İstanbul’da faaliyet gösteren, çağdaş oyun yorumları ve sahneleme biçimleriyle tanınan Tiyatro.in tiyatro topluluğunun sahneye taşıdığı “Elma, Labrador, Çimen” oyununu izledim. Engin Hepiler tarafından kurulan, “Anlatılacak hikâyeler, beraber yaşanacak anlar için. Düşlere can vermek, duygulara dokunabilmek için. İnsan için, Tiyatro.in” sloganıyla yola çıkan topluluk, bu oyunla Alzheimer hastalığı ve demansı, hastalığın ilerleyişini, birey üzerindeki etkilerini, görünmeyen hastayı yani bakım verenin yaşadığı sürekli yası, tükenmişlik sendromunu, suçluluk ve öfke döngüsünü, kimlik kaybını, yalnızlığı görünür kılıyor, toplumsal bir meseleyi sanat aracılığıyla etkisi kaybolmayacak bir deneyime çeviriyor.
Başrollerini Engin
Hepileri ve Nergis Öztük’ün paylaştığı oyunu izlemek üzere yerimi ararken
salona çöken duman dikkatimi çekti. Oyun başlarken yeniden yükselen sis, bizi
bekleyen asıl meselenin de habercisiydi. 75 dakika boyunca bir adamın
hafızasının yavaş yavaş çözülüşüne ve buna inat dimdik ayakta duran bir aşk
hikâyesine tanık olacaktık.
İngiliz yazar Matthew
Seagar’ın kaleme aldığı oyunun özgün adı “In Other Words”.
Oyunun yazılma hikâyesi
de en az sahnedeki anlatı kadar etkileyici. Oyuna esinini veren deneyimi
verdiği bir söyleşide
şöyle anlatıyor yazar:
“2010 yılında
üniversitedeki son yılımda, uygulamalı tiyatro modülünün bir parçası olarak bir
demans bakım evinde duyusal stimülasyon atölyeleri düzenliyordum.
İlk oturumun sonunda,
sakinlerin genç yetişkinlik dönemlerinde yankı uyandırabileceğini düşündüğümüz
bir müzik parçası çalmak karar verdik.
Frank Sinatra’nın “My
Way” şarkısını çaldık. Neredeyse tüm sakinler, hatta ciddi bilişsel gerileme
yaşayanlar bile ayağa kalkıp şarkıya eşlik edince, tamamen şaşkına döndüm.
Hayatınızı değiştiren anları tam olarak belirlemek pek sık mümkün olmaz, ama bu
benim için kesinlikle öyle bir andı.”
Ciddi bilişsel gerileme
yaşayan sakinler dâhil olmak üzere neredeyse herkesin ayağa kalkıp şarkıya
eşlik etmesiyle, Seagar için hayatının yönünü değiştiren an yaşanıyor. Hafızanın
silinebildiği ama müziğin ve duygunun bazen en derin katmanda kalmaya devam
ettiği gerçeğini keşfediyor ve ülkemizde “Elma, Labrador, Çimen” adıyla
sahnelenen oyununu yazıyor ve peşine düştüğü soruya bizi de dâhil ediyor: İnsan
neyi gerçekten unutur?
Hepileri unutmanın
gölgesinde yavaş yavaş kaybolan adamı; Öztürk ise sevdiği adamın zihnindeki
boşluklara rağmen ona tutunmaya devam eden kadını canlandırması ile sahnede
olağanüstü bir denge kuruluyor. Kırılganlık ile dirayet, kayboluş ile sadakat
aynı sahne içinde nefes alıp veriyor.
Minimalist anlatımı ve
yalın sahne tasarımı sayesinde oyun, seyircinin dikkatini dekorun ihtişamına
değil, insanın iç dünyasına yöneltiyor. Replikler bazen bir cümlede
düğümleniyor, bazen bir bakışta çözülüyor. Zaman doğrusal ilerlemiyor; tıpkı
Alzheimer’ın yaptığı gibi, anılar ileri geri sıçrıyor. Oyun, başladığı yere dönüyor, aynı sekansla bitiyor
ama artık hiçbir şey aynı değil. Çünkü seyirci olarak biz de yaşlanmanın ne
kadar büyük bir cesaret ve ne kadar derin bir sevgi gerektirdiğine tanıklık
ediyoruz.
“Elma, Labrador, Çimen”,
sadece bir hastalık hikâyesi değil. Bir ömür boyu süren bir ilişkinin, en zor
sınavdan geçerken aldığı hâl. Hatırlamanın gücü kadar, unutmanın içindeki
insanı da görmeye çağırıyor.
Oyun, izleyicisini hem
zihnin karanlık dehlizlerinde hem de kalbin en sıcak köşelerinde bir yolculuğa
davet ediyor. Perde kapandığında geriye şu soru kalıyor: Eğer bir gün her şeyi
unutursak, sevdiğimizi de unutur muyuz? Yoksa sevgi, kelimelerden ve anılardan
daha derin bir yerde saklı kalmayı sürdürür mü?
Oyunun asıl sessiz
ağırlığı, hafızası yerinde olan ve sevdiği adamın yavaş yavaş uzaklaştığına
tanıklık eden kadının omuzlarında. Alzheimer yalnızca hastayı değil, bakım vereni
de dönüştüren bir süreç çünkü. Hatırlayan taraf olmak, çoğu zaman daha ağır bir
sorumluluk: Ortak anıları tek başına taşımak, geçmişi iki kişilik yaşamaya
devam etmek ve sevdiğiniz insanın sizi her gün yeniden tanımasını umut etmek…
Nergis Öztürk’ün performansında bu sabır, yorgunluk, öfke ve vazgeçmeme hâli
büyük bir incelikle hissediliyor. Sevginin romantik değil; emek isteyen, tekrar
tekrar seçilen bir bağlılık olduğunu hatırlatıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder