28 Mart 2024 Perşembe

Ömer Açık ile söyleşi*

 

     



                  "İşin temelinin iyi hikâye anlatmak olduğunu düşünüyorum"



       Yaz Gezgini ile Hapşu Teyze’den üç yıl sonra Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün adlı kitabınız okurlarla buluştu. Bu kez resimli bir öykü kitabı. Daha küçük yaş grubu için yazmak sizin için nasıl bir deneyimdi?


İşin temelinin iyi hikâye anlatmak olduğunu düşündüğüm için yaş düzeyini çok kafama takmamakla başlıyor ve ilerlemeye çalışıyorum. Bir yerden sonra eldeki hikâye ne kadar dramatik yük kaldırabileceğini tartıyor ve aşağı yukarı sesleneceği seviye kendiliğinden belirleniyor. Hikâyeyi o seviyeye en iyi aktaracak biçimsel yapı denemeleri de kaçınılmaz oluyor tabii. Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün tek solukluk bir hikâye bence. Çok fazla mola vermeden okunması en uygunu. Öyle de yazıldı zaten.

       Kitabın kahramanı Güneş, meraklı, kıpır kıpır bir kız çocuğu. Anlatım dilinin de Güneş’ten aşağı kalır yanı yok. Bu dilin, okumayı yeni öğrenen, resimli öykülerden resimsiz metinlere geçiş yapmaya hazırlanan küçük okurlarca sevileceği muhakkak. Okurlarınızla bir araya gelme, onların yorumlarını dinleyebilme imkânı doğdu mu? Çocukların geri bildirimi nasıl olurdu?

Kitabın ilk okurlarından biri elbette Güneş’ti. Kitap çıkana kadar böyle bir hikâyeyi kaleme almış olduğuma inanmadı. Çocukların kendilerini bir öykü içinde bulması garip bir duygu olmalı. Sınıfça değil ama tekil okumalarda bulunan çocuklardan bazı dönüşler aldım. Tahmin ettiğim gibi daha çok park ve oyun odaklı bir okuma yapmışlar.

Çocuk kitaplarının aynı zamanda yetişkinler için de (her şeyden önce bize çocukları daha iyi tanıma fırsatı veriyor kitaplar) olduğunu akıldan çıkarmadan yazmaya çalışıyorum. İyi hikâyeler kim için kaleme alınmış olursa olsun herkes içindir. Tıpkı masallar gibi. Çocukların yetişkinlerle paylaşabileceği hikâyelerin zamana direnme konusunda daha başarılı olacağını düşünüyorum ayrıca.

     Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün’ün merkezinde çocuk parkı, parkta oynamaya doyamaya Güneş ve onu ikna etmek için türlü yollar araştıran babası yer alıyor. Dedenin bulduğu formül, ister istemez aklımıza, bir sonraki günü görebilmek için hikâye anlatan Şehrazat’ı getiriyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hikâyeyi bitirdikten sonra fark ettim ben de bunu. Bir büyük anlatı güncel bir öyküye bir biçimiyle sızmıştı işte. Sıkı hikâyelerin ölmez yanı bu. Kendilerini kuşaktan kuşağa başka görünümlerde var etmeyi başarmaları.

Çocukların hikâye dinlemeye yatkın olmalarının anlamını da paralel düşünce olarak akılda tutmak gerek sanırım. Müthiş meşgul ya da acılar içindeyken, uykusuzluktan gözleri kapanır halde ya da en olmayacak zamanda bir çocuğa hikâye anlatmaya başlayın ve olacakları görün. Çocuk o an tek ihtiyacı bir hikâye dinlemekmiş gibi anlatıya güvenle bağlanıyor.

Güneş de ancak sürüp giden hikâyeler sayesinde parktan vazgeçiyor. Dünü bugüne bağlayan, dünyaya güven hissiyle yaklaşmamızı kolaylaştıran bir yanı var sıkı hikâyelerin.

Hikâyenin içinde göçmen meselesine de değiniliyor. Yetişkinlerin yabancı olarak gördüğü kimseleri daha kolay yadırgayabildiğini, çocukların bu konuda daha önyargısız olduğundan dem vuruyorsunuz. Göz göze gelmek, oyun başlatmaya yeter mi?

Çocuksanız evinizin önünde, sokağınızda kim varsa onunla arkadaş olup oyuna dalıyorsunuz. Çocuklarda karşıdakini oyunun içinde tanımak söz konusu. Önyargı az çok söz konusu olabilir. Ama bunların çevresindeki yetişkinlerden aktarılmış olması kuvvetle muhtemel.

Biz yetişkinler önyargılardan kale duvarları örüyoruz kendimize. Başka türlü hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz sanırım. Ancak o kalenin içinden geçen tek tip yaşam da çok kıymetli sayılmasa gerek.

Bugün göçmenseniz bütün kötülüklerin kaynağı sayılıyorsunuz. Yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada. Güç bela vardığınız yeni ülkeye ekonomik, sosyal bütün sorunları siz taşımışsınız sanki. Bir çeşit günah keçisi. Artık yurtsuz olması yetmiyormuş gibi bir düşman sayılıyor göçmen. Ama yaklaşan ekolojik felaketler zincirini göz önüne alırsak, belki de insanlığın Afrika’dan yeryüzüne yayılmasından beri en büyük göçmen akınının arifesinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Yani her birimiz yeni göçmenler olmaya her zamankinden çok daha yakınız.

       Hatırlamanın ve unutmamanın ilk şartı, anlatmak. Baba da anlattıkça, çeyrek yüzyıl önce yaşanan 17 Ağustos felaketinin anılarını, mahalle sakinleriyle parkta sabahlamalarını, kurulan çadırları hatırlıyor. Güneş ve arkadaşları için düzenlenen çadır gecesi bir eğlencenin ötesine geçerek bir tür anmaya dönüşüyor. Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün’ün asıl meselesi deprem olmasa da çok geride kalmış bir felaketin dayanışmayla onarılan yaralarına da bakan, 6 Şubat depremlerinden önce yazılmış bir kitap. Aksi olsa yazmak mümkün olur muydu?

Hayır olamazdı. Depremin yan konularından olduğu bir hikâye bile 99’un üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçtikten sonra yazılabiliyorsa… Belki 6 Şubat etrafında dönen bir hikâye de ancak yeterli mesafe alındıktan sonra kaleme alınabilir olacak. En azından benim için.

Deprem, göçmenlik ve diğerleri… Zor konular. Ama üzerinde kafa yormak, çocukları karmaşanın ortasında bırakmamak gerek. Bunun en iyi yolu zor konuların hikâyelerini anlatma cesaretini göstermek. Kabullenmenin, yas tutmanın, aşmanın, yeniden umutlanmanın iyi yollarından biri bu çünkü.

Hatırlamaya ya da unutmamaya gelince... Çocuklar için soyut kaldığı düşünülse de bu kavramlar hemen her gün onların yaşamlarında. Hayatları unutmadıkları üzerine inşa ediliyor çocukların ve hatırlanmaya değer şeyler sayesinde yaşama katlanabiliyorlar.

* Bu söyleşi 13 Şubat 2024 tarihinde Parşömen Edebiyat'ta yayımlanmıştır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder