26 Mart 2026 Perşembe

Elma, Labrador. Çimen: Unutulmanın Kıyısında Bir Aşk Hikâyesi

İstanbul’da faaliyet gösteren, çağdaş oyun yorumları ve sahneleme biçimleriyle tanınan Tiyatro.in tiyatro topluluğunun sahneye taşıdığı “Elma, Labrador, Çimen” oyununu izledim. Engin Hepiler tarafından kurulan, “Anlatılacak hikâyeler, beraber yaşanacak anlar için. Düşlere can vermek, duygulara dokunabilmek için. İnsan için, Tiyatro.in” sloganıyla yola çıkan topluluk, bu oyunla Alzheimer hastalığı ve demansı, hastalığın ilerleyişini, birey üzerindeki etkilerini, görünmeyen hastayı yani bakım verenin yaşadığı sürekli yası, tükenmişlik sendromunu, suçluluk ve öfke döngüsünü, kimlik kaybını, yalnızlığı görünür kılıyor, toplumsal bir meseleyi sanat aracılığıyla etkisi kaybolmayacak bir deneyime çeviriyor.



Başrollerini Engin Hepileri ve Nergis Öztük’ün paylaştığı oyunu izlemek üzere yerimi ararken salona çöken duman dikkatimi çekti. Oyun başlarken yeniden yükselen sis, bizi bekleyen asıl meselenin de habercisiydi. 75 dakika boyunca bir adamın hafızasının yavaş yavaş çözülüşüne ve buna inat dimdik ayakta duran bir aşk hikâyesine tanık olacaktık.

İngiliz yazar Matthew Seagar’ın kaleme aldığı oyunun özgün adı “In Other Words”.

Oyunun yazılma hikâyesi de en az sahnedeki anlatı kadar etkileyici. Oyuna esinini veren deneyimi verdiği bir söyleşide şöyle anlatıyor yazar:

“2010 yılında üniversitedeki son yılımda, uygulamalı tiyatro modülünün bir parçası olarak bir demans bakım evinde duyusal stimülasyon atölyeleri düzenliyordum.

İlk oturumun sonunda, sakinlerin genç yetişkinlik dönemlerinde yankı uyandırabileceğini düşündüğümüz bir müzik parçası çalmak karar verdik.

Frank Sinatra’nın “My Way” şarkısını çaldık. Neredeyse tüm sakinler, hatta ciddi bilişsel gerileme yaşayanlar bile ayağa kalkıp şarkıya eşlik edince, tamamen şaşkına döndüm. Hayatınızı değiştiren anları tam olarak belirlemek pek sık mümkün olmaz, ama bu benim için kesinlikle öyle bir andı.”

Ciddi bilişsel gerileme yaşayan sakinler dâhil olmak üzere neredeyse herkesin ayağa kalkıp şarkıya eşlik etmesiyle, Seagar için hayatının yönünü değiştiren an yaşanıyor. Hafızanın silinebildiği ama müziğin ve duygunun bazen en derin katmanda kalmaya devam ettiği gerçeğini keşfediyor ve ülkemizde “Elma, Labrador, Çimen” adıyla sahnelenen oyununu yazıyor ve peşine düştüğü soruya bizi de dâhil ediyor: İnsan neyi gerçekten unutur?

Hepileri unutmanın gölgesinde yavaş yavaş kaybolan adamı; Öztürk ise sevdiği adamın zihnindeki boşluklara rağmen ona tutunmaya devam eden kadını canlandırması ile sahnede olağanüstü bir denge kuruluyor. Kırılganlık ile dirayet, kayboluş ile sadakat aynı sahne içinde nefes alıp veriyor.

Minimalist anlatımı ve yalın sahne tasarımı sayesinde oyun, seyircinin dikkatini dekorun ihtişamına değil, insanın iç dünyasına yöneltiyor. Replikler bazen bir cümlede düğümleniyor, bazen bir bakışta çözülüyor. Zaman doğrusal ilerlemiyor; tıpkı Alzheimer’ın yaptığı gibi, anılar ileri geri sıçrıyor. Oyun,  başladığı yere dönüyor, aynı sekansla bitiyor ama artık hiçbir şey aynı değil. Çünkü seyirci olarak biz de yaşlanmanın ne kadar büyük bir cesaret ve ne kadar derin bir sevgi gerektirdiğine tanıklık ediyoruz.

“Elma, Labrador, Çimen”, sadece bir hastalık hikâyesi değil. Bir ömür boyu süren bir ilişkinin, en zor sınavdan geçerken aldığı hâl. Hatırlamanın gücü kadar, unutmanın içindeki insanı da görmeye çağırıyor.

Oyun, izleyicisini hem zihnin karanlık dehlizlerinde hem de kalbin en sıcak köşelerinde bir yolculuğa davet ediyor. Perde kapandığında geriye şu soru kalıyor: Eğer bir gün her şeyi unutursak, sevdiğimizi de unutur muyuz? Yoksa sevgi, kelimelerden ve anılardan daha derin bir yerde saklı kalmayı sürdürür mü?

Oyunun asıl sessiz ağırlığı, hafızası yerinde olan ve sevdiği adamın yavaş yavaş uzaklaştığına tanıklık eden kadının omuzlarında. Alzheimer yalnızca hastayı değil, bakım vereni de dönüştüren bir süreç çünkü. Hatırlayan taraf olmak, çoğu zaman daha ağır bir sorumluluk: Ortak anıları tek başına taşımak, geçmişi iki kişilik yaşamaya devam etmek ve sevdiğiniz insanın sizi her gün yeniden tanımasını umut etmek… Nergis Öztürk’ün performansında bu sabır, yorgunluk, öfke ve vazgeçmeme hâli büyük bir incelikle hissediliyor. Sevginin romantik değil; emek isteyen, tekrar tekrar seçilen bir bağlılık olduğunu hatırlatıyor.

“Elma, Labrador, Çimen” hafızası silinen kadar, hafızayı ayakta tutmaya çalışanı da anlatıyor. Alzheimer ile mücadele eden bir adam ile elli yıldır onun hayatına eşlik eden kadının iç içe geçmiş zamanlarını sahneye taşıyan oyun, hatırlama ve unutma arasında gidip gelen bilinci, delik deşik hafızayı ve bütün bu kırılganlığın ortasında sarsılmaz bağı başarıyla izleyiciye geçiriyor. “Dancing Queen” artık yalnızca onların aşkının değil, bizim de tanıklığımızın şarkısı. 




* Bu yazı TDBD 225. sayıda yayımlanmıştır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder