27 Ağustos 2018 Pazartesi

Mevzumuz Öykü: Tekgül Arı ile söyleşi*


“Öykünün tutumluluğu sadece sözcükler içindir”


Öykü ne değildir?
Öykü geveze değildir, teknik mi, hiç duymasın bu sözü, sonra kırılır, bırakıp gider sizi. Öykü, oldukça hassastır, az sözcük ve kısıtlı sayıda karakterle çok şey anlatır. Ânı yaşar, ancak zamanı anların içerisinde geriye, ileriye giderek cömertçe genişletir. Öykünün tutumluluğu sadece sözcükler içindir. Anlaşılmak gibi bir kaygısı yoktur. Çünkü bıraktığı boşlukların içerisinde gerekli ipuçlarını vermesini bildiği gibi okuyanı da içine çekme, hatta yeni bir karakter olarak öyküye katma becerisine sahiptir.
Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
ah!
            bir perdenin asılışının benden aldığı gökyüzüdür
bana düşen terk edilmiş bir merdivenden inmek
(Yeniden Doğuş / Furuğ)

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?
Betimleme mi atmosferi kapsar yoksa atmosfer mi betimlemeyi? Bu sorunun cevabını veren bir yazar var mıdır? Atmosfer bana göre dildir. Dilin kuruluşu, sesi ve ritminin ayarıyla yükselir, düşer, yükselir…Betimleme de tadıtuzu olur.
Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?       
Böyle bir kural yok elbette. Yazar özgür olmalı her zaman. Fakat etrafında bombalar patlarken, parçalanmış cesetler oraya buraya saçılırken, ırklar üzerine oyunlar oynanırken, savaşlar sürerken bir yazar bütün bunlara sırtını nasıl dönebilir ki? Mutlaka öyküsünün bir yerine sızacaktır diye düşünürüm.Ancak ülkemizde yazarın çağına tanıklığıyla ilgili öyküler mimetik sanatlar kategorisindeymiş gibi değerlendirilerek edebiyattın içinden bir dönem uzaklaştırılmaya çalışıldı.  Elbette bunun gizil bir yanıvardı. Baskıcı İktidarların hedefi olan içine kapanmış, birbirinden kopuk bireyler sayesinde toplumsal kontrolü sağlarken, bu zihniyete göre hareket eden edebiyat kanonu da toplumdan kopuk öykülerin yazımını önceleyerek yazarın yazma özgürlüğüne bir şekilde ket vurmuş oldu. Oysa varoluşçuluk tam anlaşılsaydı,çağın tanıklığını ayrı bir yerde tutmayıp dengeyi kurmuş olacaktık ve yazarın tanıklığıyla bugünkü durumları daha iyi değerlendirebilecektik. Simone de Beauvoir, Albert Camus, Paul Sartre, Franz Kafka gibi yazarlar varoluşçuluk içinde eserler verirken toplumsal sorunlara oldukça duyarlı yaklaşmışlardı. 
Ernest Hemingway, “... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: ‘Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak.Bildiğin en doğru cümleyi yaz,’ diye düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Öykü yazarken tıkanırsam hemen bırakırım o öyküyü. Fikir istediği kadar çarpıcı ve güzel olsa da zorlamam kendimi. Zorlasam bile o öykü kendini yazdırmamak için diretecektir. Benim hiperaktifbir düş dünyam var. Yenisi muhakkak gökyüzüne bakarken, bir müzik eserini dinlerken, yemek pişirirken, çayımı yudumlarken zihnime kuruluverir. Açıkçası ben öyküyü değil öykü beni buluyor.
Dil amaç mıdır, araç mı?    
Dil her şeydir. Sesiyle, müziğiyle, mimikleriyle,  sembolleriyle çokluğun içinde “bir” olan şeydir.
Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?
Ah! Olmaz olur mu? Gevezelik yapmak isteyen karakterlerimin öyküleri romana evriliyor sonunda. Yazdığım iki öykü bu nedenle roman oldu. Öykülerim üstünde baskı kurmak istemem. Düşünün bir karakterin peşi sıra gitmek, ya yarı yolda kalmak ya da yolu tamamlamadan boş dönmek. Öykü yazmak müthiş bir macera bana göre.Bu yüzden kalemi de seçimi de öyküye bırakıyorum. Lüksüne düşkünse yapacak bir şey yok.
İlhan Berk “Anlam ve Anlamı Aşmak” başlıklı yazısında, “Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
Son yıllarda öyküde dili ve biçimi aşma çabaları yanında özellikle avangarthareket tarzına bir yönelim var. Geleneksel olanın karşısında duran birçok öykücü klasik anlatım biçimlerinden uzaklaşarak daha özgürlükçü yazıyorlar. İlhan Berk’in şiir için “disiplinler zincirini kırmakla başlar” sözünü öykü klasik yapıyı kırarak yapmaya çalışıyor zaten. Ancak şiir gibi anlamı aşmak ister mi? Öykü şiire göz kırpar ama şiir ona pek yüz vermez.Bazı şairler anlamı aşma çabasındalar farkındayım. Ancak sözcükleri yan yana dizmekle olmuyor. Hadi oldu diyelim bu kez de duygu eksik kalıyor. Ben içime işleyecek şiirin duygusunu da yakalamak isterim.
Bana cesaret ve ilham veren birçok şair ve yazarım var. Birini yazsam diğerini yazmasam önce benim gönlüm kırılır. Ama iç sesim Sevim Burak, Leyla Erbilve  DidemMadak diyor ille de. Ah! Unutmadan Eduardo Cadava “Işık Sözcükleri”, Walter Benjamin üzerine yazılmış. Beni etkileyen bu kitabı epeydir başucumda tutuyorum.
Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Öyküde “ben” bir karakterdir. Öykücü olsa olsa karakterlerin yerine geçen bir oyuncu ya da bir izleyicidir sadece. Ama okuduğum bazı kitaplarda. “Ben” anlatıcı öyküler boyunca karakterler değişiyor, yer, zaman, mekân değişiyor ama her öykü tek bir sesle ilerliyor. Üstelik kasaba, köy ve şehirleri dolaşıyor başkarakter. Herkes başkarakterin sesiyle bilge bilgekonuşuyor: O zaman da şunu düşünüyorum öykücü bir ses yakalıyor, her yeni öykü için ses oluşturmak için zahmete girmiyor. Çok sıkılıyorum öyle kitapları okurken. Çok afili sözler ya da değişik bir kurgusu varsa ya da çok övülmüşse kitap, o zaman ara vere vere okuyorum. Üzerine notumu da düşüyorum.
“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Ben trans halinde yazıyorum ve öykü bittikten sonra akılla dönüp baktığımda metin sorunluysa, özellikle sesini bulamamışsa onu bir kenara atıyorum. Bazen senelerce bakmadığım oluyor o metne. Yeniden yazamıyorum aynı öyküyü. İstesem de yazamam, çünkü yeni bir öykü zihnimi sarmış oluyor. Ancak yazdığım öykü bir kıvama gelmişse, demlenme sonrası hâlâ beni etkiliyorsa uzun bir ince işçilik dönemim oluyor. Bazen de ince işçilik döneminden sonra bile içinde beni rahatsız eden ama bulamadığım bir şeylerin hissine kapılıyorsam,onu yıllarca beklettiğim de oluyor. Bir öyküyü altı yıl beklettim, hislerimde yanılmadığımı da gördüm.
Dergilerde yayımlanmış öyküleri kitaba alacaksam, üzerinde yeniden derin bir çalışma yaparım. Değişiklik yapmam gerekiyorsa sevinçle yaparım. Aynı şey kitaplarım için de geçerli. Elbette öykünün özünü bozarak yapmam bunu. Özü bozuluyorsa zaten başka bir öykü olmuştur.

* Bu söyleşi 17 Mayıs 2018 tarihinde Mevzu Edebiyat'ta yayımlanmıştır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme