13 Ekim 2026 Salı

İzi Düşer: 3

Hafta sonu hava şahaneydi. Öğle saatlerinde 30 dereceye varan sıcaklık sayesinde denize girenler bile olmuş. Ben, "ben bitmedi demeden yaz bitmez" modunda olmadığım için her zamanki gibi, okulların açılmasından bir gün önce denize girdim ve sezonu kapattım. İlerleyen günlerde elbette havanın sıcak olduğu, denize girilebilecek günler ya da en azından gün içinde zaman dilimleri oldu. Ama o saatlerde denize girmek de biraz aylak işi gibi geliyor bana. İşin gücün, mesain olmayacak bir kere ki yakalayabilesin. Buna hem zamanım yok hem de güz zamanı denize girmek, yazın verdiği keyfi, hazzı da vermiyor. O yüzden pastırma sıcaklarını kovalamıyorum. Bilinçli olarak. Çünkü yazı bırakamamak gibi geliyor bana. 

Resmi olarak güzün içindeyiz işte. Güz, İngilizcesiyle fall, tamamen "bırakmak" eylemiyle ilişkili. Yazlık kıyafetleri, sandaletleri, yüzmeyi bırakmakla ilgili. Değişime ayak diretmeyi bırakmakla ilgili. Okul sezonunun açılması ve sorumlulukların artmasıyla dışarı çıkmaları azaltmak, spontan eğlencelerin dozunu düşürmek, ev içlerine çekilmek, buralara uyumlanmak, mevsimsel döngüyle hizalanmak, tatlı bir geçiş yapmak o zaman mümkün. Hem sonbaharın kendine has, göz ardı edilemeyecek zevkleri var, renk cümbüşleri... Yapraklarını bırakan ağaçları izlemek, kurumuş yaprakların üzerinde yürümek ve ayaklarının altında çıtırdamalarını dinlemek gibi. Öğrenmeye kaldığın yerden devam etmek, yazın dağılan düzeni bir bir toplamak ve oturtmak gibi. 

Sonbahara geçişim fena ilerlemiyor. Bir kere hasta olmadım şükür. Yorganıma bürünüyorum. Çoraplar ve kapalı ayakkabılar olmazsa olmaz. Akşamları ıhlamurun içine attığımız çubuk tarçın ve zencefil kokusu sarıyor mutfağı. Üzerine su ekleyip ertesi gün bir daha demliyoruz. Tatları kaynaşıyor. Kokusu mis. Sonra çöpe. Kitaplar bana göz kırpıyor, bilgisayarım da öyle. Onlarla hemhal olmadım henüz. Ama ayakkabılık eksiği tamamlandı ya, benden mutlusu yok. Birkaç tablo daha astım. Bahçe minderlerini yıkadım, kaldırdım. Mobilyaları ittim köşeye, sudan ıslanmasın. Bitmeyen devinim. 

Ekim benim için yetişkin hayatımda yeni eğitimlere başlama dönemi. İşte onu yapmıyorum. Artık yeni bir şey öğrenmek değil de, hali hazırda öğrendiklerim üzerine düşünmek, hayatın her alanında hatırlamak, uygulamak istiyorum. Cumartesi akşam üstü bir arkadaşımla buluştum. Başımdan geçen kimi zorlu deneyimleri anlattığımda duygusal dayanıklılığımı takdir etti. Ben dağılırdım, dedi. Bunları sakin ve olaysız yapman kolay oldukları anlamına gelmiyor, sakın gücünü ve dayanıklılığını küçümseme, dedi. O dedikten sonra düşününce eskiye nazaran duygusal dayanıklılığımın arttığını fark ettim ben de. Cem Şen'in bazı deyişlerini hatırladım. Bahsettiği eşiği aştığımı, artık eskiye dönmeyeceğimi. Hayat beni büyütür ve olgunlaştırırken, kendi daha iyi olma versiyonumun peşinde yürürken kimi insanların doğal olarak arkamda kaldığını fark ettim. İyi geldi bunları fark etmek. İzi düştü işte geçmişin dedim kendi kendime. O zaman yaşadıklarım, onlarla mücadele etme şeklim, bugünkü davranış kalıplarını değiştirdi. İşte buna sevinebilirim. 

Geçenlerde geçmişin hayaletlerinden biri çıkageldi. O gelmedi de, onun yönlendirdiği bir hasta geldi. Beni tavsiye etmiş, sağ olsun. Teşekkür ettim, elbette. Bir iki yazıştık. Sonrası sessizlik. Bir zamanlar bu temas bende daha yakından tanıma hevesi ve heyecanı uyandırıyordu. Şimdi eylemle destekleniyor mu ona baktım. Sosyal nezaket çerçevesinde kurulan cümleleri tam da bitmesi gerektiği yerde bitirdim. Retronun meselesi de bu değil mi zaten? Geçmişin hayaletlerinin gelmesi değil sadece, onlardan gelen teması nereye, nasıl yerleştireceğimizi öğrenmek. Galiba dersimi aldım. Hatta ilgi ve sosyal nezaket ayrımı üzerine yüksek lisansımı tamamladım. 

Pazar günü Gelibolu Yarı Maratonu var. 10 K koşmak için kendimi paralamak gelmedi içimden. Bedenim hazır değil onca yolu koşarak tepmeye. Arkadaşımla 1915 Saygı Koşusu'na kaydolduk. O koşmadığı için muhtemelen ben de onun yürüyüşüne eşlik edeceğim. Yakın zamanda annesini kaybettiği için yürürken onu da taşıyacak büyük olasılıkla kafasının içinde. Yürümek biraz da böyle bir şey, anıları çağıran bir eylem benim için de, tutulmamış yasları bırakırız belki yürürken sessiz ve kararlı. Şifası gelir, sarar kalbimizi. 

Öğleden sonra ise Sait Faik ödüllü Sardunyalar Sıcak Sever öykü kitabının yazarı Başak Arslan geliyor şehre. İmza ve söyleşi. Kitabı okuyalı çok oldu. Öyküler çıktı aklımdan. Ama gideceğim. Arkadaşımın arkadaşı zira. O da işi sıkı tuttu. Günlerdir paylaşıyor. Uzaktan yoklama alacağım diye. Yapar valla. Öğretmen ne de olsa. Bana ayrılan sürenin sonuna geldim sanırım. Tamamen plansız, hesapsız, düşünmeden, taşınmadan yazdığım satırları usulca bırakıyorum. Tıkanıklıkları aşmak, kiri pası atmak için yazmak ve içinden dışarı atmak şart çünkü. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder