6 Kasım 2026 Cuma

Derin İzler: 4

Zaman ilerliyor, süre doluyor. 
Beraber ve solo yazılarımız için tanımlanan zaman diliminden bahsediyorum. Geri sayım başladı. 10, 9, 8, ...
Siz kaçıncı gündesiniz? Kervana nereden takıldınız? Okur musunuz? Yazar mı? Hem okur hem yazar mı? Ben bu aralar ne okur ne yazarım. Belki okumaz yazmaz. Kendime taktığım etiketlere aldanma sevgili okur. Bazen fazlaca kötümser ve önyargılıyım. Bazen fazla iyimser. Bir hastam ehliyetini yeniletecekmiş. Psikiyatri polikliniğini arıyordu. Bipolar ilaçları kullanıyorum, dedi. Son derece doğal bir tavırla. En amiyane ve kelime özürlü yanımla "Ben şok!". Şaşırma sebebim sosyal becerilerinin, hitabetinin yüksek olması, her gördüğümde saygılı, seviyeli bir merakla dinlemesi, sorular sorması, sohbet açması ve eşiyle dışarıya yansıttıkları uyumlu ilişki. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil, elbette biliyorum. Ama bir ilişki yorgunsa, derin izler düştüyse aradaki bağa yansıyor. Misal eşler birbirini şikâyet ediyor. Ya da ortak yaptıkları şeyler azalıyor. Benim gördüğüm bu çift, küçük bir motokaravanla birkaç aylık seyahatlere çıkıyorlar örneğin. Yaşları yetmişe vardığı için elden ayaktan düşmeden gezme, görme heveslerini birbirlerine olan yarenliklerini, sözlerindeki, davranışlarındaki karşılıklı özeni takdirle izliyorum. Birlikte keyifle yaş almanın tatlı bir yanı var. Karşılıklı olarak zihinsel ve bedensel değişimlerini izlemenin romantik bir yanı... Bunu gerçekleştirebileceğim birini kendime eş olarak seçebilmiş olmayı dilerdim. Pişmanlık değil de, bir tür imrenme benimkisi. Başarısızlık da hissetmiyorum. Nihayetinde kendim olamadığım bir ilişkiden çıkıp gitmişim, kızıma bildiğim en iyi ebeveynliği yapıyorum, anneliğimden razıyım, arkadaşlarım var, işimin yanı sıra ilgi alanlarım var, var oluşumu bir erkeğin karısı olmaya bağlamıyorum. Bununla beraber sonrasında hayatın bizi taşıdığı yerler, karşı tarafın yaptıkları ve yapmadıkları karşısında, kızımın ruhunda açtığı derin izler karşısında hayal kırıklığı, üzüntü yaşıyorum. Bir tür kendini sorumlu tutma hâliyle beraber. Bu evlatçıklar kendi kendilerine çıkıp gelmediler. Biz, bizzat kendimiz istedik, bizim kararımız neticesinde can buldular, vücut buldular. Bir de büyüyorlar. Onların yanımızdaki kesintisiz varlığı da sınırlı bir süre. Benim kızım liseyi ortaladı neredeyse. Sonra yuvadan uçup gidecek. (Klişe ama gerçek) Üniversite, iş hayatı derken ben annemi ne sıklıkta görüyorsam ona iniverecek, belki daha da seyreğine. Benim yetişkinlik tanımım yaptıklarının ve yapmadıklarının sorumluluğunu almak ve olağan sonuçlarına katlanmak. Dışarıda suçlu aramadan, sızlanmadan... Her an seçim yatırımı yapan politikacı gibi yaklaşmıyorum kızıma ama aramızdaki bağın kuvvetlenmesi ya da çözülmesinde yaptıklarım kadar yapmadıklarımın da olduğunun bilincinde yaşıyorum. Dinliyorum. Etiket takmamaya çaba gösteriyorum. Kalbinde, ruhunda onu yaralayacak, yaşamını güçleştirecek, diğerleriyle iletişiminde kendini sabote ettirecek derin izler bırakmamaya çalışıyorum. Geçenlerde bir seansta, psikolog bana "Bir çocuğun bunu söyleyebilmesi için diğer ebeveyne çok güvenmesi gerekir," dedi. Çok duygulandım. "Eğer rahat ağlayabilen biri olsaydım şimdi ağlardım," dedim. Sesimin titremesi geçti. Konuşmayı sürdürdük. Kutsal annelik değil yaslandığım ama şu da bir gerçek. Bir insan yavrusunu büyütmenin büyük bir sorumluluk olduğuna inanıyorum; hakkını vererek yapmamız gerektiğine. Her şeyi bilmiyorum. Benim için doğal, evde görerek öğrendiğim bir şey de değil, ama koşulsuz sevgim, öğrenme hevesim ve çabam var. O yüzden elimden gelenin en iyisini yaptığım konusunda içim şimdilik rahat. Ama sınırlı bilgimiz ve anlık yaşam koşullarıyla neyin ne olduğu, ne olacağı hakkında nasıl emin olabiliriz? 
                                                                          *
Bu, blogtaki 1245. yazı. Dile kolay. 13 yıl. Pes etmeden, vazgeçmeden, kim okuyacak demeden yazmayı sürdürmek bana gurur veriyor. Bir son nokta hedefi koymamak gibi bir yanıyla çünkü. Yaptım, bitti değil de, sürdürüyorum demenin keyifli bir yanı var. İnsana yaşama coşkusu veren bir yan. Diğeri artık heyecan duymamak, bir yenisinin diğerlerinden farkı olmadığına inanmak ile ilgili diye düşünüyorum. Bu da sanki çokça yaralanmanın, çokça hayal kırıklığına uğramanın, feci halde yorulmanın, bezmenin sonucu. Beklentilerin karşılanmamasıyla ilişkili. Şimdi burada yazarken, birilerinin gelip okuması, belki sohbete dahil olup yorum yazması dışında ne gibi beklentim olabilir? İşte bu tam da bu sebeple, beklentiden uzak kaldığım için sessizlik de ses kadar kabulüm. Hayal kırıklığına uğramıyorum. Bir skor için yazmıyorum. Eteğimdeki taşları dökmek, içimdeki kiri pası atmak için yazıyorum. Yazarak içimde kalan tortuları çıkarıyorum. Bu sayede derin izlere dönüşmüyorlar. Pes etmeme, küsmeme, kendimi çekmeme, hayatta genel bir durgunluğa, donukluğa yol açabilecek olayları dile döktükçe, hayal kırıklıkları, bezginlikler, üzüntüler içimden çıkıyor. Ben de kendimi fark ediyorum. Tepkisel davranışlarım nispeten azalıyor. Daha sakin, daha odaklı biri haline dönüyorum. Blogtaki 1245. yazıyı kaleme aldığımı yazmaya koyulduğumda bunları yazacağımı bilmiyordum. Kendime bir hedef koymaktı niyetim. Derin İzler serisini yazarken 1250'ye varmak. Belki bu serinin birisinde yazarlık yolculuğumdaki red hikâyelerine ve onların açtığı izlere bakarım. Eğer sen de merak ediyorsan... 

2 yorum:

  1. "Sessizlik de ses kadar kabulüm" demişsin. Buna sevindim. Zira benim gibi yazılarını okuyan, ilham alan, cesaretine, açık sözlülüğüne imrenen ama her seferinde bir yorum bırakmayan nice okurun vardır Tuğba, eminim. On üçüncü yılını ve 1245. yazını tebrik eder devamını dilerim. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Leylan'cığım. Benim de okuyup etkilendiğim, ne diyeceğimi bulamadığım için sessiz kaldığım çok oluyor.

      Sil