Siz beni özlediniz mi, bilmiyorum ama ben yazmayı ve ses vermeyi özledim. Yaz hâlleri diyelim sessizliğimin sebebine. Layığıyla durup dinlenemediğim, molaları makûl sürelere yayamadığım, sıkıştırdığım, yoğunlaştırdığım, elimden geldiğince mesai biter bitmez her bir günü, her bir haftayı tatilmiş gibi yaşamaya çalıştığım bir yaz sürüyor.
Çok gün batımı izledim. Çok arkadaşla buluştum. Çok kadeh tokuşturdum. Çok selfieye konu mankeni oldum. Leziz mezelere ekmek bandım. Soğutulmuş kadehlere lıkır lıkır üzüm suları döktüm. (kelimeler buzlanmasın durduk yere) Aynı kumsala ayak bastım. Aynı denizde yüzdüm. Değişmeyen dev kadroyla.
Aynı suda iki kez yıkanılmaz demiş ilk filozoflar. Haklılar. İlk kez birlikte plaja gitmelerimizin üstünden 36-37 yıl geçti belki de. Biz aynı değiliz. Dün bir arkadaşımın benim içimi soğutmak için sarf ettiği cümlelerden alıntıyla ve ilhamla yazıyorum şimdi bunu. Evet, büyük galibiyetlerimiz de olmadı ama acayip zorlukların, yenilgilerin, hayal kırıklıklarının, aldatılmaların, arkadan vurulmaların da içinden geçtik. Ve hâlâ sığıyoruz kalbimize, birbirimizin hayatlarına.
Sosyal medyada yenice paylaştığım afili bir cümleyi buraya da alayım. Tam da yeri gelmişken. Şöyle demiştim gülümsediğim bir fotoğrafın altına:
"Ev romanından çekip çıkardığım bir mesaj iliştireyim şu fotoğrafın altına. Gerçek evini bulmuş olmanın rahatlığıyla. Gerçek ev, insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenler hiçbir yerde barınamaz. Yerleşenler ise böyle içten gülümser."
Bir Shakira değilsem de bu satırlar da göndermeliydi elbette. Artık dürüstlüğüne inanmadığım, sözleriyle eylemleri birbirini tutmayan, içimdeki adalet terazisini hep kendi lehine bozmuş, orayı sarsmış kimselerin ardından haksızlığa uğradığını düşünen ben'e seslendim, onu avutmaya çalıştım. Ayrıntılarla uğraşmayı bırak. Aklına ilk gelen cevap doğru yanıttır. Artık muhatabına değil, kendine, içine, evine dön. Yalnızca orayı gör, dedim. Psikologla konuşurken şöyle bir şey demiştim. Neden beni rahatsız eden bir olay karşısında o kadar da keskin bir tepki vermediğimi irdeliyorduk. Bir beyaz sayfaya bir damla mürekkep döküldü. Onu yayarsam kendime, hayatımdaki renklere, güzelliklere yer kalmayacak. O yüzden orayı sınırlandırmaya çalışıyorum. Haklı bir gerekçe. Ama hâlâ diş sıkma meselesiyle uğraştığıma göre bunu sadece zihnim biliyor, bedenim değil. Geçen perşembe yeni bir şey geldi kulağıma, sanki talep etmişim gibi. İnkar edilen bir mevzunun aslında doğru olduğuna dair, aklına ilk gelen yanıt doğrudur demem ondan işte. O gün spora gittiğimde çok sinirliyim. Kol çalışalım, dedim. Antrenman boyunca koca koca toplar, ağırlıklar elimde vurdum, zıplattım, sıçrattım, kaldırdım, indirdim, savurdum. Bedenimden o öfke ve kızgınlık kollarım vasıtasıyla aktı gitti. Bu şiddet meselesi de böyle bir şey muhtemelen. Kızgınlık, öfke bedene sirayet ettiğinde, yumruklar sıkılıyor ve oradan çıkmak istiyor. Bunun yanlış olduğu bilinciyle tepkisiz kaldığımızda ise bedende birikiyor. Somatik travma çalışmaları da bu zemine oturuyor anladığım kadarıyla. Antrenman sonrası hissettiğim o şahane hâli hatırlayınca çok da anlamlı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder