Bu seri tam da ihtiyaç duyduğum bir anda çıkageldi. Hayatın ya da retronun cilvesi diyelim, ebeveynlik ile ilgili bir mesele bir anda gündeme geldi. Kafam karışık. Şaşkın ve üzgünüm. Biraz da kızgınım. İç dünya ve dış dünya, sorumluluklar ve dilin ucuna gelenler, geçmiş ve şimdi, adalet ve haksızlık terazinin birer kefesine yerleşti. Ben şimdi bu kızgınlığın ve hayal kırıklığının içindeyim ya, adalete olan inancım sarsıldı ya, zihnim bir dedektif gibi çalışıyor. Hızlı, seri, bana göre çok anlamlı sorular da buluyor. Sherlock'a taş çıkartıyor o denli sıkı, zeki. Hah bu da mı gol değil diye bağırıyor. Tabi hep içime içime.
Eğer, cuma akşamki ben'e bir mektup yazabilseydim, birkaç şeyi değiştirmek isterdim. O hikâyeyi satın alma, derdim örneğin kendime. Akıl yürütmeden, sahiden nötr kalarak geride bırakmayı isterdim. Yeniden yeniden düşünüp kendimi yormamayı dilerdim. Güvendiğim arkadaşlarımla paylaştım. İnsan bunu yapmak ister çünkü. Ruhu sıkıldığında, daraldığında anlatmak ve ferahlamak ister. Ben de öyle yaptım. Anlattım, hafiflemek için, anlamak için. Çünkü yanıtlanmamış, layığıyla uğurlanmamış her şey bize yük, kapanmamış bir çember gibi, ucu kıvrılıp kendi içine katlanmış bir kitap sayfası gibi, bizi yeniden yeniden çağıran. Ben sorular sordum. Hepsini değil. Sherlock'a şapka çıkartan dedektif yanım bende gizli, ondan olsa gerek, gelen yanıt dolaysız ve doğrudan da olsa benim netlik ihtiyacımı karşılamadı. Biliyorum bu durumun, alışılagelmedik olmasını, hadi burada biz bizeyiz itiraf etmek gerekirse "uygunsuz" başlığı altına sokulmasını, ben kendi doğrularım ve ahlaki yargılarımla belirliyorum ve kızıma da aktarıyorum. Onun doğruları ve yanlışları benimkilerle şekilleniyor. Dolaylı olarak onu da bir yöne çekiyorum, bir rotaya, bir yola. Bunu fark etmek de bir sorumluluk. Olan biten karşısında nötr kalmak, sahiden hikâye yazmamak, çocukların dünyayı kendi deneyimleriyle algılamasına alan tutmak mümkün mü? Taraf olmamak mümkün mü? Manipüle etmekle rol model olma arasındaki ayrım ne?
Yazmaya öğle tatilinde başlamıştım. Akşam yemeği sonrası evde devam ediyorum. Kızım mutfağı toplamış, beyazları yıkamaya atmış. Geldiğimde ocağı silmiş, bölmeleri yerleştiriyordu. İşe kaptırmanın kendine has mahareti vardı üzerinde. Elim değmişken diyerek daha fazlasını, daha fazlasını yapıyordu. Gün içinde telefon açarak haber verdiğinden my roommate çamaşır yıkıyor dedim çalışma arkadaşlarıma. Eteklerim zil çalarken melodi de yükseliyordu. My bestie and your bestie...
İçimdeki en yoğun his bu oldu. Bestie'lik. O halde gözüm korkmamalı. Bak nasıl da ferah bir yerdeyiz.
Eğer bir mektup yazabilseydim, on beş yıl önceki acemi ve korku dolu anneye, "Korkma!" derdim. "Her şey çok güzel olacak!" diye boş beleş bir vaatte bulunmazdım.
Şunu fısıldardım usulca. "Kendine iyi bak. Beni düşünme. Su akar, yatağını bulur." (Belki yalnızca on beş yıl öncesinin acemi annesine değil, her an kendime hatırlatmalıyım, belki de, kulağıma küpe olarak takmalıyım.) O yıllarda herkes çocukluğun kaşla göz arasında bittiğini, bu günlerin kıymetini bilmem gerektiğini söylüyordu. Biliyordum ama çok da yoruluyordum. Bazen tükeniyordum. Deniz bir koala gibi kucağıma tırmanırken, elleriyle ağzımı örterken "onunla konuşma, benimle konuş," derken en çok onu gözetiyordum. Bir çanta gibi yanımda taşımamam gerektiğine inanıyordum. Onun ihtiyaçlarını gidermek için çabalıyordum. Banyo yaparken onu da soyuyor yanımda oturtuyordum. Başka türlüsü mümkün gözükmüyordu. Saçımı süpürge ettiğimden, anneliği kutsallaştırdığımdan değil, bizim gerçeğimiz bu olduğundan. Allah dağına göre kış verir misali, uyku hariç çok uyumlu, derdim kızım için. Zor çocuktu belki başkalarınca. Benim için değildi belki de, başka türlüsünü bilmediğimden. Bazen o yalnız, yorgun, dağ gibi dimdik, kendini bırakamayan kadını hatırlıyorum ve üzülüyorum bir desteği olmadığı için. Çocuklarını birlikte büyüten yakın kadını arkadaşlara imreniyorum. Eğer, geriye dönebilsem ve sesimi duyurabilseydim kendime, "Daha çok yardım iste," derdim. "Paylaş ve kendini bırak." Siz hiç ağırlığını bırakamamayı bilir misiniz? Kendini serbest bırak komutunda bile kasları tutmayı, yerküreye sere serpe yatamamayı. Ben biliyorum, çok iyi biliyorum. Ve öğreniyorum tersini. Çok da seviyorum üstelik. Suyun ya da yerkürenin beni sırtlamasını. Sırtımı dayayacak kimse olmadığında bile fizik kurallarına güvenebilmeyi.

Bestie içinde Iko Iko'yu duyunca Rain Man'e gittim. Kardeşlik ve baba-oğul ilişkisine dair ne dokunan bir filmdi.
YanıtlaSilYeni anne ve bebişe bayıldım. O fotoğraftan bana sessiz bir huzur yayıldı. Taze. Yeni. Bilinmeyen. Umutlu. Yorgun. Mutlu. Bir dolu sıfat sayabilirim. :)
"Suyun ya da yerkürenin bizi sırtlaması. Sırtımızı dayayacak kimse olmadığında bile fizik kurallarına güvenebilmek."
Bu satırları aldım, kendime de saklıyorum. Eline sağlık.
Okudukça Yazasım geliyor benim de. Bu güzel mektubu keyifle okudum. Yıllar öncesinde de uzun mektuplar yazma alışkanlığım vardı Sevgili Neslihan'ın yeni projesini okuyunca tam benlik dedim. Sağlık durumum elverirse bir köşeden dahil olmak istiyorum.
SilYılların annesinden yeni anneden de söz eden bu harika mektup onu da nasıl mutlu etmiştir. Bellekleri canlandırmak ne güzel.
Sevgiyle kucaklıyorum üçünüzü de...
Teşekkür ederim sevgili Neslihan. Yağmur Adam... Ne güzel, dokunaklı bir filmdi. Asla unutmam. Fizik kurallarına her zaman güvenebiliriz. Kulağa küpe olmalı bence de :) Makbule Hanım geçmiş olsun. Dilerim ciddi bir şey değildir. Siz de katılın, yazın. Bedene olmasa da ruha şifa olur. :)
SilSevgili Makbule Hanım, gelin tabii. Katlanıp arttığımıza ancak seviniriz. :) Tuğba tam da hislerime tercüman olmuş. Bedene değilse de ruha ve zihne şifa olacağı garanti. :) Çok geçmiş olsun.
Sil