1 Şubat 2016 Pazartesi

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (20)


 
                                          GECİKMİŞ BİR TEŞEKKÜR
 
Çocukken ablamla altlı üstlü ranzada yatardık ve annemden dinlediğimiz masalları birbirimize anlatarak uykuya dalardık. Bir süre sonra masallar birbirini tekrar etmeye başlayınca ben de kafamdan uydurduklarımı anlatır oldum. Masalı çok uzatınca ya da prens tarafından kurtarılması gereken prenses kurda yem olunca; birinci sınıfa giden ablam, anlattıklarımdan şüphelenmeye başladı. Anlattıklarımı uydurup uydurmadığımı sorar oldu. Her seferinde, “Sen okuldayken annemden dinledim,” diyerek ikna ettim onu.

 

Görünmez arkadaşlara ve yatağın altında gizlenip ayağımı kapmaya çalışan kurtlara inanıyordum. Fatih Ormanı’nın kenarına kurulmuş Orman İşletmesi’nde yaşıyorduk ve kurt olmasa da aç kalan çakal ve gelincikler zaman zaman evlerimize kadar sokuluyordu. Onlar içeri girmiyordu ama içime giren kurt bana masallar anlatıyordu.
 
Annem ablamı ders çalıştırırken, tepelerinde dura dura okumayı ve yazmayı öğrendim. Evde canım çok sıkıldığından okula gitmek istedim. Parmak çocuk kadardım. Müdür, “Bir iki gelsin sıkılır bırakır,” deyince, kayıtsız kuyutsuz takılmaya başladım. ‘Ali topu at’ ‘Oya topu tut’ ‘Ayşe ekmek al’ ‘Hasan bayrak as’ gibi emirlerin hiçbirini defterime yazmadım. “Ben, Ali, Oya, Ayşe, Hasan falan değilim, onlar yazsın,” dedim, arkadaşlarımı da örgütledim. Öğretmen komşumuzdu kucağında uyuduğum bile olmuştu; sınıfta çıkarttığım isyanı, “Bundan sonra herkes kendi adıyla yazacak fişleri,” diyerek çabuk bastırdı. Okuldan da sıkıldım, baktım hep aynı terane, “Ben gitmekten vazgeçtim,” dedim. Ama geç kalmıştım göğsüme kirazı iliştirmişlerdi bile. Teneffüslerde Uzay Yolu oynamak, derste pencereden yangın söndürme gemilerinin su fışkırtmasını izlemek, çıkışlarda leblebi tozuyla boğulayazmak olmasa; çekilir dert değildi.
 
Orta bir falan olmalı, öğretmen çocuğu bir arkadaşımız ödül mü almış, şiiri mi beğenilmiş ne; hoca tahtaya çıkarttı, şiirini okutup bize de alkışlattı. O zaman dedim ki, “Valla kıyak iş alkış falan, ben de yazayım iki satır, kızların ilgisini çekeyim.” Koyunlu moyunlu bir şey yazdım ilkin, kızlar ilgilenmedi tabii. Ama benim hoşuma gitti. Çocuk parkında geçen yaşanmış bir hikâyeydi ikincisi, salıncaklar falan çarpışıyordu. Natüralist ve Realist takılıyordum yani ilk zamanlar. Sonra sonra Romantik dönemim başlar. Çok âşık oluyordum ve çok yazıyordum. Zaman zaman işe de yarıyordu. Okulda şair diye biliniyordum.    
 
Uzun edebiyat sohbetleri yapıp, Nazım’ın kitaplarını veren çok şey öğrendiğim edebiyat hocalarım da oldu, kompozisyonlarıma sürekli 5 – 6 verip beni çileden çıkartan, en sonunda “Siz edebiyattan anlamıyorsunuz!” diye isyan ettiklerim de. Bu arada şiir dışında kısa hikâyeler, denemeler de yazmaya başladım. Okul dergisinin editörlüğüne getirilince, bir iki gazetede dergide yazılarım da çıkmaya başlayınca, ‘Tamam yazar oluyorum,’ diye düşündüm ama olabilmem için bir yaşadığım kadar daha yaşamam gerekti.
 
Hukuk fakültesinde, bitmeyen uzun dersler sırasında kalın kitapların arasında gizli saklı çok kitap bitirdim. Bu arada öğrendim okuma oburluğundan kurtulup gurme okur olmayı. Daktiloyla yazıp, fotokopiyle çoğaltıp, Artvin’e Adana’ya bile gönderdiğimiz bir de dergi çıkarttık. (Kime Ne’nin sadece dört beş sayı çıkabildiğinden aslında kime ne?) Kafamda öykü dolaştırmaya başlamam da bu döneme rastlar. Senelerce öyküleri etrafımdakilere anlattım ama yazamadım, ufak ufak notlar aldım, bir iki denedim ama olmadı. Kim bilir, belki de o zamandan kalmadır, öyküleri senelerce kafamda tutmadan, kâğıda dökememem.
 

Askerliğim bir uzun mektup gibi geçti… Sadece bana ait olan yazıcı bürosunda, radyo dinleyip, kütüphanede bulduğum Yaşar Kemalleri Ataol Behramoğlularını okudum. İnsanları tanımayı, daktilo tamir etmeyi bir de sayfalar dolusu mektup yazmayı öğrendim.   

 

Döndükten sonra… gündüzleri hukuk dilekçeleri yazdım, akşamları öykü; gündüzleri boşanma dilekçeleri yazdım, akşamları sonu mutsuz biten aşk hikâyeleri, gündüzleri cinayet davalarına tahliye dilekçeleri yazdım, akşamları ON HİKÂYE ON ÖLÜM’ü. Bir – bir buçuk yılda on öykülük ilk dosyamı tamamladım. Hem şiir dosyamı hem de öykü dosyamı iki ayrı yarışmaya gönderdim. Tesadüfen ikisinin de ödül töreni aynı güne denk geldi, ben ikisini de kazanacağımdan emindim, hangisine gideceğime karar veremiyordum. Tepebaşı Tüyap’daki öykününkine gittim. İkisini de kazanamadım. Fuarda şiirin jüri üyelerinden birini gördüm, dosyamda neyin eksik olduğunu sordum, dosyamın eline geçmediğini söyledi. Şairliği kıvıramadığıma karar verip bıraktım, sonra da arkama dönüp ilk göz ağrıma bakmadım.
 
 

 

Öykü dosyamı yayınevlerine göndermeye karar verdim. Aynı anda iki üç büyük yayınevine birden gönderdim. İlk gelen cevap mektuptu, beni yerin dibine sokup çıkarttıktan sonra, sen bu işleri bırak, diyordu. O gün yazmayı bırakmaya karar verdim. İkincisi telefondu, yayınevine çağırıyordu. Görüşmeye gittiğimde, öykü dosyasını basamayacaklarını ama en uzun öyküyü romana çevirebilirsem yayınlayacaklarını söylediler. Ben romanlaştıramadım zaten bir süre sonra da yayınevi kapandı. (Bu öykü Emanetimdeki Hayatlar romanımda olayları başlatan Hüzün Yüklü Gözler’di.) Son gelen telefon, dosyayı basacaklarını, üzerinde birlikte çalışacağımızı ama sekiz ay bekleyip bekleyemeyeceğimi soruyordu. “Sorun değil, bir yıl bile beklerim,” dedim. O gün, ne olursa olsun yazıda direnmeye karar verdim. Ekonomik kriz patladığından dosyam basılmadı zaten kriz o yayınevini de patlattı. Ben ilk kitabımı görmek için on yıl bekledim. Bana telefon açan kişiyse Metin Kaçan’dı. O telefon olmasaydı, yazıya küslüğümün devam edeceğini ve belki de bir daha hiç yazmayacağımı bilemedi.

 

Yukarılarda bir yerlerde, gökyüzünün afili filintalarıyla racon kesip, zar atarken arada aşağılara da bakıyorsa, umarım teşekkür ettiğimi de duyuyordur, çünkü ona teşekkür etmeye hiç fırsatım olmadı. 

 
MEHMET FIRAT PÜRSELİM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme