1 Mayıs 2017 Pazartesi

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (35)



KELİMELERLE YARATILAN DÜNYALARA BAĞLANMAK



Ortaokul ikide Türkçe öğretmenimiz Ertuğrul Karakoç –nurlar içinde yatsın– her hafta edebi bir türü işler ve ertesi haftaki derse kadar o türde bir şeyler yazmamızı isterdi. Öykü, makale, deneme, röportaj vs yazdığımızı hatırlıyorum dönem boyunca. Yazma uğraşını kafaya takmış olmalıyım ki hevesle hazırlardım Türkçe ödevlerini. Bir derste ödevimi okuduktan sonra, Ertuğrul Bey, “Çalışırsan senin iyi bir yazı hayatın olabilir,” demişti, çok sevinmiştim. Aklıma önceki yaz okuduğum Aziz Nesin’in Böyle Gelmiş Böyle Gitmez kitabı gelmişti. Nesin’in çocukluk ve gençlik anılarını anlattığı bu kitapta öğretmenlerinden birinin ona benzer bir şeyler söylediğini okumuştum. Beni çok mutlu ettiği gibi, motive de etmişti öğretmenimizin övgüsü, kendime güvenimi artırmıştı.
O yıllarda yazar hatıraları okumayı çok severdim, Muzaffer Buyrukçu’nun günlükleri, Rıfat Ilgaz’ın Yokuş Yukarı’daki, Mehmed Kemal’in Acılı Kuşak’taki anıları, Nurer Uğurlu’nun Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi kalmış aklımda. Anlattıklarına özenirdim. Hoş, o yaşlarda ne okusam özenirdim ya, yazarların hayatlarında beni cezbeden başka bir şeyler vardı. Edebiyatçıların hayatlarını okuduğumda bu işin yolunu, yordamını, inceliklerini öğreneceğimi, okumasını çok sevdiğim kitaplardaki gibi bir şeyler yazabileceğimi düşünürdüm herhalde. Büyülü gelen bir yan vardı bu hatıralarda; hiç kolay hayatlar değildi üstelik, eziyet, sefalet, geçim derdi, sıkıntılarla doluydu ama cazip gelirdi. Arkadaşlıklar, tartışmalar, polemikler, kitapları yayımlandığında duydukları heyecan. Edebiyata düşkünlükleri yakın gelirdi, güzel bir şey okuduklarında duydukları sevinçler mesela. O zamanlar hiç farkında değildim, böyle ifade etmezdim, ama şimdi o yaşlarımı düşündüğümde, edebiyatçı hatıralarını okurken kelimelere, kelimelerle yaratılan dünyalara tutkuyla bağlananlardan olduğumuzu da içten içe fark ederdim sanırım; bir yakınlık, bir ahbaplık duyardım.
Bizim evin kitaplarla ve edebiyat dergileriyle dolu olması bir etken olabilir bunda. Bu konuda çok şanslıydım. Babam yıllar boyunca takip ettiği Varlık, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Yeni Dergi gibi dergileri biriktirmiş ve ciltletmişti. Birkaç güncel edebiyat dergisini de sürekli alırdı. Sıcak, sıkıcı Adana yaz öğleden sonralarını, okuduklarımın büyük kısmını anlamasam da, bu dergi ciltleriyle geçirirdim. Benden bir buçuk yaş küçük erkek kardeşimin kitaplarla ve bu dergilerle benimki gibi bir bağı olmadı hiçbir zaman; anlıyorum ki mesele sadece evin kitaplarla dolu olması değilmiş. Ama bu dergi ciltlerinin üzerimde nasıl büyük bir etkisi olduğunu inkâr edemem, bilgimi ve görgümü artırmışlardır, edebiyatın ana damarının dergiler olduğunu fark etmişimdir. Babam iyi bir okur olmasının yanında, gençliğinde edebiyatla oldukça yakın ilişki kurmuş, denemeler yazmış, yayımlatmış; bunları zaman zaman anlatırdı, şair ve yazar arkadaşları vardı, onlardan söz ederdi, bunlar da yazmaya özenmemde etkili olmuştur. Evde bir daktilo olması da önemliydi. Bir şeyler yazdıktan sonra daktiloda temize çekmek çok hoşuma giderdi. Babamın yedek daktilosuydu, evde acilen bir dilekçe vs yazması gerekebileceği düşüncesiyle eve getirmişti, o yıllarda ona resmen el koydum ve ilk bilgisayarımı alana kadar yıllarca kullandım – ilk kitabımdaki öykülerin tamamını onunla temize çekmiştim.
Orta sondayken kendi kendime öykü denemeleri yazmaya başlamıştım. Adana’da yayımlanan yerel bir edebiyat dergisine öykülerimden birini gönderdim. Sonraki sayıda “Öykünüz ya da eleştirisi gelecek sayıda yayımlanabilir” notuyla beraber adımı ilk kez basılı olarak gördüm. Ne var ki bu derginin sonraki sayısı yayımlanmadı. Ertesi yıllarda yazdığım ve içime sinen tek tük öyküyü gönderebileceğim başka dergiler aranırken, gene babamın düzenli olarak takip ettiği Milliyet Sanat Dergisi’nin 1985’in BM tarafından Dünya Gençlik Yılı ilan edilmesi nedeniyle gençlere iki sayfasını ayırdığını görünce bir yazı yazıp oraya gönderdim. Lise ikideydim o sırada ve “Saat Sekiz Oluyor” başlıklı yazım yayımlandı. Günlük gazetelerde edebiyat eserlerine yer verilmemesini eleştiren bir yazıydı. Çok sevindim, çok mutlu oldum, sokaklarda yürürken havam değişti, ama çevremde Milliyet Sanat Dergisi’ni takip eden kimse yoktu; ben de çok yakın birkaç arkadaşım dışında kimseye bunu söyleyemedim, o seneki edebiyat öğretmenimize bile.
1985’in Eylül ayında Ruhi Su vefat etti, bunun konuyla ne ilgisi var, diye düşünülebilir. Çok severdim onun türkülerini, ölümüne çok üzülmüştüm ve bir gün şehirde dolaşırken gazete bayiinde bir derginin kapağında Ruhi Su’nun cenazesindeki yürüyüşten bir fotoğraf bulunduğunu fark ettim. Yarın’dı derginin adı. “Toplumcu gerçekçiliğin genç soluğu” gibi bir sloganı vardı başlığının altında. Kapağında Ruhi Su olduğu için aldım, sayfalarını karıştırırken derginin Adana’da bir bürosu olduğunu ve büronun bizim evin çok yakınlarında olduğunu gördüm. Liseden sınıf arkadaşım Atakan’la birlikte sık sık gidip gelmeye başladık Yarın’ın bürosuna. 1981’de edebiyat dergisi olarak yayımlanmaya başlayan Yarın o yıllarda öğrenci gençlik dergisine evrilmeye başlamıştı, derginin bürosunda eski sayıların ciltleri vardı. Gittiğimde uzun uzun onları karıştırırdım, ödünç alır, evde de okurduk o eski sayıları. Derginin temsilcisinin edebiyatla çok ilgisi yoktu, gazeteciydi, ama dergiye gidip gelen ağabeylerden birinin şiir yazdığını ve bunlardan bazılarının yayımlandığını öğrenmiştim. Ona yazdığım öykülerden götürdüm ve çok temel bir edebiyat dersi aldım ondan. “Çok anlatıyorsun bu öykülerde, edebiyat anlatmak değil göstermektir.” Böyle bir şeydi söylediği. Tam olarak ne anladım o zaman bu cümleden, hatırlamıyorum, ama unutmadım, her zaman kulağıma küpe oldu.
Adana’nın en eski yerel gazetesi Yeni Adana’da haftada bir Yarın’ın bürosundan birilerinin yazısı yayımlanıyordu. Bize dilersek oraya yazı verebileceğimizi söylediler; ben de oturdum hemen bir yazı döşendim. “Döşendim” fiilini bilhassa kullanıyorum çünkü cahil cesaretiyle pek de anlamadığım, bilmediğim bir konuda yazdığım, basmakalıp, genel geçer doğruları sıraladığım bir yazıydı. Bundan tam 31 yıl önce, 23 Nisan 1986’da yayımlanan yazımın konusu düşünce özgürlüğüydü. Yazı kesilip biçilmişti, bir dolu tashih vardı, ama yayımlanmıştı, birileri yayımlamaya uygun bulmuştu.
Gene o günlerde Varlık dergisinde “Her Sayı Yeni Bir Öykücü” başlıklı bir köşe olduğu dikkatimi çekince oraya bir öykü gönderdim. Bir zaman sonra üzerinde adımın yazılı olduğu, Varlık antetli bir zarf buldum posta kutusunda. Kısacık bir mektuptu. Tek bir öyküyü değerlendiremedikleri, en az beş öykü olması gerektiği belirtiliyordu. Cengiz Gündoğdu imzalı bu mektuba çok sevindim. Lise sondaydım ve memleketin en köklü edebiyat dergisinden mektup almıştım. Yalnız bir sorun vardı: Elimde gönderebileceğim beş öykü yoktu, dört öykü çıkıyordu mevcutlardan, apar topar beşinci bir öykü yazıp gönderdim. Bu kez uzunca bir mektup geldi. Cengiz Ağabey tek tek öykülerimi değerlendirmişti. Kırmızı kalemle hataları işaretlemiş, anlaşılmayan cümlelerin yanına soru işaretleri koymuştu. Bu eleştirilere hak veriyorsam bunlar doğrultusunda öyküleri yeniden yazıp göndermemi öneriyordu. Tam bu mektubu aldığım sıralarda üniversite sınav sonuçları belli oldu, İstanbul Hukuk’u kazandım. Öyküleri yeniden yazdıktan sonra postayla mı gönderdim, İstanbul’a gittiğimde elden mi verdim, iyi hatırlamıyorum, sanırım önce öyküleri gönderdim, ama yeniden yazışmamıza gerek kalmadan yüz yüze tanıştık Cengiz Gündoğdu’yla ve Varlık’ın o yıllardaki yayın yönetmeni Kemal Özer’le. Üniversiteye başladığım günün hemen ertesi günü Beyazıt’tan Cağaloğlu’na indim ve Varlık’ın kapısını çalıp kendimi tanıttım.

1987’nin Mart ayında “Sokak 245” başlıklı öyküm Varlık’ta yayımlandı (bu sonradan yazdığım beşinci öyküydü). Telif de aldım üstelik bir gittiğimde. Hiç beklemediğim için çok şaşırdım. Bu parayla kitap aldığımı hatırlıyorum ama hangileri olduğu çıkmış aklımdan. Üniversite yılları boyunca Varlık’la ilişkim sürdü, öykü ve denemelerim yayımlandı. Dergi bürosunun kapısını çok sık çalmazdım, arada sırada, bir öykü, yazı götüreceksem uğrardım. Konuşulanlara, bana bir şey sorulmamışsa, hemen hemen hiç katılmaz, konuşulanları pür dikkat dinlerdim. Asım Bezirci’yi, Afşar Timuçin’i, o yıllarda Varlık’ta yazıp çizen pek çok yazarı, şairi orada tanıdım. O yıldan itibaren Varlık’ın yanı sıra, Karşı Edebiyat, Kıyı, Yazıt, Kavram gibi dergilerde de öykü ve yazılarım yayımlandı. Bu konuda da şanslı olduğumu düşünürüm. Üniversitedeyken edebiyatı çok seven arkadaşlarımın dergilere gönderdikleri şiir ya da öykülerinin bir türlü yayımlanmaması nedeniyle edebiyattan uzaklaştıklarına çok tanık oldum. 

Bir yandan da öğrenci dergilerinde öyküler yayımlıyordum. Özellikle İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültesi öğrencilerinin birlikte yayımladıkları Genç Hukukçular’da. Üçüncü sınıftayken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Kulübüne gidip gelmeye başladım. Düzenlenen seminerlere, başka etkinliklere katıldım. Edebiyatın insanı yalnızlaştırdığı sanılır ama üniversite yıllarında benim sosyalleşmemi, çevremin genişlemesini sağlayan edebiyat olmuştur, Genç Hukukçular’ın bürosunu ya da Edebiyat Kulübünü bugün edebiyatla ilgili konulardan ziyade oralarda başlayan arkadaşlıklarım nedeniyle anarım.
Fakülte son sınıftayken Varlık dergisine gidip geldiğim sıralarda tanıdığım Ömer Ateş’le Kadıköy’de bir sahaf dükkânında karşılaştık. Sahaflarda Halkın Dostları’nın, Sanat Emeği’nin ve benzeri başka edebiyat dergilerinin eski sayılarını arıyordum o sıralarda. Meğer o sahaf dükkânı Ali Çeviker’inmiş, ben bu dergileri sorduğum sırada Ömer Ateş’le birlikte yeni bir edebiyat dergisi yayımlayıp yayımlamamak konusunda sohbet ediyorlarmış. Ömer Ateş’le birbirimizi hatırlayınca bir süre üçümüz sohbet ettik, sonrasında da buluşmaya başladık. Sohbetlerimiz her seferinde yeni bir dergi yayımlayıp yayımlamayacağımız sorusuna bağlanıyordu. Ali Ağabey’in Dağarcık Sahaf’ındaki karşılaşmadan bir buçuk yıl sonra Ali Çeviker, Ömer Ateş, Yaşar Azaz ve Altay Öktem’le birlikte Yazılı Günler’i yayımlamaya başladık. O sırada fakülteden mezun olmuş, avukatlık stajına başlamıştım. 1991 Ocak’ında aylık olarak yayımlamaya başladığımız Yazılı Günler’in periyodunu altıncı sayıdan sonra iki ayda bire düşürdük. İki yıl sonra 1993 Ocak’ında kapatana kadar 19 sayı yayımlandı dergi. Zaman içinde Ali Çeviker’le Altay Öktem derginin yazı kurulundan ayrıldılar, Lütfü Seymen ve Mehmet Sert katıldılar. Çok şey öğrendiğim, edebiyatla bağımın daha bir perçinlendiği iki yıl oldu. 

Hayli zor koşullarda çıkarıyorduk dergiyi, doğru dürüst geliri yoktu derginin, satışlardan az biraz para gelirdi, herkes cebinden ne verebilirse onu verir, abonelik ücretlerini ekleyerek masraflarını karşılamaya çalışırdık. Ömer Ateş’le birlikte derginin basılacağı kâğıt toplarını sırtlayıp matbaaya taşıdığımız da oldu, hatır için Cağaloğlu’nda bir ajansta ücretsiz yaptırdığımız montajlardaki aydıngerlerin Sultanahmet’teki matbaaya vardığımızda ısı farkı nedeniyle kavladığına tanık olup ne yapacağımızı bilemediğimiz de. (Matbaada ellerimizle tek tek düzeltip yeniden selobantladık.) Şunu da geçerken belirteyim. Edebiyat Kulübünde tanıştığımız Murat Yalçın’la montaj yaptırdığımız ajansta birkaç kez karşılaşmıştık; o da Sombahar dergisinin montajlarını yaptırırdı orada.

Dergiyi İstanbul’da elden dağıtırdık, Ankara’da Yazıt’ı yayımlayan rahmetli İzzet Kılıçlı bizim dergiyi de dağıtırdı orada. İzmir ve Diyarbakır’da kitapçılara postayla gönderirdik ama oralardan ne iade ne satış rakamı ve satılmış dergilerin parası gelirdi. Zor koşullara ve yaşadığımız sıkıntılara rağmen bir edebiyat dergisini yayımlayanlar arasında olmak çok şey öğretti bana. Sadece yazı yazmak, bir yazıyı yayına hazırlamak, düzelti yapmak, matbaa işleri vb konularda değil; birlikte yapmayı öğrendim mesela, daha doğrusu birlikte iş yapma konusundaki beceriksizliklerimle yüzleştim, bunların yanı sıra, yayıncılığı öğrendim diyemesem de, yayın dünyasında işlerin dışarıdan göründüğünden farklı yürüdüğüne tanık oldum. Babıâli’nin son yıllarıydı, bizim dergiyi yayımladığımız yıllarda yayınevleri, matbaalar, gazeteler birer birer Cağaloğlu’ndan ayrılmaya başlamışlardı, bugün bir-ikisi kaldı sadece. Oysa yazmaya heves ettiğim ilk yıllarda hatıralarını okuduğum edebiyatçıların çoğu –farklı kuşaklardan da olsalar– hep burayı anlatmışlardı. Ne mutlu ki son demine yetiştim, diyebiliyorum. 


1992 başında derginin yanı sıra kitap da yayımlamaya karar verdik. Yeni isimlerin dosyalarını kolaylıkla yayımlatabildiği zamanlar değildi, kibarlık etmeyeyim, hayli zor olduğu yıllardı. Mart 1992’de Altay Öktem’in Sukuşu isimli şiir kitabı ile benim İki Deli Derviş isimli ilk öykü kitabımı yayımladık. Kitaplar da dergi gibi doğru dürüst dağıtılamadı. Hatta daha kötü dağıtıldı. O yıllarda şehirdeki belli başlı gazete bayileri elden getirilen dergileri alırlardı, en azından iskelelerde, meydanlarda dergiyi bulmak mümkün olurdu böylelikle, ama kitapçılar bu konuda daha isteksizdi. Bir-iki kitapçıya ancak bırakabilmiştik kitapları. İnsan kitabın bütün yayım sürecine dâhil olup düzelti çıktılarından kapak filmine her şeyi önceden görünce ilk kitap heyecanını biraz farklı yaşıyor galiba, coşku azalıyor, yine de birilerine öykü yazdığımı söylediğimde, “Al bak, bu kitapta yazdıklarımın bazılarını okuyabilirsin,” deme ve öykülerim hakkında ne düşündüklerini öğrenme imkânım oldu. Beğenmeyenlere, bunu hissettirenlere biraz bozulurdum, ama ısrarla nesini beğenmediklerini de öğrenmek isterdim – çoğunda nasıl da haklıydılar!
İtiraf etmeliyim, mücellitte kitabı ilk kez elime aldığımda bir tuhaf olmuştum. Şimdi de aradan yirmi beş yıl geçtikten sonra yeni bir kitabım elime ilk geçtiğinde benzer hislere kapılıyor, yazmış olduğuma şaşırıyorum, biraz telaş duyuyor, çok mu gerekliydi diye soruyorum; ama seviniyorum da, onu yazdığım günleri, içindekilerin aklıma ilk kez düştüğü anları hatırlıyorum, bazen de bu yazıda anlatmaya çalıştığım zamanlar geliyor aklıma, buna da şaşırıyorum.

BEHÇET ÇELİK

1 yorum:

  1. Emeğiniz ve de düşün hayatınız için herhangi bir söz olamaz, bunlar yaşam adına basamaklar diyebiliriz ve dahası bu tür bir yazıyı okuyan biri 'ben nasıl olurum, acaba Behçet Bey'in yazısı beni etkileyebilir mi' düşüncesiyle önce bir giriş yapar ki, böyle birinin memnun ayrılabileceği bir özellik barındırıyor diyemeyiz bu yazı.

    Ha, şunu diyebiliriz o zaman: Madem öyle, dergi ya da bilumum vesika, yayınlara gönderilen ve reddedilmiş metinlerin feedback durumuna göre yazar olacak insan kararlı olmayı ve devam etmeyi, çabalamayı bilmesi gerekir.

    Burada yanlış anlaşılma durumuna karşın şu anektodu belirtmeden geçemeyeceğim; buradaki metin için eleştiri değil söylediklerim, genele yönelik bir eleştiri amacıyla bunları ifade ediyorum.

    Dostoyevski'nin suç ve cezayı yazma öncesinde perişan hali bilinir. Kumar belası yazarı mahvetmek bir yana beş parasız da kalmıştır. Fakat bir fikri, aktüel heyecanı yanısıra özelliğini yitirmeyecek bir eser koyma yolunda cehdini esirgememiştir.

    Biyografiler yapı itibariyle öznel bir tasvir içerir ve aksiyonlar yoksa sıkıcı gelir. Ancak yazar sonrası ya da yazarın post-yaşamı için gerekli infolar barındırdığı için gereklidir de.

    Herhangi bir genç, meraklı veyahutta istidadı olsa bile umudu olmayan gençler için anektod tarzı bir iki paragrafta didaktik bir yorum da biyografi altında olmalı zannımca. Bu talebimi size yönelik bir eleştiri gibi düşünmeyin sakın. Biz işlerin içinde olanlar olarak sizler kendi aranızda geçen küçük bir muhabbet esnasında bu tür mevzulara ya da ayrıntılara yönelik konuşursanız daha iyimser bir eleştiri anlayışı da gelişebilir. Sadece örnekte verdiğim şablon üzerine değil herhangi bir konu içinde olabilir. Eğer yazabilen, düşünüp de yazabilen insanlar bu tür eleştirel tartışmalara kendi arasında ne kadar az girerse, edebiyat da kendi içinde çıkmaza girer. Bir tür arayış içerisinde olan, okumak isteyen genç nesil eksik okumalar yüzünden düşün hayatından da uzaklaşır.

    Gayemi daha doğrusu arzumu yanlış ifade etmemişimdir umarım.

    Anlayışınız üzere.

    YanıtlayınSil