Bugün üçüncü ayın, üçüncü günü. Bu tür tekrarlamalara siz de sevinenlerden, bunda bir tür uğur bulanlardan mısınız? Yaklaşın o zaman. Bir gizli cemiyetin üyeleri sayılabiliriz. Öyleyiz de esasında, şu devirde blog okuyup, ona yorum yazan kaç kişi kaldık şunun şurasında. Şairlere güvenebiliriz. Az olan tarafta olacağız çağrılarına kalpten bağlanabilir, inanabiliriz.
Sabah kızımı bıraktım. Hava azıcık sisli ama şurup gibi. Soğuk ama üşütmeyen, rüzgâr olmadığı için insanın içini titretmeyen bir hava. Aman dedim, boş ver çarşı işini kordonda yürü, sonra gidersin, başka bir gün. Baktım birileri martıları besliyor, doğru o tarafa yöneldim. Güvercinler ve martıların ekmek kavgasını, paytak paytak yürümesini izleyeyim, kuğuldamasını, kanat çırpışlarını dinleyeyim ve içime iyimserlik dolsun istedim. Yavaş yavaş yaklaştım. Çıkardım telefonumu. Bastım kaydet tuşuna. Yanımdaki yaşlı bey, "Yaklaşma!" dedi. Korkuluk numarası yaptım, kuşlar ve yaşlı bey için. Sonra sanki bir ekipmişiz gibi, ikinci komut geldi. "Yaklaşalım." Bu komutu da almadım. Yeterince kayıt almıştım. Sırtımı döndüm ve yürüdüm. Kamera arkamdan izlese, güzel bir Avrupa sanat filmi olabilirdi. Ben yürüdükçe kuşlar kanat çırptı, suya düştü tüyleri. Ben başka bir şairi hatırladım, ülkesi bombalanan, masum insanları ölen şimdi.
"Denizin bittiği yerdeki göğün mavisine inanırdım
Bir de ensemdeki dövmeye inanırdım
Kuş ölür, sen uçuşu hatırla."
İnanmak güzel şey. Hayatın her gün yeniden başladığına, dün ne olursa olsun bugünün yeni bir hediye olduğuna, geleceğin belirsizliğinin hediyelerine, şahane insanlarla tanışacağımıza, uzun sofralar etrafında yeniden toplanacağımıza, leziz sohbetlerle doyacağımıza inanmak güzel. Her sabah kordonda kısa yürüyüşüm inancımı arttırmak için. Boşuna değil denizi, martıları, karabatakları, güvercinleri izlemem, insanların sessiz, sakin yürüyüşlerine tanık olmam. Hepsi yaşam dolu, canlı. Hafta içi sabahları oturduğum o zincir Amerikan kafesi, içinden yükselen sevdiğim melodiler ve davetkar kahve kokusu, baristaların çalıştırdığı makinelerden çıkan sesler, popolarını gördüğüm o iki cüce heykeli, kızımın küçükken onların yanından geçerken durması, bakması, aynı boyda olduğu günleri hatırlamam, dün gece Sani'ye sarılmak için yatağıma gelmesi, tek, çift, üç ve dört basamaklı uğurlu sayılarını sayması ve benim her birini kendime yontmam, uyku öncesi küçük, kısa bir bağlantı, teslim olmak uykuya ve yeniden uyanmak küçük, basit ayrıntılar, hepsi inancımı tazeliyor. Dün yaptığım, bugün ve yarın yapacağım şeylerin hevesi beni ayağa kaldırıyor. Yeniden, yeniden.
Bir süredir dövme yaptırmak istiyorum. Bedenimdeki dövmeye ben de inanabilirim o zaman. Sembolüm belli, nicedir. Karahindiba, birkaç tohumu rüzgârla sağa sola uçuşuyor. Karahindiba benim için umudun sembolü çünkü. Wolfgang Bochert'in Karahindiba öyküsünü okuduğumdan beri daha güçlü bu imge. Yıkıntı edebiyatının önemli temsilcisi bu kısa, çarpıcı hikâyesinde bir siyasi mahkûmun avluda gördüğü karahindiba çiçeğini, ona tutunmasını, yaşamla kurduğu umutlu bağı gösterir. En zorlu koşullarda bile hayatla bağımızı sürdürmenin, umudu korumanın bir yolu olduğunu anlarız bu öyküyle. Karahindiba bu öykü için mükemmel bir seçimdir çünkü ilk bakışta sıradandır.
Bahçıvanın gözünde yabani, çocuğun gözünde sihirli, rüzgârın gözünde emanettir. Direnişini sıradanlığın arkasına saklayandır. Kaprisli değildir. Yerim dar, yenim dar demez. Toprağın en sert çatlaklarından çıkar. Kimse ona özel bir yer açmaz. Gübreli saksılar, düzenli sulamalar istemez. Asfalt kenarında, kaldırım aralığında, rüzgârın savurduğu yoksul toprakta bile kök salar. İşte umutlu direniş tam burada başlar: Koşulların uygun olmasını beklemeden var olmak.
Sarı başıyla güneşe benzediği an, umut hâlâ köktedir. Ama gerçek metafor dönüşümü, çiçek solup beyaz bir küreye dönüştüğünde başlar. O beyaz tüylü küre, aslında bir vedanın estetiğidir. Karahindiba, tutunmayı değil, dağılmayı seçer. Kendi merkezini bırakır, kendini rüzgâra teslim eder.
Direniş burada pasif değil, bilinçlidir:
“Burada kalamayacaksam, çoğalarak dönerim.”
Bir üfleyişle dağılan tohumlar yenilgi değil, stratejidir. Her biri yeni bir başlangıcın ihtimalidir. Karahindiba, tek bir yerde güçlü olmayı değil, her yere yayılmayı seçer. Umut, merkezde yoğunlaşmaz; yayılır, çoğalır.
Metaforik olarak karahindiba şunu söyler:
Bazen direnmek, kök salmak değil; gerektiğinde dağılmayı göze alabilmektir.
Bazen umut, tutunmak değil; bırakmayı bilmekle başlar.
Ve belki en önemlisi:
Kimsenin değerli görmediği bir şey, en inatçı yaşam formu olabilir.
Bir ihtimalin ortadan kalktığına kalbimin de, zihnimin de inandığı, mesaj temizliği yaptığım, alan açmak ama en çok da virgülü ortadan kaldırmak için bunları yaptığım sırada, "eğer"i, "belki"yi bir çapa gibi tutmak yerine karahindibanın dağılmayı göze alması gibi bırakabildiğim bugünlerde bir karahindiba dövmesi sence de yakışmaz mı bedenime? Dokunmak ve inancımı tazelemek için.
Not: Bir kutlamam var. Bu yazı bloğumdaki 1200. yazı. Tam 12. kez dalya diyorum. Nicelerine...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder