolmayacak bir deneyime çeviriyor.



Başrollerini Engin Hepileri ve Nergis Öztük’ün paylaştığı oyunu izlemek üzere yerimi ararken salona çöken duman dikkatimi çekti. Oyun başlarken yeniden yükselen sis, bizi bekleyen asıl meselenin de habercisiydi. 75 dakika boyunca bir adamın hafızasının yavaş yavaş çözülüşüne ve buna inat dimdik ayakta duran bir aşk hikâyesine tanık olacaktık.

İngiliz yazar Matthew Seagar’ın kaleme aldığı oyunun özgün adı “In Other Words”.

Oyunun yazılma hikâyesi de en az sahnedeki anlatı kadar etkileyici. Oyuna esinini veren deneyimi verdiği bir söyleşide şöyle anlatıyor yazar:

“2010 yılında üniversitedeki son yılımda, uygulamalı tiyatro modülünün bir parçası olarak bir demans bakım evinde duyusal stimülasyon atölyeleri düzenliyordum.

İlk oturumun sonunda, sakinlerin genç yetişkinlik dönemlerinde yankı uyandırabileceğini düşündüğümüz bir müzik parçası çalmak karar verdik.

Frank Sinatra’nın “My Way” şarkısını çaldık. Neredeyse tüm sakinler, hatta ciddi bilişsel gerileme yaşayanlar bile ayağa kalkıp şarkıya eşlik edince, tamamen şaşkına döndüm. Hayatınızı değiştiren anları tam olarak belirlemek pek sık mümkün olmaz, ama bu benim için kesinlikle öyle bir andı.”

Ciddi bilişsel gerileme yaşayan sakinler dâhil olmak üzere neredeyse herkesin ayağa kalkıp şarkıya eşlik etmesiyle, Seagar için hayatının yönünü değiştiren an yaşanıyor. Hafızanın silinebildiği ama müziğin ve duygunun bazen en derin katmanda kalmaya devam ettiği gerçeğini keşfediyor ve ülkemizde “Elma, Labrador, Çimen” adıyla sahnelenen oyununu yazıyor ve peşine düştüğü soruya bizi de dâhil ediyor: İnsan neyi gerçekten unutur?

Hepileri unutmanın gölgesinde yavaş yavaş kaybolan adamı; Öztürk ise sevdiği adamın zihnindeki boşluklara rağmen ona tutunmaya devam eden kadını canlandırması ile sahnede olağanüstü bir denge kuruluyor. Kırılganlık ile dirayet, kayboluş ile sadakat aynı sahne içinde nefes alıp veriyor.

Minimalist anlatımı ve yalın sahne tasarımı sayesinde oyun, seyircinin dikkatini dekorun ihtişamına değil, insanın iç dünyasına yöneltiyor. Replikler bazen bir cümlede düğümleniyor, bazen bir bakışta çözülüyor. Zaman doğrusal ilerlemiyor; tıpkı Alzheimer’ın yaptığı gibi, anılar ileri geri sıçrıyor. Oyun,  başladığı yere dönüyor, aynı sekansla bitiyor ama artık hiçbir şey aynı değil. Çünkü seyirci olarak biz de yaşlanmanın ne kadar büyük bir cesaret ve ne kadar derin bir sevgi gerektirdiğine tanıklık ediyoruz.

“Elma, Labrador, Çimen”, sadece bir hastalık hikâyesi değil. Bir ömür boyu süren bir ilişkinin, en zor sınavdan geçerken aldığı hâl. Hatırlamanın gücü kadar, unutmanın içindeki insanı da görmeye çağırıyor.

Oyun, izleyicisini hem zihnin karanlık dehlizlerinde hem de kalbin en sıcak köşelerinde bir yolculuğa davet ediyor. Perde kapandığında geriye şu soru kalıyor: Eğer bir gün her şeyi unutursak, sevdiğimizi de unutur muyuz? Yoksa sevgi, kelimelerden ve anılardan daha derin bir yerde saklı kalmayı sürdürür mü?

Oyunun asıl sessiz ağırlığı, hafızası yerinde olan ve sevdiği adamın yavaş yavaş uzaklaştığına tanıklık eden kadının omuzlarında. Alzheimer yalnızca hastayı değil, bakım vereni de dönüştüren bir süreç çünkü. Hatırlayan taraf olmak, çoğu zaman daha ağır bir sorumluluk: Ortak anıları tek başına taşımak, geçmişi iki kişilik yaşamaya devam etmek ve sevdiğiniz insanın sizi her gün yeniden tanımasını umut etmek… Nergis Öztürk’ün performansında bu sabır, yorgunluk, öfke ve vazgeçmeme hâli büyük bir incelikle hissediliyor. Sevginin romantik değil; emek isteyen, tekrar tekrar seçilen bir bağlılık olduğunu hatırlatıyor.

“Elma, Labrador, Çimen” hafızası silinen kadar, hafızayı ayakta tutmaya çalışanı da anlatıyor. Alzheimer ile mücadele eden bir adam ile elli yıldır onun hayatına eşlik eden kadının iç içe geçmiş zamanlarını sahneye taşıyan oyun, hatırlama ve unutma arasında gidip gelen bilinci, delik deşik hafızayı ve bütün bu kırılganlığın ortasında sarsılmaz bağı başarıyla izleyiciye geçiriyor. “Dancing Queen” artık yalnızca onların aşkının değil, bizim de tanıklığımızın şarkısı. 




* Bu yazı TDBD 225. sayıda yayımlanmıştır. 

25 Mart 2026 Çarşamba

Eksik Parça

Havalar ısınacak, bahar geliyor derken sıcaklıkların giderek düşmesi, özellikle bayram tatilinin soğuk geçmesi fiziksel ve ruhsal dayanıklılığımı düşürdü. Bayramı vesile edip hazır üç gün evde olacakken günübirlik bir yere gitme planı da soğuk karşısında rafa kalktı. İlk gün aileyle kahvaltı, ikinci gün lise arkadaşlarıyla akşam yemeği, üçüncü gün evlenip şehir dışına taşınan eski asistanım ve ailesiyle dışarıda görüşmeyle geçti. Küçük kızıyla tanışma imkânı buldum, koynuma sokulması, başını omzuma yaslaması karşısında içimin yağları eridi. Elimden geldiğince dışarıda yürüdüm. Doğum günümde hediye gelen binlik yapboza giriştim. Yapboz açılınca bir kez evde, ahali kayıtsız kalamıyor. Kedim gelip gelip üstüne yattı, kızım ucundan tuttu. Hafta içi bitirdik. Bir parça eksik. Soyut bir tablo çıktı ortaya. Çerçeveletip asılacak kadar güzel bir seçim. Ama saatler boyu üzerine eğilmek, parça seçmek, yeri yerine yerleştirmeye çabalamak belime hiç de iyi gelmedi. Aman aman belim koptu sızlanmalarıyla yerimden kalktım çoğu zaman.

Soğuk, üşümek, ısınamamak, bel ağrısı derken eksik parçayı buldum. Uzun zamandır hamama ya da masaja gitmiyorum. Pazar günü günübirlik bir tesise gitmeyi, açık havada sıcak suda yüzmeyi, üzerine masaj yaptırmayı, yemek için tasalanmamayı, önüme hazır gelenlerle karnımı doyurmayı, bahar gelmeyi mi unutmuş, nerede kalmış diye kaplıca civarında gezinmeyi kafaya koydum. Kimi zaman bu tür işletmeler, yüksek sezonda günübirlik misafir kabul etmeyebiliyor. Telefon açtım, öğrendim. Aileleri kabul ediyoruz, dedi telefondaki kadın. Kızım olmazsa, ben tek başıma da bir aile olabiliyormuşum. Onu öğrendim. Aile, erkek gruplarına kapalıyız, demenin kibarcası zaten. Bu planla keyfim yerine geldi. Pazar günü eski çalışanımı görmesem belki de bu planı yapamayacaktım. Sohbet sırasında annesinin orada çalıştığını hatırladım. İyi de oldu. Sıcak suya, şefkatli ve maharetli ellere gerçekten ihtiyaç duyuyorum çünkü. 

Hayatımızdaki eksik parçayı bulmak için galiba durup düşünmek gerekiyor. Bayram tatilinde durmak buna yaradı. Üç gün mola verince çok yorgun olduğumu fark ettim. Daha çok desteğe ihtiyacım olduğu kesin. Yemek konusunda bunu alıyorum son haftalarda. Kendi mutfağında leziz yemekler, pastalar, börekler pişiren bir hanıma sipariş vermeye başladım. Böreklerin bir kısmını buzluğa da kaldırıyorum. İhtiyaç anında kullanmak için. Bu ufacık destek bile işimi kolaylaştırdı. Destek ve kolaylık için stratejiler bulmak şart. Yoksa kendimizi enkaz halinde bulmamız an meselesi. Rahatlamaya, neşelenmeye daha çok zaman ayırmaya çalışıyorum işte bu yüzden. Cumartesi akşamı aynı ekibin doğaçlama tiyatrosuna gideceğim ikinci kez. Yanıma kızımı ve arkadaşlarımı da katacağım bu sefer. Geçen sefer çok gülmüştük. Gözümden yaşlar akmış, yanaklarım gülmekten acımış, bir ara öksürmeye bile başlamış, gecenin sonunda çok memnun, biraz da heves duyarak, imrenerek ayrılmıştım oradan. Yaratıcılığı ortaya çıkaran işler hepimize iyi geliyor bence. Bu ara yazma arzusu daha sık yokluyor içimi. Şu hayalini kurduğum ama ortada ne karakter ne öykü fikri bulunan çocuk romanı yazma fikri çok çekici geliyor. Yazmanın formülü belli: yazarsan yazarsın. Bahar ve yaz aylarında dışarı çıkmak evde oturup yazmaktan daha cazip, orası kesin. Ama dışarı çıkmanın da insanı hikâyeye çeken bir yanı var. Belki bu pazar ve sonrakiler bir hikâyeyi ucundan tutuşturmak mümkün olur ve bir eksik parça daha yerli yerine oturur. Yazmayı, bir kitap bütünlüğünü ortaya çıkarmayı çok özledim çünkü. 


19 Mart 2026 Perşembe

Reset: 9

Bir ay boyunca beraber yazdık. Yaşadıklarımı, yazılarımın içeriğini, birlikte yazma deneyiminin kendisini fark edebildiğim, sakin sakin bakabildiğim bir aylık bir dönem değildi, bu. Belki de çoğunlukla öyledir. Öyledir yani. Kesin. Dünün belirsizliğini, bugünün algısıyla değerlendirdiğimizde ancak bazı şeyler belirginleşiyor, şunu yaptım şöyle oldu, bunu yaptım böyle oldu gibi adımlama taşları gibi diziyoruz A'dan B'ye varış rotamızı. Yaşarken asla bilemediğimiz, bilemeyeceğimiz şeyleri rasyonelize etmeye çalışıyor zihnimiz. Böyle tatmin oluyor, huzur buluyor. Ama orayı değerlendirirken de bu âna bakamıyor. Hep böyle geriden geriden gelmeceli bir hâl. Sırf kontrol etme uğruna. 

Lenin "Güven iyidir ama kontrol daha iyidir," demiş. Borgen'i izliyorum yeniden. İzlediğim bir bölümün başlangıcındaki bir alıntıydı. İkisinin arasında bir denge gözetmek belki de doğru olan. Çünkü kontrol ettikçe, insanın yükü artıyor. Kendi işyerimi işleten bir hekim olarak bunu çok yakından biliyorum. Güvenirken gözlem yapmayı ihmal etmeden, gözler dört açık, kulaklar her şeyi işitirken güvenmeli insan. Öyle körlemesine değil. Rüyamda elimde bir bavul taşımam boşuna değil. 

Bir kısa mola... Madem Reset yazılarını sonlandırıyor, yeni ayı kucaklıyoruz, şu unuttuğumu, farkına varamadığımı dıyurduğum yazılara bir göz atmak istiyorum. Neleri yinelediğimi, neleri fark ettiğimi, hangi tohumları ektiğimi bir bir görmek istiyorum. Okuyorum. Rastgele dizilmiş gibi görünen kelimeler, cümleler aynı tınılarda şakıyor. Umutla...

Şaşırıyor muyum? Elbette hayır! Kışı geride bırakırken, belirsizlikle arkadaşlığı temrin ederken, hayatla didişmeden olanı biteni kabullenmeyi öğrenirken iyi iş çıkardığımı düşünüyorum ve kendime sözünü verdiğim dövmeyi hediye ediyorum. 

Sarı bir çiçek bazen yolumuzu keser, bir "merhaba," der. Sonra zamanı geçer, tohuma kaçar ve uçuşur. Ama umut hiç tükenmez. Elden ele yayılır. Niyeti, öğüdü, anısı bedenimde. Hep benimle.



17 Mart 2026 Salı

Reset: 8

Leylakdalı hatırlattı. Reset serimiz bitti bitiyor. Bugünkü Reset: 7 yazısıyla öylece bitmesin istedim. Kaptanımızın davetini hatırladım çünkü. Ne diyordu: "Kendi özgünlüğünüze yer açın, içinizdeki değişiğe bakın, başka olmanın özgürlüğünü tadın, eski-eksik-kararmış-solmuşları bırakın, taze-yeni-parlak-misleri tadın."

Kıştan çıkarken, bahara kavuşurken ne anlamlı bir çağrı. Bende karşılığı var. Kendimi tanıma kazıları sürerken, artık bana hizmet etmeyen alışkanlıkları, ilişki biçimlerini bir bir keşfederken sembolik anlamda güçlü, beni çok etkileyen bir rüya gördüm. Sabah niyetine anlatayım, hayır olsun. 

Zamanın birinde, kendi gerçekliğimin içinde, gerçek yaşımda, mevsim normallerinde, kapişonumu geçirmişim başıma yürüyorum. Biraz üşümüşüm. Ellerim ceplerimde. Kordondayım. Yüzüme vuran rüzgardan korunmak için başım hafif öne eğik. Bir ses işitiyorum. İrkiliyorum. Selam veren tanıdığım biri, daha yakından tanıma hevesi duyduğum ama ritim tutturamadığım biri. "Nasılsın?" diye soruyor içtenlikle. "Keyifsiz görünüyorsun. Merak ettim," diye sürdürüyor konuşmasını. Gözlerinin içine bakıyorum. "Dalmışım. Burada olduğunu fark etmiştim ama şimdi tam olarak görüyorum," diyorum. Görüyorum ve görülüyorum. Neden benimle yakınlaşamadığını soruyor. Sorunun muhatabı kim anlamıyorum. Engel ben değilim çünkü. Belki de kendine yönelik sözleri. Bir yanıt bekliyor mu emin değilim,  ya da cevap bende mi ama yanıtlıyorum. Kelimelerimden medet umar bir hâli var çünkü. "Belki ileride denersin belki de ritim budur, olmuyordur," diyorum. "Diğer tarafına geçeyim," diyor ve beni öpüyor. Ben değişmiyorum, ikna etmeye çalışmıyorum. Sakin ve olgun bir yerden konuşuyorum. Bakış açısını, perspektifini değiştirmek, adım atmak isteyen o. Böylece gerçek hayatta görmediğim eylemlilik hâlini hediye ediyor bilinçaltım. Tanıdık ve huzurlu hissettiren bir öpücük. Pofuduk bir yatağın içinde olmak gibi, yumuşacık battaniyelere sarınmak gibi, sıcak, yumuşak, güven dolu. Kalabalığın içinde buluyorum sonra kendimi. Bir sürü tanıdığı görüyorum, meslektaşlar, okul arkadaşları... Seçim zamanı sanki. Sokaktayım. Elimde bir bavul aşağı yukarı dönüp duruyorum. Bir kanaldan su akıyor gürül gürül... Bana seslenenler oluyor, konuştuklarım. Bavul ağır geliyor artık. İçini açıp ihtiyaç duyduklarımı yanıma almaya, bavulu emanete bırakmaya karar veriyorum. Açtığımda içinde o kadar lazım, vazgeçilmez şeyler olmadığını görüyorum. Bırakıyorum ve rahatlıyorum. Tam burada uyandım. Çok sakin, çok huzurlu bir histi içimdeki. Nasıl olmasın? Belirsizlik ortadan kalkmış, gerçek hayatın sunmadığı yanıtlar gelmiş, yakınlık ihtiyacı karşılanmış, duygular sular seller gibi akıyor, engel yok... Hele o bavul! İçinde bana hizmet eden bir şeyin kalmadığını fark etmem ve elimden bırakmam, hafiflemem, özgürleşmem... Bu bir aylık döngünün en kıymetli hediyesi. Bana hizmet etmeyen, bana ait olmayan yükleri elimin tersiyle itmeyi öğreniyorum. Bana yüklenen, kendime görev edindiğim ama aslında benim yükümlülüğüm olmayan vazifeleri bırakıyorum bir bir... Ben benim ve ben sadece ben olmak istiyorum. Bir de kızımın annesi. Hepsi bu. Bundan alâ reset mi olur? 




Reset: 7

Neredeyse iki haftadır sessizim. Bir koşturma, hayat gailesidir gidiyor, her zamanki gibi, hepimizin başından geçtiği gibi... Herhangi bir gündem olmaksızın başlıyorum. Önce arayı kapatalım. 

Çalışıyorum. Galiba ben en çok bunu yapıyorum. Bu tempo normal geldiği, işim evim birbirine yakın olduğu, trafik denen şeyin içinde zaman kaybetmediğim, her hafta sosyalleşme namına iki, üç arkadaş gördüğüm için de yakınmıyorum. Ama günler hakikaten çok hızlı geçiyor. Bu hız karşısında şaşkınım. Kimi zaman fiziksel olarak yorgun düştüğümü, evdeki kimi işlere yetişmekte güçlük yaşadığımı fark ediyorum. Alışveriş için online seçenek, temizlik için iki haftada bir dışarıdan destekle tıngır mıngır yürütüyorum. Cumartesi günü bir arkadaşımın sık sık sipariş verdiği, evinde mis gibi tertemiz, leziz yemekler pişiren bir kadına ilk siparişimi verdim. Peynirli börek, kuru biber dolması ve mercimekli köfte. Tam gün tabağı... İki gün sofralar kurdum, sofralar kaldırdım., çaydanlığın altı usul usul yandı. Arkadaşlarımı gözettim. Sohbete doydum ve bunu haftalık rutinimin içine almaya karar verdim. Çünkü yemek pişirmek, onun alışverişini yapmak, menü düşünmek bazen sıkıcı bir hâl alabiliyor. Kızım da her öğlen yemeğini evden götürüyor. Dolayısıyla beslenme ciddi bir mesele benim için. Bir el almak, böyle bir stratejimin olduğunu bilmek hoşuma gitti. Hafta sonu sadece ben arayıp davet etmedim arkadaşlarımı. Ben de bir doğaçlama tiyatroya davet edildim. Oyunculardan biri arkadaşımızdı. Metinsiz, spontan, seyirci direktifleriyle oynanan, canlandırılan sekanslar, iki rakip grubun karşılıklı performansı çok ama çok iyiydi. Gülmekten yanaklarımız acıdı, karnımıza kramplar girdi. Gelecek cumartesi tekrar sahne alacaklar. Ağızdan ağıza yayıyorum şimdiden. Hayatın belirsizliğinin hediyelerini aldığım bir hafta sonu geçirdim anlayacağınız. Çok da keyif aldım. Gözetmek, gözetilmek, aramak, aranmak, duymak, duyulmak, özenmek, özenilmek hepsi el ele... Zorlama ilişkileri yürütmüyorum artık. Karşılıklı ilgi, emek, özen ile yürüyen ilişkilere zaman ayırıyorum. Beni besleyen, yanlarından keyifle ayrıldığım insanlarla bir arada olmayı tercih ediyorum. Bu da bana hafiflik, neşe olarak geri dönüyor. Kendimi yalnız hissettiğim zamanlar oluyor elbette, yakınlık özlediğim zamanlar... Yine de şükür hâlime diyerek devam ediyorum. Geçen gün arkadaşım, bir arkadaşının babaannesini anlattı. Babaanne seksenlerini sürdüğü sırada şikâyet etme enerjisine girmiş. Torun da almış onu karşısına. "Çok güzel ve uzun bir hayat sürdün. Eğer sabah uyanıyorsan o gün iyi bir gündür. Ben seni akşam 20.30'ta arayacağım. Bana gününü anlat." Babaanne ölene kadar, yıllarca her akşam 20.30'da aramış. Seni dinleyecek biri varsa, şayet, o günün içinden güzel anılar seçmek ve fark etmek kolaylaşır sanki. Ne dersiniz? O gün arayan ve neşeyle konuşan bir dost sesi, yeni açan bir çiçek, batan güneşin renkleri, leziz bir yemek, karşılıksız bir iyilik, komik bir video, anlatacak yığınla şey bulunur. Yeter ki tarafını seç, neyi besleyip, büyütmek istediğini bil. Bu anı hoşuma gitti. Pazar akşamıydı. Tüm gün anneme bakım vermiştim. Arkadaşım bize, eve gelmeden bir saat önce kordonda hızlı bir tur atıp eve dönmek ve kızımın elinden bir fincan Türk kahvesi içmek dışında hiçbir şey yapmamıştım kendimle ilgili. Sofrada sarı frezya vardı, kendime seçtiğim, ve leziz yemekler, yorgun bakışlar, her lokmada canlandı, kahkahalar arttı. Her zaman anlatacak iyi ve kötü hikâyelerimiz olduğunu anladım o an bir kere daha. İyi ve kötü, iyimser ve kötümser, istekli ve bezgin... Onlarca dualite sıralayabilirim buraya. Ve önemli bir de soru: sen hangisini seçiyorsun? 

Öyleyse size son zamanlarda başımdan geçen güzel şeyleri maddeleyeyim: 

Pazar günü şahane bir rüyadan uyandım. Çok huzurlu ve sakin. Sembolik olarak da çok anlamlı bir rüyaydı. Sabah niyetine, tez gerçekleşe inşallah... 

Spor yapmayı sürdürüyorum. 

8 Mart'ta gece yürüyüşünden sonra sahnede yerel bir kadın grubunu dinledik. Bir sürü arkadaşıma rastladım. Hangi birine sarılacağımı şaşırdığım şahaneli bir akşam oldu. İki gün sonra birinin evine yemeğe gittim hemen. Seçimim belli. Hemen yap, zamanını varken. 

Doğaçlama tiyatroya gittim, gördüm, güldüm. Hem de çok. 

Kitap okuyamama döngümü kırdım. Onur Çalı Mahsus Selam, Aylin Balboa Bu Hikâye Senden Uzun Osman (ikinci kez) bitti. Mahir Ünsal Eriş Acaip okuyorum şu sıra. Keyifli gidiyor. Araya serpiştirdiği kıssalar, dil işçiliğinden zengin, akıcı bir anlatı... Su gibi akıp gidiyor. Bir üçlemenin parçasıymış esasında. Gaip, Acaip ve henüz yazılmamış üçüncüsü... 

Üç günlük bayram uzanıyor önümde. Dinlenmek, sosyalleşmek ve baharın gelişine tanıklık etmek için küçük bir mola... Papatyalar ve katırtırnakları çıkmış mı meraktayım. 

Bugünkü reset de böyle oluversin. Ritmi sürdürmek adına bir küçük adım attım. Başta dediğim gibi maksat arayı kapatalım. 





3 Mart 2026 Salı

Reset: 6

Bugün üçüncü ayın, üçüncü günü. Bu tür tekrarlamalara siz de sevinenlerden, bunda bir tür uğur bulanlardan mısınız? Yaklaşın o zaman. Bir gizli cemiyetin üyeleri sayılabiliriz. Öyleyiz de esasında, şu devirde blog okuyup, ona yorum yazan kaç kişi kaldık şunun şurasında. Şairlere güvenebiliriz. Az olan tarafta olacağız çağrılarına kalpten bağlanabilir, inanabiliriz. 

Sabah kızımı bıraktım. Hava azıcık sisli ama şurup gibi. Soğuk ama üşütmeyen, rüzgâr olmadığı için insanın içini titretmeyen bir hava. Aman dedim, boş ver çarşı işini kordonda yürü, sonra gidersin, başka bir gün. Baktım birileri martıları besliyor, doğru o tarafa yöneldim. Güvercinler ve martıların ekmek kavgasını, paytak paytak yürümesini izleyeyim, kuğuldamasını, kanat çırpışlarını dinleyeyim ve içime iyimserlik dolsun istedim. Yavaş yavaş yaklaştım. Çıkardım telefonumu. Bastım kaydet tuşuna. Yanımdaki yaşlı bey, "Yaklaşma!" dedi. Korkuluk numarası yaptım, kuşlar ve yaşlı bey için. Sonra sanki bir ekipmişiz gibi, ikinci komut geldi. "Yaklaşalım." Bu komutu da almadım. Yeterince kayıt almıştım. Sırtımı döndüm ve yürüdüm. Kamera arkamdan izlese, güzel bir Avrupa sanat filmi finali olabilirdi. Ben yürüdükçe kuşlar kanat çırptı, suya düştü tüyleri. Ben başka bir şairi hatırladım, ülkesi bombalanan, masum insanları ölen şimdi. 




"Denizin bittiği yerdeki göğün mavisine inanırdım

Bir de ensemdeki dövmeye inanırdım

Kuş ölür, sen uçuşu hatırla."

İnanmak güzel şey. Hayatın her gün yeniden başladığına, dün ne olursa olsun bugünün yeni bir hediye olduğuna, geleceğin belirsizliğinin hediyelerine, şahane insanlarla tanışacağımıza, uzun sofralar etrafında yeniden toplanacağımıza, leziz sohbetlerle doyacağımıza inanmak güzel. Her sabah kordonda kısa yürüyüşüm inancımı arttırmak için. Boşuna değil denizi, martıları, karabatakları, güvercinleri izlemem, insanların sessiz, sakin yürüyüşlerine tanık olmam. Hepsi yaşam dolu, canlı. Hafta içi sabahları oturduğum o zincir Amerikan kafesi, içinden yükselen sevdiğim melodiler ve davetkar kahve kokusu, baristaların çalıştırdığı makinelerden çıkan sesler, popolarını gördüğüm o iki cüce heykeli, kızımın küçükken onların yanından geçerken durması, bakması, aynı boyda olduğu günleri hatırlamam, dün gece Sani'ye sarılmak için yatağıma gelmesi, tek, çift, üç ve dört basamaklı uğurlu sayılarını sayması ve benim her birini kendime yontmam, uyku öncesi küçük, kısa bir bağlantı, teslim olmak uykuya ve yeniden uyanmak küçük, basit ayrıntılar, hepsi inancımı tazeliyor. Dün yaptığım, bugün ve yarın yapacağım şeylerin hevesi beni ayağa kaldırıyor. Yeniden, yeniden. 

Bir süredir dövme yaptırmak istiyorum. Bedenimdeki dövmeye ben de inanabilirim o zaman. Sembolüm belli, nicedir. Karahindiba, birkaç tohumu rüzgârla sağa sola uçuşuyor. Karahindiba benim için umudun sembolü çünkü. Wolfgang Bochert'in Karahindiba öyküsünü okuduğumdan beri daha güçlü bu imge. Yıkıntı edebiyatının önemli temsilcisi bu kısa, çarpıcı hikâyesinde bir siyasi mahkûmun avluda gördüğü karahindiba çiçeğini, ona tutunmasını, yaşamla kurduğu umutlu bağı gösterir. En zorlu koşullarda bile hayatla bağımızı sürdürmenin, umudu korumanın bir yolu olduğunu anlarız bu öyküyle. Karahindiba bu öykü için mükemmel bir seçimdir çünkü ilk bakışta sıradandır.  

Bahçıvanın gözünde yabani, çocuğun gözünde sihirli, rüzgârın gözünde emanettir. Direnişini sıradanlığın arkasına saklayandır. Kaprisli değildir. Yerim dar, yenim dar demez. Toprağın en sert çatlaklarından çıkar. Kimse ona özel bir yer açmaz. Gübreli saksılar, düzenli sulamalar istemez. Asfalt kenarında, kaldırım aralığında, rüzgârın savurduğu yoksul toprakta bile kök salar. İşte umutlu direniş tam burada başlar: Koşulların uygun olmasını beklemeden var olmak.

Sarı başıyla güneşe benzediği an, umut hâlâ köktedir. Ama gerçek metafor dönüşümü, çiçek solup beyaz bir küreye dönüştüğünde başlar. O beyaz tüylü küre, aslında bir vedanın estetiğidir. Karahindiba, tutunmayı değil, dağılmayı seçer. Kendi merkezini bırakır, kendini rüzgâra teslim eder.

Direniş burada pasif değil, bilinçlidir:

“Burada kalamayacaksam, çoğalarak dönerim.”

Bir üfleyişle dağılan tohumlar yenilgi değil, stratejidir. Her biri yeni bir başlangıcın ihtimalidir. Karahindiba, tek bir yerde güçlü olmayı değil, her yere yayılmayı seçer. Umut, merkezde yoğunlaşmaz; yayılır, çoğalır.

Metaforik olarak karahindiba şunu söyler:

Bazen direnmek, kök salmak değil; gerektiğinde dağılmayı göze alabilmektir.

Bazen umut, tutunmak değil; bırakmayı bilmekle başlar.

Ve belki en önemlisi:

Kimsenin değerli görmediği bir şey, en inatçı yaşam formu olabilir.

Bir ihtimalin ortadan kalktığına kalbimin de, zihnimin de inandığı, mesaj temizliği yaptığım, alan açmak ama en çok da virgülü ortadan kaldırmak için bunları yaptığım sırada, "eğer"i, "belki"yi  bir çapa gibi tutmak yerine karahindibanın dağılmayı göze alması gibi bırakabildiğim bugünlerde bir karahindiba dövmesi sence de yakışmaz mı bedenime? Dokunmak ve inancımı tazelemek için. 

Not: Bir kutlamam var. Bu yazı bloğumdaki 1200. yazı. Tam 12. kez dalya diyorum. Nicelerine...



2 Mart 2026 Pazartesi

Reset: 5

Hafta sonu hava soğuk ama aydınlık ve güneşliydi. Cumartesi çalıştım. Sonra Çan'a gittim, geldim. Akşam evdeydim. Çamaşır katla, kurutla geçti gecem. Araya Younger dizisi serpiştirdim. Pazar günü kahvaltıya misafir geleceği için mutfağı toparladım. Üç, dört aydır kutusunda duran yeni aldığım ve büfenin üstünde duran tencereyi kullanıma soktum. Hayırlı uğurlu olsun. Yeni evimizin salonu ve mutfağı neredeyse eşit büyüklükte. Mobilyalarımızı yerleştirirken salona yalnızca oturma grubu ve kitaplıkları koyduk. Ahşap ağırlıklı, sıcak bir atmosfer yarattık. Yemek masası ve televizyon ise mutfakta. Bir nevi açık mutfak sorunsalı. Yemeğe ya da kahvaltıya misafir gelecekse pişirme faslından sonra derleyip toparlamak da gerekiyor. Cumartesi pazar bununla geçti. İyi de oldu. Uzun ve geç kahvaltı bittikten, kahveler içildikten sonra arkadaşlar uğurlandı. Ben de taytımı giydim. Arabayla parka gitmek yerine evin civarında koşmaya karar verdim. Havalar soğuk gittiği, ben de koşu bandında koşmak istemediğim için güç ve kuvvet antrenmanları yapıyorum ama koşmaya henüz tam anlamıyla başlamadım. Bununla beraber kum saati döndü. Günler eksiliyor. 

Dün çıktım. Aralıklı yürüyüş, koşu ile 35 dakikada 2,5 kmyi bitirdim. Koşarken nabzım hemen yükseliyor, nefesim yetmiyor, birkaç dakikayı aşamıyorum henüz. Ama koşmaya da böyle başlanıyormuş. Yapacak bir şey yok. İşin güzel tarafı ise şu: dikkatim sadece nefesimde ve ritmimde olduğu için başka bir şey düşünmeye yerim olmuyor. Buna bayıldım doğrusu. Her defasında deniz kenarına gideyim, parkta yeşilliklerin arasında koşayım gibi koşulları sağlamadan evden çıkmak ve adım adım koşu süremi arttırmayı hedefliyorum. Haftada en az iki gün. Deniz kenarında ya da ağaçların arasında koşmak, çok daha keyifli olur elbette ama asıl hedefin ritmi sürdürmek, kondisyonu arttırmak olduğunu unutmamalıyım. Yoksa bu da, diğer hedefler gibi varlığını koşulların mükemmel olmasına bağlar. Ben bu konuda biraz ekabirim. Yazmak için uygun şartlar sağlamaya çalışmadım hiçbir zaman. İçimden geldiği zaman, her yerde yazabilirim, kağıtla, kalemle, bilgisayarla, telefonla, evde, işte, otobüste, parkta, kafede, fark etmez. Bir şeyler yapmak için hemen şimdi, olduğumuz yerde, yapabildiğimiz kadarını eyleme geçirmek yeterli. Kum saatinin şakası yok çünkü. Akıyor hızla. 

Cumartesi pazar ağırlıklı evdeydim. Bu saydıklarım dışında bol bol Younger izledim ve diziyi bitirdim. Zor geldi ayrılmak. Yüreğime bir hüzün oturdu. Kurgu da olsa bir süredir hayatlarına eşlik ettiğim, birlikte güldüğüm, üzüldüğüm kahramanları tekrar görmeyecek olmanın yanı sıra Lisa ve Charles arasındaki güven problemine, birbirlerini sevdikleri ve âşık oldukları halde bunu aşamayacaklarını anladıkları o küçük âna, sona bakmak hüzünlü geldi. Kendiliğinden doğal uyumları olsa da, birbirlerinin hayatına katkı sağlasalar da, aralarında aşk, ilham, sevgi olsa da, kendi yollarını tutacakları bilgisiyle bitti dizi. İyi bir kurmacanın bitmesi gerektiği gibi. Her ikisi de younger hâllerinin hayallerinin peşinden gidecekler. Lisa, başeditör oldu, Charles  kendine Yaddoo'ya giderek romanını bitirme izni verdi. Kelsey hayallerine kavuştu. Dizi yine başladığı yerde mahalle barında bitti. Lisa ve Josh ilk bölümdekine benzer bir diyaloğun içine girdiler. Gülüşmeler, kadeh tokuşturmalar, yavaş yavaş uzaklaşan kamera. Çünkü sonsuza kadar yazmak diye bir şey yok. Bir yerde bitecek hikâye. Hem ne diyor Hüsnü Arkan: "Açık bir kapı değildir hayat/yaşlılar bilir/Bir eşikten, bir aralıktan ne gördüyseniz odur." Son öykü kitabında epigraf olarak bu dizeleri kullanan yazar da biliyor, en iyi yerde bittiğini dizinin. Klişeye, ucuz romantizme düşmedi, umutlu, yaşam dolu, herkesin younger hallerinde kurduğu hayallere doğru ilerlerken bitti. Orası da toz pembe olmayacak. İnişler, çıkışlar, kaoslar, trajediler, komediler, hepsi sarmal olacak ve ilerlenecek. Gerçek hayatta olduğu gibi. Yine de küçük bir burukluk var içinde. Geçecek. Hem baharda umutlu olmak gerek. 

Doğa kendini resetledi. Fışkıracak artık canlılık. Dalları tomurcuklar basacak. Baharın müjdecisi nergisler, sümbüller çoktandır tezgâhlarda. Yakında papatyalar boy gösterecek, sonra gelincikler ve en sevdiğim katırtırnakları... Kuzular doğacak, oğlaklar, annelerinin peşinde hoplaya zıplaya koşturacaklar. Çocuklar koşacak kırlarda. Uçurtmalar süzülecek havada nazlı nazlı. Mateniçkalar süsleyecek önce bilekleri, sonra ağaç dallarını. Doğanın uyanışına tanıklık etmek şahane şey. Kucağına kucağına koşmalı. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

Reset:4

Perşembe gecesi arkadaşımla tiyatroya gittim. Elma, Labrador, Çimen. Başrollerini Engin Heperileri ve Nergis Öztürk'ün paylaştığı iki kişilik bir oyun. Alzheimer hastası bir adam, ona bakım veren karısı, 50 yıla yayılan bir aşk hikayesi. Tanıştıkları andan, hastalığın ilk, göze çarpmayan belirtilerine, hastalığın seyrinden hasta ve bakım verenin ruh haline uzanan sekanslar gösteren, minimal dekora sahip oyunun bende bıraktığı izleri yazmaya başlayınca fark ettim ki oyun beni etkilemiş ve bir yazı potansiyeli olarak duruyor karşımda, büyüyor düşünceler, çoğalıyor kelimeler sildim Reset 4 başlığını, bitirdim yazımı. Son teslim tarihine üç gün kala, kitap tanıtım yazısı yerine bir tiyatro oyunu üzerine yazmış oldum böylece. 

TDB Dergi'nin (biz TDBD diyoruz esasında) yayın kurulundayım. Hemen her sayıya bir şeyler yazıyorum. Geçen ay Meltem Gürle'nin İrlanda Defteri'nde yer alan bir denemeyi Çanakkale Savaşı'na bağlayan bir yazı yazınca editöre bunu sabit bir köşeye mi çevirsek, içinden Çanakkale'nin geçtiği kitaplara değinen yazılar mı yazsam diye sordum. Sen bilirsin tabi ama kendini sınırlamadan sevdiğin, seni etkileyen şeyleri yazma esnekliğin ve özgürlüğün gitmez mi elinden dedi. Haklısın, dedim ve hayat bu sayı için hiç aklımda yokken bir tiyatro oyunu hakkında yazma isteği sundu bana. Ismarlama yazmamak büyük lüks. 

Bugün öğlene kadar çalıştım. Sonra hayatımda ilk kez Çan'a geldim. Horlama yla ilgili bir kursa gitmiştik geçen yıl. Ben yapmaya başlamadım henüz. Çan'daki arkadaşım bize kurs veren hocaya hasta olarak gitti. Kendi de bir hastasına yapmış. Her iki tarafı da  deneyimlediğinden horlama apareyine ihtiyacı olan bir hastama onu önerdim. Hastayla beraber gittik. Onun ölçüsü alındı. Sonra biz biraz oturduk. Diğer meslektaşları ziyaret ettik. Beşte eve dönmek üzere minibüse bindim. Açtım bloğumu başladım yazmaya. 



Çan'dan Çanakkale'ye giden bir minibüsün 11 nolu koltuğundayım. Tekli koltuk. Sağımda yemyeşil kırlar, küçük tepecikler... Yol dönüyor, beni biraz yol tutuyor. Ekrana bakıyorum, tek tek harflere dokunmak değil alışkın olduğum, klavyenin konforu yok şu anda. Arabayla gelirken yağ gibi üzerinde kaydığımız yol, sallıyor, sarsıyor. Yeniden başımı kaldırdığımda, buğulanan, puslu camı görüyorum. Netlik için elimi kullanmam, bir çember çizmem kafi. Ardına saklanan ağaçlar, bulutlar görünüyor. Her zaman yapmadığım bir şeyi yapıyorum şu an. Kullanmadığım bir yoldan gidiyorum, toplu taşımayla. Konforu sarsıyorum, esniyorum. Hoşuma gidiyor bu. Hep aynı şeyleri yinelediğimiz bir dünyada, kendimi şaşırtıyorum. Sarıldığım genç meslektaşımı düşünüyorum. Benimle aynı fakülteden mezun. Marmaralılar'a özgü kader ortaklığıyla başlıyoruz öğrenciliğimizi anmaya. Bazı şeyler hiç değişmemiş. Bıraksalar sabaha kadar konuşuruz. Başka ortak yanlarımız da var. Yirmi yıl önündeyim onun meslekte, on iki yıl annelikte. Çıkarken sarılıyorum ona. Birkaç sıradan cümlede gördük. Yaralarımız aynı. Ondan hissettiğim sempati. İlk fırsatta onunla buluşmak ve her şey daha kolay olacak demek istiyorum. Hiç kurban gibi değil, mağdur hiç değil, pırıl pırıl genç bir kadın, neşeli, enerjisi yüksek. Yine de yoruluyordur, zaman zaman hayat zorluyordur. Birinin geçecek demesi iyi gelmez mi hiç insana? Gelir elbette. Yazın hep beraber gittiğimiz yemeği hatırlatıyor, kimseyi tanımadığı halde, iyi zaman geçirdiğini söylüyor. Öyledir, eminim çünkü insan iyi gelir birbirine. Her tanışma beraber yol alma ihtimalidir. Her yolculuk ise düşünme fırsatı. Yolum bitmek üzere. Verimi de bu. Keyifli okumalar... 



26 Şubat 2026 Perşembe

Reset: 3

Reset yazılarını iki günde bir yazarak, böyle bir ritim tutturarak sürdürebilirim diye düşünmüştüm. İlk iki yazının ardından pause düğmesine basılmış gibi oldu. Yazmaya başladığım bir taslak var, esasında, bunun haricinde. Yarıladım ama bitiremedim. Yazıyı paylaşma aşamasına gelmedim. O konuların üstünden de atladım, geçtim. Geri dönesim yok. Mevlana haklı. Dünle beraber gitti, ne varsa, düne dair, bugün yeni sözler söylemek gerek. 
Asıl gündemime geçmeden önce kordondan kareler ekleyerek güncelliyorum, sevgili Leylak Dalı için, unutulmaz Çanakkale gezisinin anıları canlansın diye.  







                                                                                 *

Masumiyet Müzesi'ni izledim. Kitabı çok uzun yıllar önce okumuştum. Füsun'un trafik kazası geçirip öldüğü gelmemişti hatırıma ama Kemal ile beraber evde Grace Kelly filmi izledikleri sahnede ah dedim, geliyor gelmekte olan. Hatırlarsınız, Füsun oyuncu olma hayaliyle Kemal ile yeniden temasa geçer, Limon Film kurulur ama çok istediği oyunculuk hayaliyle ilgili hiçbir gelişme yaşanmaz. Feridun kendi yolunu çizerken Füsun iyice eve kapanır. Güzellik yarışması, üniversite, oyunculuk hiçbir hayalini gerçekleştirememiş, yaşama tutkusu adeta kanından çekilmiştir. Evde oturup yemek yiyip televizyon izledikleri esnada Grace Kelly'nin araba kullanmasına duyduğu hayranlıktan bahseder. Araba kullanmayı özgürlükle bağdaştırır. Sohbetin bir yerinde Grace Kelly'nin filmin çekildiği yerde, bir sene sonra araba kazasında öldüğünü söyler. Kemal ile direksiyon dersleri başlar. Hayalini kurduğu şeylerden yalnızca araba kullanmayı başarır ancak kendi kullandığı arabanın yoldan çıkmasıyla ölür. Belki de seçimi ele aldığı yegâne şeydir, hızlanmak, frene basmamak... Çok net değildir veriler ama böyle yorumlamak da çok yersiz kaçmaz. Dizi üzerine çok yazılıyor, yorumlar yapılıyor, parodiler çekiliyor. Yığınla reels gördüm. Kimi komik, kimi yavan. Ben dizide en çok Sibel'i sevdim sanırım. Oyunculuğunu, kendini zarifçe taşımasını, Kemal'e yardım çabalarını, olmadığını anladığındaki haklı, kararlı, tutarlı, zarif isyanını ve özsaygısını yitirmeden zerafetle kendi yoluna gitmesini, seçim yapmasını ve mutluluğu yakalamasını... Sevgili Neslihan'ın reset yazısında dediği gibi: "It takes two to tango." Kesin bilgi!
                                                                       *

Hamnet'i de izledim. Görüntülere bayıldım. Jessie Buckley'in oyunculuğuna da. Filmin konusu gerçeği mi yansıtıyor, bilmiyorum. Tarihçiler arasında da William Shakespear'in hayatına dair net veriler yok. Bununla beraber bu tahmin, gerçekçi kurgu filmin yas ve yeniden yaratım sürecine dair kuvvetli sözler üretmesine vesile olmuş. Büyük büyük sözler söylemeden, bağırmadan, trajediye yaslanmadan diyeceğini anlatıyor, izleyiciye de aktarıyor. Ben Shakespear'ın baba Hamlet'in hayaleti rolüne çıkmasını metaforik anlamda etkileyici buldum. Oğul Hamlet'in sahnede ustaca kılıç sallaması, evlat Hamnet'in babasıyla sahneye çıkma arzusunu gerçekleştirmesine yordum ve avundum. Zehrin kanına karışması sonucunda can veren Hamlet'in ardından oyunun "and the rest is silence..." cümlesi daha da dokundu bana. Çocuk kaybının ardından ebeveynlik halleri bu olsa gerek diye düşündüm. Kitabı okumadım. Okumayı da düşünmüyorum. Film beklentilerimi karşıladı. Bu da yeterli. 
                                                                     *
Hamnet için avmye 20 dakika kadar erken gidince D&R'a girdik. Raflar arasında gezinirken Onur'un (Çalı) yeni deneme kitabı Mahsus Selam'a rastladım. Arkadaşım selam vermiş, almayayım mı? Onur'un Parşömen'e düzenli olarak yazdığı Dünlük'leri duymayan var mı? Yazar, günlüklerine dünlük diyor çünkü yazıp bıraktığımız anda geride kalıyor, düne ait oluyor ama geçerliliğini kaybetmiyor. Okumayı, yazmayı, film izlemeyi, eski yazarların günlüklerinin, denemelerinin peşine düşmeyi seven bir yazarın günlük hayata dair notlarını okumak, ayak üstü sohbet etmek gibi biraz da. Ben severek okumaya başladım. Hatta, reset serisiyle beraber giriştiğim zihinsel detoksumun yakıtı oldu. Şöyle: Ben başak burcuyum efendim. Düşünmek, aşırı düşünmek, veri yetersizken bile analiz etmek benim ata sporum. Kendimi aynı düşünceler içinde geviş getirirken buluyorum sık sık. Veri sahiden yetersiz. Bir duvarın önündeyim. İçeriden sızan tek ses yok ve ben düşünerek duvarın arkasında ne olacağını bulmaya çalışıyorum. Öyle bir hâl. Böyle resmettim ki, çıkayım bu düşünce sarmalından, sessizliğin de bir cevap olduğunu kabul edeyim. Düşünceler, insanın bir sandığa kilitleyip üzerine fil oturtabileceği ve sonsuza kadar kaybedebileceği bir şey değil. Bir ezgi, bir sosyal bağlantı, bir soru, günlük hayatın içinde küçücük bir an, geliyor, bazen özlemle, bazen kayıp hissiyle, bazen ezici, bazen yorucu, bazen sakin bir kabullenişle ama geliyor, illa ki, orada didişmeden gördüm seni, diyerek, verinin yetersizliğini kabul ederek ve kendi hayatımın akışının ritmine uyarak, birkaç sayfa daha okuyarak,  sürdürüyorum detoksumu. İyi de gidiyor. Kötü kişi olmuyorum bu sayede kendimle. 
                                                                       *
Reset serisi başlamadan kısa süre önce son verdiğim bir ilişkim var. Bir arkadaşımdan evde reformer pilates dersi alıyordum. Dağınık, esnek program beni birkaç kez zorladı. Yeni bir seçim yaptım. Üç ay fitness üyeliği yaptırdım. O süre dolarken arkadaşım işinden ayrıldığını, evdeki dersleri sürdüreceğini söyledi. Yeniden başladım ve yeniden hemen ikinci, üçüncü derste aksaklık belirdi. Saat konusunda anlaştığımızı sanıp aslında sözleşmediğimiz gerçeğiyle karşılaştım. Ders saatine 40 dakika kala. Sen yanlış anladın ile başlayıp uzun uzun paragraflarca süren açıklamalar karşısında çok şaşırdım. Çünkü antrenör-danışan arasındaki diyalog kusura bakma yanlış anlamışız birbirimizi dersi ne zaman yapalım ile sürmeli ve hızla yeni bir saat belirlemeliydik. Ben o gün, üzerimde de tayt olduğu için doğruca parka gittim. Hem hareket etmeye hevesli ve hazır bedenimin ihityacını karşıladım hem de bunca suçlama karşısında şoke olmuş, uyarılmış sinir sistemimi regüle ettim, ağaçlara bakmanın, kuş seslerini dinlemenin,  şehrin uzamış bitki çitlerinin ardına saklanmasının, insana iyi gelen, sakinleştiren bir yanı var. Yürüdüm. Durumdan uzaklaştım. Sonra konuya mecburen yeniden yaklaştım. Çünkü söylenen onca sözün üzerine sessiz kalmıştım, bir seçim yapmak ve deklere etmem gerekiyordu. İyi kötü, haklı haksız, hoşgörülü hoşgörüsüz duailitesine girmeden, düzenli hareket etmek istediğimi, bu stratejinin benim için işlevsel olmadığını, emekleri için teşekkür ettiğimi söyleyerek bitirdim bu bağı. Sınırlar ve sabrım üzerine de düşündüm sonra. Bazen, çoktan bitmesi ya da en azından sınırlandırılması gerekeni bitirmediğimi, sessiz kaldığımı fark ettim. Buralar yeni fark etme ve büyüme yerleri benim için. Bu gece deneyimledim daha, çok yeni. Duygusal olarak kışkırtma ve duyguları yükseltme alanında ihtisas yapmış, hayatımda artık etkin olmayan biri ile işbirliği yapmak üzere bir aradaydım. Bir de baktım teşhis koyuyor, suçluyor, bu algı için alan tutuyor ve bunu eskiden bildiği yerden yapıyor. Eski verilerle konuşuyorsun, dedim ve sustum. Bu kadarı yetti ezberi bozmaya. Yeri geldi, bir andan ve anıdan bahsetti, kendi davranışıyla ilgili bir örnek tutarak. Pası aldım, yeri gelmişken o günkü davranışın nezaketten uzaktı, hoş değildi, dedim. Bir telafi beklediğimden değil, duygularımı muhataplarına söyleme konusunda yol katetmek istediğimden. İşte bunlar hep yeniden yapılanma. Reset yani.
Kavganın ortasında yılgınlığa kapılmadığım, yüreğimi karartmadığım, hikâyeyi satın almadığım için memnunum, gururluyum. Üzerine bolca yargı etiketi yapıştırılmış o paketi almadım. Evime, iç dünyama taşımadım. Yolda arkadaşlarıma uğradım. Kısa bir sohbet, çay molası aldım. Kendimi ağırladım, düzenledim ve eve vardım. Her moladan ve yeniden yapılanmadan sonra insanın vardığı yer kendisi ve evidir zaten. O zaman temenni tek ve biricik. Bugün yolunuz eve çıksın hep eve. 









19 Şubat 2026 Perşembe

Reset: 2

Ramazan geldi. Yeniden. Bugün ilk gün. 

Birkaç gündür yumurta kapıya dayanıncacılar giriyordu, günlük akışa, son dakikaya bırakılan diş çekimleri, şunu hallet de gerisi bayramdan sonraya kalsınlar... Bilirsiniz işte, her zamanki denge kurma işleri, önceliklendirmeler... 

Ramazan bedenle, zihinle, dille yeniden, daha özenli bağ kurma zamanı bana göre. Detoks zamanı, sadeleşme, içe bakış zamanı. Bu yazıların, hatta başlığın zamanlaması, içeriği öylesine belirlenmiş değil. Sevgili Neslihan'ın içeriğini belirleyip davet ettiği Reset serisinde ben de içe döneceğim, yavaşlayıp kendimle yeniden bağ kuracağım. 

Bir süredir yapmaya başlamıştım esasında. Beni heyecanlandıran, heveslendiren bir yeniden tanışma vesilesiyle aralıklarla kendimi yokluyorum son aylarda. Tutkuya, dürtüye, isteğe kapılmadan, sürüklenmeden, dengemi, odağımı yitirmeden, bu heyecanı bir yakıt olarak hayatıma almayı, fitilini tutuşturduklarımla kendim olmayı, merkezimde kalmayı, objektif bir yerden gözlem yapmayı deniyorum. Her temas ve temassızlık iz bırakıyor. Duygularımın, ihtiyaçlarımın farkındayım, onların ilettiği mesajı alıyor ve fakat sağduyumu bir kenara bırakmıyorum. Hayatın bana bu konuda fazlaca  vaadi yok, anlıyorum. Her zaman kazanacağız ve muradımıza ereceğiz diye bir şey yok. Öyle değil mi? Hoş bu kazanma/kazanmama meselesi değil. Daha çok zamanlama ve uyum meselesi. Burada eşzamanlılık yok gibi duruyor. Yine de başladığımdan daha iyi bir yerdeyim. Yeniden sevebilme ihtimaline kendini açan cesur kalbimden öpüyorum ve daha derinden kurduğumuz, daha hakiki bağa bakıyorum. Romantik olmayan bir yerden, yeniden, ilk kez kurduğumuz, doğrulttuğumuz o bağ, sahici olan sayesinde daha iyiyim, neşeliyim, canlıyım. Daha kolay harekete geçiyorum. Daha az üşeniyorum. Dava hevesliyim ve de coşkulu. Biraz da hassas. Bu yüzden  bazı şarkılar daha çok dokunuyor kalbime. Sözleri can evimden vuruyor. Bir daha dinliyorum, bir daha, bir daha. İşte onlardan biri: 


Bir yabancıyı kıymetliye çeviren hayat karşısında şaşıp kalıyorum. O her şeyi başlatan ilk ânı hatırlamaya çalışıyorum. Nereye kadar gidebilirsem artık. Bir yerde sezmeye başlayınca verdiğim değeri, içimde duyduğum  daha yakından tanıma hevesini, daha bilerek, fark ederek geçiyor dakikalar, damla damla doluyor, sızıyor günlerimden içeri, beraberinde şarkılarla... İçeride kocaman bir sıçramaya vesile olduğunu fark ediyorum, ufkumu açtığını, kalbimi genişlettiğini... İlk cemre de düştü. O zaman hoş geliyorsun bahar, sonra da ver elini sarı, sıcak yaz.

17 Şubat 2026 Salı

Reset:1

Bugün 17 Şubat. Yeni ay ve güneş tutulması zamanı. Uzmanlar, türlü yorumlarla bezedi internet alemini. İnstagramda haftalardır müjdemi alıyorum. Başak, İkizler, Balık, Yay yaklaşın diyen onlarca videoya rast geldim, izledim de bir kısmını. Çünkü vaat güzel. Derler ki, sınandığım, zorlandığım, ne varsa geride kalacakmış. Tecrübelerimi cebime koyup çıkmışım. Jung'un yineleme takıntısını duymuşum yıllar evvel, ders alınana kadar tekrar edilirmiş. Önüm ferah madem astrologlara göre, almışım demek ki dersleri, çizmişim sınırları... Yolum açılmış, bir küheylanın sırtında şaha kalkmış gidiyorum. 

Bilmiyorum tabi. Bunlar yorum. Bir çeşit teselleme daha doğrusu. Zamanın yalnızca bedende iz bırakıp boş boş geçmesini istemiyoruz elbette, değiştire değiştire, büyüte büyüte taşısın bizi ileriye istiyoruz. Bunca yıl, ben de değiştim pek tabi. Bıraktığım yükler var. Fırtınayı hisseden inek çömelirmiş, ben çömelemedim, diklendim durdum hayata, yordum kendimi boşu boşuna diyebiliyorum. Korkular, alışkanlıklar, tutunmalar, kaygılar, bilirsiniz işte.

Dün annemin doğum günüydü. Yemekten sonra eve dönerken laf lafı açtı, annelerin tuhaf inançlarına dayandı. Alaycı gülümsemem dondu yüzümde. Merak ettim. Kızım beni nasıl görüyordu. Sordum. Korkuyorsun, dedi, her şeyden korkuyorsun, köpeklerden, inşaatlardan, insanlardan. Oysa benim ilk aklıma gelen onun hasta olmasından korkmamdı. Ah o ıslak saçlar, ince kıyafetler... Kızım haklı belki. Korkularım çok. Belirleyici de üstelik. Ama bilmediği otomatik pilotta yaşamaktan çıkmak için dikkat kesilmem, yenilenmeye çabalamam... 

Geldik, bağlandık şimdi bu ayın temasına. Re-set. 

Aslında her sabah yeniden başlıyoruz. Uykudan her uyandığımızda yeniden başlamak için bir fırsatımız var. Bu sabah hayat bana cömert ve iyi davrandı. 



Evden çıktım yumuşacık yağmur damlaları karşıladı beni ve çifte gökkuşağı. Arabaya bindik. İlk ışıklarda biriken araç yığınını görünce sezgime kulak verdim. Her zamanki gibi sola dönmek yerine trafiği by-pass edecek bir yola saptım ve bingo! Kızım bu huyuma kızıyor bazen, "İstanbulluluk yapma!" diyor. O bakışı fırlattı sabah ama utanmadım, gocunmadım. Verileri yeniden hesapladım ve daha hızlı bir yoldan gittim, iç navigasyonum sayesinde. Kızımı bıraktım ve kordonda yürüdüm. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Önemli olan ritmi korumak. Her gün hareket etme ritmini. 



Hava kapalı, deniz grimsiydi. Kapalı havaya has o rengi, bilirsiniz. Gökyüzü mavi ve ışıl ışıl olmadığında, büründüğü o rengi. Sade, sessiz, nötr. Ama yine de orada, canlı. Martılar pike atıyor, karabataklar süzülüyor. Bir tanesinin serenadına şahitlik ettim. Balıkçı teknelerinin sıralandığı iç limandan taşa çıktı, kanatlarını açtı, büyüdü, çığlık çığlığa. Ben gördüm, bir başkası daha. Durduk ve izledik. Kulak tırmalayan sesine şaştım kaldım. 

Yeniden başlayan gün, damla damla doluyor kovamıza. İçinde ne topladığımız biraz da bize bağlı. Bu seçim gücü, elimizdeki en büyük güç, bu sahiden. Başka bir şey değil. Bir küratör gibi dizdiğimiz anlardan ibaret yaşam. Bugün bir arkadaşımla bazı atanmış ilişkilere yerimiz olmadığından bahsettik, kendi örneklerimiz üzerinden. Olaylar farklıydı ama öz'ü aynıydı. Bu koşullar altında bu bağ ancak bu kadar kurulur demek ve bunu iç sıkıntısına, yürek burgusuna çevirmeden, suçluluk hissinin boğaza dolanmasına izin vermeden buraların üzerinden atlamak ve yola devam etmek, ritmi sürdürmek... 

İşte bir güne sığanlardan küçük bir kesit. İçsel olarak iyiyim, huzurluyum. Papatya çayımı yudumluyorum, bir bölüm daha "Masumiyet Müzesi" izlemeden eşzamanlı Reset yazılarının ilkini bitirmeyi hedefliyorum. Reset deyince, yeniden kelimesini dolayınca dilime "Yeniden de Sevebiliriz" şarkısıyla bitirebilirdim ama sevdiceğim Erol Evgin söylüyor kelimelerimin üzerine üzerine, o güzelim sesiyle. Öyle çok sevdiğim, unutamadığım anları hatırlıyorum, bu şarkıyla beraber . Bir kısa kahve molasının, bir doyumlu sohbetin, bir yürüyüşün unutulmaz hatıralarını hatırlıyorum, genişleyen zamanları, iyi ki'leri. Hiç bitmesin istediklerimi... 






14 Şubat 2026 Cumartesi

Yine de ölmez insan*

Bugün14 Şubat. Eksik ayı yarıladık. Bahara doğru yürüyoruz. Beni sorarsan iyiyim. Kış uykusuyla uyanıklık arası bir yerde, daha çok ev içlerinde. Her gün yürümeye çalışıyorum. Bazen yağmur, çamur beni yolumdan alıkoyuyor. 
Evim imara açılan yeni bir bölgede. Civardaki inşaatlar sürüyor. İki yol siteye çıkan. Biri asfalt, diğeri stabilize toprak. Üzerinden geçen kamyonlar aşındıra aşındıra irili ufaklı tümsekler, çukurlar oluşturmuş. Su birikiyor içlerinde. Topoğrafyadan kaçamazsın. Doğu öğretileri, insanı su gibi olmaya davet ediyor. Su gibi dirençsizce akmaya. Akmak kolay iş değil, dostum, neredeyse imkânsız. Zihin denilen bir şey var, tenimizin altında, uşak mı, efendi mi belli değil. Parmağında oynatıyor, yönetiyor bildiğin. Sakin zamanlarımda onun tetikçisi olmamak için antrenman yapıyorum. Kızıştığında işler, hemen davranmıyorum dilime, mesaja, ya da her ne ise o, o anda iletişimi sağlayan. Her zaman mı? Değil elbette.
Benim kedim var. Bugün dört yaşına bastı. Doğum gününü bilmiyoruz. Biz yakıştırdık. 22 Nisan'dı bulduğumuzda, 5 haftalık dedi veteriner, geriye doğru saydık, parmak hesabı. 14 Şubat'la pek işim yok, ne Sevgililer Gününü  kutluyorum ne de Dünya Öykü Gününü. Heyecan ve heves meselesi. Kalmadı bende pek. 
Benim kedi dört yaşına bastı bugün. Umurunda bile değil. Kelimeler çağrışım yapar dostlar, hikâyeleri çağırır, geçmiş deneyimleri, anıları, bazen de şiirleri. Zihnimin koridorlarından bir şiir çıkageldi. Şunun şurasında yarenlik ediyoruz birbirimize. Sen de dinle Melih Cevdet Anday'ı.
Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymaış
Tanrının işine bakın.
Geceyi, gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı. 
Ona bir kitap vereceğim 
Rahatını kaçırmak için 
Bir öğrenegörsün aşkı 
Ağacı o vakit seyredin.  

Rahatını kaçırmamak lazım ağaçların ve her türlü canlının. Ben rahatını kaçırmamak için kedimin dışarı çıkmasına izin veriyorum. Eski sitede alıyor soluğu. Geziniyor, geriniyor, eskiden yaptığı gibi. Bahçesinde dolanıyor bir villanın. Ahbap olduk sonunda. Bazen bana mesaj atıyorlar burada diye. Gidip alıyorum. Bazen de alamıyorum. Eve gelmek isterse, motor sesini duyduğu anda arabamın ok gibi fırlıyor olduğu yerden. Park ediyorum. Kapımı açmadan daha hop diye zıplıyor ön cama. Görmemişim daha, fark etmemişim geldiğini. Açıyorum kapıyı. Servis ablası ve şoförüyüm kedimin. Canı isterse bulunmak, buluyorum onu. Biz hep bir şeyleri bulduk sanıyoruz ya yanlış, biz bulmuyoruz belki de, onlar bulunmak istiyor. Bulamadığımız çorap teklerine kızmamalıyız. Onlar da kafa dinlemek isteyebilir zaman zaman. Benim kedi de miskinliğini sürdürmek istiyor bazen dışarıda. Kendini korumayı, kollamayı da öğrenmiş kerata, dört yıllık tecrübe. Boru değil. Komşu mesaj atıyor, kedimin saklanmak istediği zamanlarda. "Tuğba Hanım, Sani hep burada. Hava çok soğuk." Hep mi, gerçekten mi? Evdeki kim o zaman? Hep tehlikeli bir kelime, tetikleyici. Kapı kapatıcı, mesafe açıcı... Genellemelerden uzak durmak lazım. Dildeki ustalığı, cambazlığı uyum için, işbirliği için, kaynaşmak için, sevmek için kullanmak lazım, uçurum açmak için değil, kalp kırmak için değil, ara bozmak için değil. Ama unuturuz. Kodlarımıza yazılmış. Çünkü her insan öldürür sevdiğini yine de ölmez insan. 
Bugün 14 Şubat, aşkın, sevginin, hikâyelerin, doğumların, dünyaya gelişlerin günü. Hadi bugün sevdiceklerimizi anarak geçirelim. Bizi büyütenleri, kalbimizi açanları, esnekliğimizi arttıranları, neşelendirenleri ve de ezip geçenleri... Yine de öldüremeyenleri... 




*Başlık Oscar Wilde'ın Her İnsan Öldürür Sevdiğini şiirinden alınmıştır. 
 

10 Şubat 2026 Salı

İrlanda Göğü Altında Ölmek Yeğdir*

 

Britanya İmparatorluğu’na ait iki dominyon olan Avustralya ve Yeni Zelanda, İngiltere’nin savaşa girmesiyle 1. Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Orduya katılan askerler çoğunlukla gönüllüydü. Kimi Kraliçe’ye bağlılıklarını göstermek, imparatorluğun savunmasında yer almak istiyordu; kimi uzak diyarlara gitmek, tarihi bir olayın parçası olmak; kimiyse düzenli bir maaş ve gelecek vaadinin peşindeydi.  Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen birlikler (Australian and New Zealan Army Corps) ANZAC adı altında birleştirildi. Mısır’da eğitim gören bu kolordu Gelibolu’ya çıkarma yapan Akdeniz Sefer Kuvvetleri’nin önemli bir parçasıydı.

25 Nisan 1915 tarihinde başlayan çıkarmanın amacı, Gelibolu Yarımadası’nda kritik noktaları ele geçirerek itilaf devletlerinin gemilerle Çanakkale Boğazı’nı aşmasını sağlamak ve İstanbul’u düşürmekti. Ancak kolordu, şiddetli bir Türk direnişiyle karşılaştı. Harekât planlandığı gibi ilerlemedi. Sekiz ay süren, her iki taraf için de ağır kayıplarla sonuçlanan bir siper savaşına döndü.

Savaşta centilmenlikten bahsedilebilir mi?

Çanakkale cephesi, ANZAClar için ağır bir askeri yenilgi olsa da ulusal kimliklerinin gelişmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Onlara ait kaynaklarda savaşın Centilmenler Savaşı olarak anıldığı da bilinmektedir. Kanlı bir işgal ve direnişi Centilmenler Savaşı olarak nitelemek bir ironi değildir; dayanağını ANZAC ve Türk cephesi arasındaki karşılıklı insani jestlerden ve saygıdan almaktadır. Yakın siperlerdeki askerlerin birbirlerine tütün, konserve attığı, Türk tarafının esirlere iyi davrandığı, ateş hattında kalan yaralı ANZAC askerlerini kurtarmak için siperden çıktığı, teslim olan veya çaresiz durumdaki düşmana merhamet gösterdiği savaşın tarihçesini anlatan kaynaklara geçen ayrıntılar arasındadır ve savaşın insani yönlerine odaklanan, düşmana saygı ve onurlu mücadeleyi temsil eden bir yorum ve anma biçimidir. Düşmanlar arasında geçici de olsa bir uzlaşma ve insanlık anları yalnızca Çanakkale Cephesi’ne has değildir. Homeros’un çağları aşan anlatısı İlyada’da da geçici ateşkes anları, diplomatik diyaloglar bulunmaktadır. İlyada, savaşın yol açtığı acıları, kayıpları anlatmakta, savaşın trajedisini ortaya koyarak barışın değerine dolaylı olarak vurgu yapmakta, insanlığı barıştan yana saf tutmaya davet etmektedir. Ancak beşer şaşar. Binlerce yıl sonra aynı coğrafyaya toplarla, tüfeklerle, gemilerle gelir, dayanır. İnsan kaybı açısından, tarihin en ağır muharebelerinden biri yaşanır. 

Kahraman görülmeyen askerler

Toplamda 500.000’den fazla askerin öldüğü, yaralandığı, kaybolduğu Çanakkale cephesinden eve dönebilenler her yerde kahramanca karşılanmadı. Bir tugay var ki, oradan dönenler,  ailelerine ve normal hayata kavuşamadılar.

Meltem Gürle, İrlanda Defteri kitabında yer alan “Uzun Bir Yol” başlıklı denemesinde okura, işte bu tugayın hikâyesini anlatıyor. Deneme, yazarın İrlanda Savaş Anıtı Bahçeleri’ne (Irish National War Memorial Gardens) gitme isteğiyle başlıyor. Meçhul asker anıtlarına özel bir ilgisi olmadığını beyanıyla devam ediyor ve İrlandalı yazar Sebastian Barry’nin dilimize çevrilmemiş A Long Long Way (Çok Uzaklarda 2005) romanının kısa bir özetini aktararak yavaş yavaş eve dönemeyenlerin, dönüp de kahramanca karşılanmayanların hikâyesini, kurgusal bir kahraman olan Willy üzerinden anlatıyor.

Willy, Britanya İmparatorluğu’na bağlı bir İrlandalı er olarak gittiği savaştan izne döndüğünde 1916’da gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’nın ortasında kalır. Hükümet için çalışan polis babası, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden milliyetçiler, bastırılan isyan, isyancıların kurşuna dizilmesi… Willy için bildiği dünya artık alt üst olmuştur. Meltem Gürle, Willy’nin iç dünyasını bize birkaç paragrafta  başarıyla aktarır. Artık biz de Willy’nin Almanya cephesinde tanık olduğu savaşın dehşetine, Britanya ordusunun bir eri olarak birliğine duyduğu görev bilincine ve İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele edenlere karşı hissettiği yakınlığa,  gerek cephede, gerek iç dünyasında yaşanan çatışmaya aşinayızdır. Bu gönüldaşlıkla Islandsbridge’deki savaş anıtına bakarken bizi de koluna alır ve tarihsel bir anekdotla denemeyi ilerletir.

Kraliyet Dublin Piyade Tugayı 1915’de Gelibolu Cephesi’ne gönderilmiştir. Britanya ordusunun bir parçası olan tugayın büyük bölümü savaşta hayatını kaybetmiştir. Bu arada anavatanda Paskalya Ayaklanması yaşanmış, İrlanda bağımsızlığına kavuşmuştur. Yeni bağımsız İrlanda’nın tarihsel mücadelesi Britanya’nın zulmünden kaçış ve bağımsızlık için verilen savaş ile şekillenmiştir.

Düşmanı hesabına savaşanlar

Bu yeni tarihçenin içinde ezeli düşmanları İngiltere’yi savunmak için Avrupa ve Gelibolu cephelerine gönderilen 200 bin asker utanç kaynağıydı. Savaşın ardından dönebilenler, yaşadıkları felaketin üstüne bir de vatan haini olarak görüldüler. Kimse onlarla konuşmadı, kimse onları karşılamadı. Ölenlerin yası tutulmadı. Hayatta kalanların acısı yok sayıldı. Dışlandılar. Unutuldular ve tarih kitaplarından silindiler. Meltem Gürle, denemesinde İrlandalı erlerin söylediği bir halk türküsünden de bahsediyor. “The Foggy Dew” adlı şarkıda Dublin’den çok uzağa giden, korkusuz adamlar anlatılır; eve dönme umuduyla cephede dişini tırnağına takanlar. Çünkü İrlanda göğü altında ölmek, Suvla ya da Seddülbahir’de ölmekten yeğdir.

İrlanda Defteri Meltem Gürle’nin Can Yayınları’ndan çıkan 216 sayfalık bir deneme kitabıdır. Gürle, hayatının zor bir döneminde insanları sevecen bu küçük adada geçirdiği üç yılı denemelerine konu ediyor. Dublin sokaklarından ona evini açan Mary ile dostluğuna, kentte Joyce’un ayak izlerinden İrlanda tarihine, edebiyatına ve edebiyatçılarına, sanatına ve mitolojisine uzanan denemeleri evrensel değerlerle harmanlıyor. Kitapta yer alan denemeler, bu yazıya konu olan “Uzun Bir Yol” denemesindeki gibi genellikle yazarın Dublin hayatından bir kesitle başlıyor, bir edebi göndermeyle devam ediyor, tarihsel bir anektoda bağlanıyor ve kişisel ama insani bir yansımayla, bazen de anlamlı bir soruyla sona eriyor. Pek çok yazara, şaire, sanat yapıtına, şarkıya referanslar veren, yazarın sıcak, zeki ve derinlikli üslubunu Birgün köşe yazılarından ve bu yazılardan derlenen Kırmızı Kazak’tan tanıyan ve özleyenler bu kitabı çok sevecek.

*Başlık, Birinci Dünya Savaşı sırasında İrlandalı askerlerin söylediği Foggy Dew adlı İrlanda halk şarkısından alınmıştır.

 

 

31 Ocak 2026 Cumartesi

Nasipten öte yol yok

TDB Dergi için yazı yazmam gerektiği aklıma gelince ya da bir başka deyişle yumurta kapıya dayanınca önceki sayılar için yazdığım kitap tanıtım yazılarını bloğa almadığımı fark ettim ve peş peşe yükledim iki adet kitap tanıtım yazısını. 

Sıra geldi bu ayın yazısına. Başkanlar Konseyi Çanakkale'de olduğu için Çanakkale temalı bir kitap hakkında yazmak istiyordum ama kafam öyle dağınık ki ne okuyabiliyorum ne de yazıya başlayabiliyorum. Komodinin üstü kitaplarla dolu: İlyada,  Odysseia (bu ikisi yeni aldığım ve paketi yatak odamda açtığım için baş ucumda), Dhammapada, Sidartha, Bir Başka Çanakkale, Kahramanlar Çağının İzinde Heinrich Schliemann ve Troya Kazıları, İrlanda Defteri... Hepsini okumak istiyorum, hepsini yazmak ama gerçekten dikkatim işgal altında. Scrolling diyor ve noktayı koyuyorum. Çoğu gece 11 gibi yatağa giriyorum. Biraz kitap okur uyur gibi naif düşüncelerle... Sonra kendimi peş peşe saçma sapan kısa videolar izlemiş, bir sayfa dahi çevirmemiş buluyorum. 

Tembelim ama sorumsuz değilim. Belgelerimi kurcalıyorum. İan Mcewan'ın Solar romanı hakkında bir yazı da buluyorum. Üç yıl kadar olmuş yazalı, bir yere gönderdim mi not almamışım, blogta da bulamıyorum. Derginin editörüne yolluyorum. Ertesi gün bir pdf yolluyor. Bir de soru: Unutmuş olabilir misin? 

Feci yakalandım. Ama mazeretim var. Yok asabi değilim. Kızım bir haftadır evde değil tatil nedeniyle. Boş ev bulmuş ergen modundayım. Hakkını veriyorum. 

Bugün işim bitti. Oda sekreterimiz geldi. Bir haftadır izindeydi. Bana bıraktığı oda telefonunu almaya gelmiş. İşim bitti, dışarıda kahve içelim dedim. Atladık arabaya. Ardımdan da üç hasta. Acil, farklı seviyelerde. Döndüm. Dişini çektim arkadaşımın kızımın. Geri döndüm diye mahçup. Cezayı kestim. Rakı, balık. İlk fırsatta. Hâlâ kahve içerdik aslında. Sonra eve gidip yemek yapacaktım. Kızım dönüyor çünkü.

Annem düşmüş. Acildeymiş. Ö'yü eve bıraktım. Nasipten öte yol yok der annem, dedi. Başka zaman içilecek artık o kahve. Başka bir arkadaşımın annesi de kısmet iki kaşın arasında dermiş. Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir de derler. Anonim. Duymuşsunuzdur. Bu ara belirsizlik kavramını yatırdım masaya. Uzun uzun bakıyorum. Netlik ihtiyacım neden bu kadar güçlü? Yanıtları neden bu kadar hızlı istiyorum? Neden tahammülüm düşük? Bunlar üzerine düşünüyorum. Bir sandalyenin tepesinde, saatlerdir acil serviste beklerken. Sakin ve sağlık çalışanlarıyla işbirlikçi yanıma bakıyorum. Bu da yolda bıraktığım etiketlerden mi bilemiyorum. Toplanacak yanı yok bu yazının. Bırakıyorum dağınık kalsın. 


27 Ocak 2026 Salı

Şefkat Peşinde Geçen Bir Ömür

 

                                                                   Yaşamımda istediğim şey, şefkat…

                                                                   Kendimle başkaları arasında, karşılıklı olarak

                                                                   Gönülden vermeye dayalı bir akış…

                                                                    Marshall Rosenberg

 

Marshall Rosenberg (1934-2015), 1940lı yıllarda henüz küçük bir çocukken ABD’nde yaşayan insanların ten rengi, etnisite nedeniyle şiddete maruz kalmasına şahitlik ederek büyüdü. Irkçı saldırılarda siyahilerin öldürüldüğünü gördü. Sahip olduğu Yahudi soyadı sebebiyle okula gittiği ilk gün sözlü ve fiziksel şiddete uğradı. Bu deneyimler, onun için sarsıcıydı çünkü insanların şefkatli bir alışveriş içinde olmaktan zevk aldığına, bunun doğalarında var olduğuna inanıyordu. Bu tezatlık üzerine küçük yaşlardan itibaren düşündü. Sonunda elinde iki kıymetli soru vardı:

“Bizi doğamızdaki şefkatten koparan, şiddet ve sömürü odaklı davranışlara yönelten nedir?”

“Bunun tersine bazı insanları en zor koşullar altında bile doğalarındaki şefkate bağlı kalmalarını sağlayan nedir?”

Marshall Rosenberg, küçük yaşlardaki deneyimleri, şiddet ve şiddetsizlik üzerine merakı, aldığı psikoloji eğitimi, yaptığı klinik psikoloji doktorası neticesinde Şiddetsiz İletişim olarak adlandırdığı yöntemi geliştirdi ve paylaştı.

Şiddetsiz İletişim, Marshall Rosenberg tarafından geliştirilen bir iletişim süreci ve yaşam modelidir. Dünya çapında pek çok ülkede uygulanmaktadır. Şiddetsiz İletişim, herkesin ihtiyaçlarına eşit değer veren ve insanlarla olan ilişkilere, haklı olmaktan veya kazanmaktan daha çok değer veren bir yaşama sürecine odaklanır ve bunu yapmayı mümkün kılan bir dizi araç sunar.

Şiddetsiz İletişim (Şefkatli İletişim ve Zürafa Dili olarak da bilinmektedir) farklılıkları barışçıl bir şekilde çözmek için gereken iletişim akışını kolaylaştırır. Paylaşılan insani değerlere ve ihtiyaçlara odaklanır. Dili, hem iyi niyeti arttıracak şekilde hem de gücenme, küskünlük, özgüveni düşürmek gibi sonuçlar doğurmayı önleyecek şekilde kullanmaya teşvik eder.

Şiddetsiz İletişim, ilk kez 1960larda ABD’nde devlet okullarında, diğer kamu kuruluşlarında ırk çatışmalarına çözüm bulmak için çalışan gruplarda uygulandı. Rosenberg ve arkadaşları, bu iletişim modelini yaymak, toplumsal barışa katkı sunmak için 1984 yılında Şiddetsiz İletişim Merkezi’ni (CNVC) kurdular. Çalışmalar giderek yaygınlaştı, seminerler, atölyeler düzenlendi. Çalışma grupları oluşturuldu. Okullarda, iş yerlerinde, hapishanelerde, ailelerde, topluluklarda yapılan çalışmalarla, çatışmaları çözmek ve önlemek hedeflendi. Savaş ve çatışma bölgelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütüldü. Savaşın açtığı yaraları sarmak, topluluklar arasında diyalog geliştirilmesi hedeflendi.

2000lerin başında Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim’in temellerini anlattığı “Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili” kitabını yazdı. On üç bölümden oluşan kitap, şiddetsiz iletişimin özünü anlatan kaynak bir kitaptır. Rosenberg, kitabında Şiddetsiz İletişimin gözlem, duygu, ihtiyaç ve ricadan oluşan dört basamağını ayrıntılarıyla anlatır. Seminer katılımcılarından örnek hikâyelerle aktardığı teorik çerçeveyi somutlaştırır. Dilin üzerimizdeki etkisini, kelimelerin gücünü, aramızdaki bağlantıyı koparma ya da kurma potansiyelini gösterir. Zihnimizi ve dilimizi ahlakçı yargılardan, varsayımlardan, tahminlerden, değerlendirmelerden özgürleştirmeyi bir hedef olarak önümüze koyar. Zira bunu yapabildiğimiz oranda ilişkilerimizin kalitesi artacaktır. Şiddetsiz iletişimin amacı da budur. Kendimizle ve diğer insanlarla kurduğumuz bağlar, haklı olmaktan, tartışmaları kazanmaktan, daha fazla para kazanmaktan, diğer insanlara iyi görünmekten daha kıymetlidir.

Şiddetsiz iletişimin davetini almak için kitabı okuyun. Çünkü bu davet, daha derin bağlantılar kurmaya, ilişkilerinizin kalitesini yükseltmeye, kendinizle ve dünyayla içinizdeki sakin bir yerden, şefkat, hakikat, açıklık ve barıştan oluşan bir yerden ilişki kurmaya dair.

 

*Kitap ilk kez 2011 yılında Türkçeye çevrilince, Almanya’da yaşayan, Marshall Rosenberg’in atölyelerine katılan Vivet Alevi, ana dilinde şiddetsiz iletişimi yaymayı bir borç bildi, Rosenberg’in de teşvikiyle şiddetsiz iletişim sertifika sürecine girdi ve Türkiye’ye gidip gelmeye başlayarak ülkemizde şiddetsiz iletişimin temellerini attı. Geldiğimiz noktada Şiddetsiz İletişim, ülkemizde CNVC sertifikalı eğitmenler, eğitmen adayları, şiddetsiz iletişim eğitimleri almış ancak sertifikasyon sürecine girmemiş şiddetsiz iletişim gönüllüleri aracılığıyla yayılmaya devam etmekte, öğrenme sürecini destekleyen kitaplar, Şiddetsiz İletişim Türkiye Derneği’nin bir yan kuruluşu olan Şiddetsiz İletişim Kitaplığı yayınevi aracılığıyla basılmaktadır.


 

Biletimiz İstanbul'a Kesildi

 

Ermenice taşra edebiyatının Hagop Mıntzuri’den sonra Türkiye’deki son temsilcisi olarak görülen Mıgırdıç Margosyan üretken bir yazar. 23 Aralık 1938’te Diyarbakır’ın Gavur Mahallesi olarak anılan Hançepek Mahallesi’nde doğan Margosyan, Süleyman Nazif İlkokulu’nu bitirdikten sonra, anadilde öğrenim görebilmesi için ailesi tarafından İstanbul’a gönderildi. Öğrenim hayatına İstanbul’da Bezciyan Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde devam eden Margosyan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Genç yaşlarda edebiyata ilgi duymaya başladı. 1959 yılında henüz 21 yaşındayken Karagözyan Yetimhanesi’nde belletmenlik yaptığı yıllarda şair arkadaşı Vartares Karagözyan ile Ermenice “To” dergisini çıkardı.

1966-1972 yılları arasında çalıştığı Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde lisans eğitimini aldığı felsefe grubu derslerinin yanı sıra Ermeni Dili ve Edebiyatı dersleri de verdi. İlerleyen yıllarda öğretmenliği bıraksa da, Ermeni dili ve edebiyat çalışmalarını aralıksız sürdürdü. “Marmara” gazetesinde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü 1984 yılında “Mer Ayt Goğmerı” (Bizim Oralar) adıyla kitap haline getirildi. 1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Edebiyt Ödülü’nü (Paris- Fransa) aldı. 1992 yılında “Gavur Mahallesi” adlı kitabı Bebekus Kitaplığı’ndan basıldı. Bu, en çok ilgi gören kitabı, ilerleyen yıllarda Kürtçe ve İngilizce’ye de çevrildi. 1993 yılında yakın arkadaşları Yetvart ve Payline Tomasyan, Hrant Dink ve kardeşi Ardaşes Margosyan ile Aras Yayıncılık’ı kurdu. Eski kitaplarının yeniden basımları ve yeni kitapları Aras Yayıncılık’tan çıktı. 2006 yılında Türkçe olarak kaleme aldığı anı romanı “Tespih Taneleri” ilgiyle karşılandı. 2016 yılında son edebi eseri “Tanrının Seyir Defteri” yayımlandı. 2018 yılında 80. yaş günü vesilesiyle eserleri özel bir ciltle ve numaralı olarak “Fıllaname” adıyla okurla buluştu. Aynı yıl, Yusuf Kenan Beysulen, Margosyan’ın hayatını anlattığı “Gavur Mahallesi” belgeselini çekti.

Roman, öykü ve deneme türünde eserler veren Margosyan’ın, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı öykü kitabı ilk kez 1998 yılında basıldı. Kitabın kapağında çocuk Margos ve kız kardeşi Anjel bulunuyor. Margosyan ailesinin o zaman kiracı olarak oturduğu Ağacan Dayı’nın evinin avlusunda çekilen fotoğraf 1943 yılına ait. Kitapta toplam yedi öykü buluyor. Kitabın ilk dört öyküsü, yazarın “Mer Ayt Goğmeri” adlı Ermenice kitabında yer almaktaydı. Diğer üç öykü ilk kez Türkçe olarak kitaplaştı. Margosyan, Türkçe basım için daha önce Ermenice yazdığı öyküleri orijinallerine sadık kalarak yeniden yazdı ve yer yer genişleterek değiştirdi.

“Anadili Serüvenim” adlı ilk öykü Erzincanlı ünlü Ermeni yazar Hagop Mıntzuri’ye ithafen yazılmıştır. Ermeni taşra edebiyatının ünlü temsilcisi Mıntzuri, Margosyan’ın Diyarbakır yöresini anlattığı erken dönem öykülerinden “Halil İbrahim”i okuduktan sonra Marmara’nın 18 Mart 1976 tarihli sayısında Margosyan’a açık bir mektup yazar. Övgülerle dolu mektupta, “edebiyatı unutma, sabahından çal, gündüzünden çal, gecenden çal, eserler ver bize” diyerek Margosyan’ı üretmeye teşvik eder. Margosyan da bu açık mektuba “Anadili Serüvenim” adlı uzun öyküyle cevap verir.

Öykü, açık mektubu okuduğu zaman hissettikleriyle açılır, anadilde aldığı övgüye anadilinde yanıt vermek isteyen Margosyan, henüz Ermeniceyi okuyup yazamadığı Diyarbakır yıllarından başlayarak çocukluğunu, İstanbul’a gidişinin, anadilde eğitim almaya başlayışının, Diyarbakır’da gavur iken İstanbul’da Kürt oluşunun hikâyesini duyarlı ve incelikli diliyle kaleme alır.

Kitapta yer alan en ayrıksı metin, insanın yaradılışı ve cennetten kovulmasının hikâyesini anlatan öykü olan “Elmalı Balayı”. Tüm kutsal metinlerde, kültürlerde yer alan Adem ve Havva’nın hikâyesinin Margosyan yorumu, bilmeyen okurlar için Amed isminin nereden geldiğinin de yanıtı.

Kitapta yer alan öyküler, ekseriyetle Diyarbakır’da geçiyor. Diyarbakır Ermenilerinin günlük yaşamı, Kürt ve Türk komşular, Yahudi cemaati, her birinin adetleri, deyişleri, maniler, camiler, kiliseler, bayramlar ile kültürel dokuyu kayıt altına alıyor. Gavur mahallesini mesken tutuyor, evlerin, avluların içinde dolaşıyor, kadınların, çocukların sesi oluyor, yerinde duramayıp sokağa taşıyor, fırın önlerinde ekmek sırası bekliyor, çeşmelerden su içiyor, Mardin kapısından geçiyor, çarşıdaki zanaatkarların dükkânlarından yükselen sesleri taşıyor, Dicle nehrinde balık avlıyor, çimiyor. Tüm köklerini geride bırakanlar gibi Diyarbakır ve İstanbul arasında kimliğini, anılarını arıyor, bizi de bu yolculuğa dahil ediyor. Tam da bu sebeple Ermeni taşra edebiyatının son temsilcisi sayılıyor.

 

25 Ocak 2026 Pazar

Yol ve sisin hediyeleri

Cuma günü İstanbul'da mesleki bir eğitime katıldım. 

Eğitim yeri Zeytinburnu olunca beni bir düşünceli hâl almış; perşembeden gitsem, İstanbul'da konaklayacağım yerden oraya gitmek ayrı dert olacak, şehrin trafiğine gireceğim diye, kalmak ve arkadaşlarımla görüşme fırsatını teperek günübirlik gitme tercihine yönelmiştim. Bunları tartarken ve bir diş hekimi arkadaşımla konuşurken yanında yeni çalışmaya başlayan genç bir meslektaşımın da kursa kayıt olduğunu öğrendim. İki şoför ve yol arkadaşıyla bu iş olur, dedim ve kararım netleşti. 

Cuma sabahı altıda yola çıktık. Sis, yağmur arasında ilerledik. 10'a beş kala eğitim salonuna girdik. Büfeden kahvaltı niyetine karbonhidratları indirdik mideye, çayı da keyifle yuvarladık. Sabah altıda yola çıkmamış, yorulmamış gibi başladık dinlemeye. Hoca hem alanında iyi, hem de sevilen biri. Bundan iyisi Şam'da kayısı dediklerinden. Salon full, sandalyeler doluydu. Öndeki bir kişilik boş yere kuruldum. Başladım dinlemeye. Hoca bir ara, firmaların gazıyla her şeyi hemen almayın, ben aldım, aranızda targis vectris duyan var mı diye sordu. Elimi kaldırdım hemen. Duymak ne kelime, 28 yıllık inlayim hâlâ ağzımda. Arada konuştuk sonra. Deniz ablanın danışmanlığını yaptığı bir doktora tezinin ilk hastasıydım, 28 yıldır kullanıyorum, dedim. İlk Deniz ablalar aldı, sonra biz, dedi. Marmara, Ege sohbeti sürdü biraz da. Benim öğrenciliğim zor geçti. Ara ara diş hekimi olacağımı bilseydim ve fakülteleri tanısaydım, Marmara yerine başka bir yer yazardım derim. Ağzımdan çıkmışlığı vardır bu sözün, birden fazla. Bu da bizi edebiyatın, sinemanın en sevdiği konuya getiriyor, öyle değil mi? Kader mi? Tesadüf mü?

Birkaç soru az yapıp Marmara'ya yerleşmek yerine, Ege'ye gitseydim örneğin, hayatım nasıl olurdu? Neler değişirdi? Bunlar hep varsayımsal sorular, cevabı yok ama insan merak ediyor. En çok da hayatının bir döneminde bir şeylerden memnun olmadığında merak ediyor. Bir sefer psikoloğuma demiştim, çok şey yaşadım, çok badire atlattım, 1,5 kişilik hayat zorluğu yaşamışım gibi geliyor diye. Şimdi bunca yıl sonra, geriye dönüp baktığımda, bazı şeylere daha duru, daha yargısız bir yerden baktığımda, sempatiyle kendime acımadığımda Buda'nın bize öğretmeye çalıştığı yerden bakmaya çabaladığımda şunu görüyorum. Evet ızdırap vardı. Evet çok ızdırap vardı. Hepsinin bir sebebi vardı. Ve hepsinin bir sonu da oldu. Şimdi düzlükteyim. Geçmişle helalleştim. Yaşadıklarımdan öğrenmem gerekenlere baktım. Dönüşmem gereken yerleri fark ettim. Oraları halletmeye çalıştım. İnsanın kendini tanıması en zor, en uzun yolculuk. Şimdi ben kendime iyiyim diyorum ya, belki bir sene sonra geri döndüğümde, yok yahu iyi değilmişim diyeceğim. Çünkü bugünün belirsizliğini ancak belli bir yere gelip dönüp baktığımızda yorumlayabiliyoruz. O yüzden, muhtemelen hiçbir şey değişmezdi İstanbul yerine İzmir'de okusam ve de çok şey değişirdi. Arkadaşlarım değişirdi örneğin, anılarım değişirdi, deneyimlerim, şu an olduğum yerde, olduğum kişi olmazdım. Bazı şeyleri belki daha erken keşfederdim, belki daha geç. Varsayımsal sorularla zaman kaybetmemeli belki de insan. Zihin bizi o tuzaklara çok düşürüyor, o adım yerine bu adımı atsaydım, orada sussaydım, burada konuşsaydım... Bitmeyen bir zihinsel aktivite... Hiç de yararı yok. Ben gerçek bir overthinker olduğum için çok iyi bildiğim yerler burası. Çok mesaim var, çok deneyimim. Düşüncelerime bir kaptırırsam kendimi beni rezil de eder, vezir de, iyi biliyorum. O yüzden Şiddetsiz İletişim'in gözlem basamağını çok önemsiyorum. Kendime etiket takmak, kızgınım, üzgünüm demek yerine içimde üzüntü var, kızgınlık var demenin, onları özne olarak koluna takmak yerine nesneleştirmenin fark yarattığını biliyorum. Buraları deneyimliyorum. Birinin bana şiddetsiz iletişim usulünde alan tutmasının, yargısızca dinlemesinin, birlikte düşünceleri tasnif etmenin, onları ihtiyaç ve duyguya çevirmenin önemini, kıymetini biliyorum. Bununla beraber bazen sempatiye de ihtiyaç duyuyorum, gaz verilmesine. Ah evet yakınlık mı özlüyordun sorusu yerine bira tokuşturup elini sallasan ellisi demeye de yer var hayatta. Olmalı. 

İstanbul'a gidiş dönüş gene sislerin içinden geçerek oldu. Noel pazarlarına giderken de sisin içinden geçmiştim, tek başıma. Hem aracın içinde, hem de yolda yalnızdım. Bir çift farın rehberliğinde ilerleyerek yol aldığımdan, yine de hedefime vardığımdan, bunun hayatın metaforuna çok benzediğinden bahsetmiştim. Dünkü sisin başka hediyeleri oldu. Yanımda biri varken daha az korktuğumu fark ettim örneğin. Yolda seyreden diğer araçların farlarını görmek, onları rehber alarak ilerlemenin, yolda tek başına olmaktan çok daha güvenli olduğunu deneyimledim. Neymiş, insana müttefik gerekirmiş. Aynı yolda, aynı yönde ilerleyen bir grubun içinde insan daha güçlü, daha cesurmuş. O zaman ne yapıyoruz? Aynı hayali paylaştığımız insanlarla çeviriyoruz etrafımızı. Onları kendimize müttefik kılıyor, belirsizliğin içinde bir çift farın aydınlattığı alan kadar ilerlerken düşüncelerimizi kendimize düşman eylemiyor, korkmadan yürüyüşü sürdürüyoruz.