19 Ekim 2026 Pazartesi

İzi Düşer: 5

Aylaklığımın, tembelliğimin izi düşüyor bu aralar günlerime. Damla damla akıyor, yağıyor, bazen suyu emiyor hayat, bazen sele çeviriyor, üstüme boca ediyor. Çok büyük meseleler değil her biri. Yıkanmamış ve/ya katlanmamış çamaşırlar, masa ve mobilya üstlerinden kendilerine ait çekmecelere, dolaplara girecek öte beriler... Bu yığın, ya da hayatın bitmeyen telaşı, kimi anlık hazları, asıl kulaklarımdan, kalbimden içeri girmesi öncelikli olanı geride tutuyor. Bilgi kaynağı hep orada, elimin altında diye düşünürken, zamanının gelmesini beklerken günler, haftalar, yıl kanatlanmış uçmuş. Tam da ben o sözlerin şifasını almaya açıkken, kalbim kulağıma ikinci kez çalınırken, bilgelikten yudum yudum içmeyi, gözlerimin, kalbimin önüne inen perdeyi aralamayı umarken hop dedi kesildi video. Kayboldu. İnternetin karanlık dehlizlerine gömüldü. Mesaj attım, eğitimi aldığım kuruma. Ağustos sonunda kapanacak içeriklerin süresinin uzatıldığını, ekim ortasında kapattıklarını söyledi yetkili ses. Kelimeler gitti geldi aramızda. Bir telafi yolu rica ettim. Kelimeler bana içeriklerin bir yıldır orada durduğunu, artık yeni eğitim döneminin başladığını, dilersem yeniden kaydolabileceğimi söyledi. O zaman aydım duruma. Erteleme döngüme hayıflandım. 

Yemelerimin izi düşüyor bedenime. Bir lokma, bir lokma daha, derken midemi çöplüğe çevirmenin pişmanlığı içindeyim.  Açlık hissetmeden, saati geldi diye, birlikte sofraya oturulsun diye, bedenime kulak vermeden yediğim hiçbir lokmayı sevmiyorum. Ama iki çatal kaldı buzdolabına girmesin'leri de bırakamıyorum. Ya da kızıma meyve tabağı hazırlarken içinden tırtıklamayı kesemiyorum. Her pazartesiyi bir milat sayıyor, sonra yine kendimle kötü kişi oluyorum. 

Soğuğun izi düşüyor boğazlarıma. Yanıyor, acıyor. Boğaz pastili, zencefilli, çubuk tarçınlı ıhlamur tüketiyorum biteviye. Kendimi yormamaya, uykumu almaya, vitaminleri ihmal etmemeye, bedenimi gözetmeye çalışıyorum. Yıkılmadım ayaktayım. Dün de bir parça zorladım kendimi. Soğuğa maruz bıraktım. Gelibolu Maratonu için sabah sekizde buluştuk arkadaşımla. 10 K, 21 K, 42 K idi parkurlar. 5 Klık halk koşusu yerini 1915 metrelik saygı koşusuna bıraktığı için onu seçtim. Arkadaşım yürürken ben koşmaya başladım. Hop gittik, hop döndük. Bitirme madalyonumu aldım. Evdeki madalya sayısı dörde çıktı. Koşmanın en tatlı yanı bu galiba. Ödüllerini çok hızlı, çok kolay topluyorsun. Bir çift koşu ayakkabısı, biraz antrenman derken herhangi bir yol koşusuna katılabiliyor ve o eğlencenin parçası olabiliyorsun. Etkinlik alanında buğdaylı nefis bir çorba dağıtıyorlardı. Arkadaşımı beklerken aldım çorbamı, büyük boy karton bardaktan yudum yudum içtim. Sıcak sıvının boğazımdan yuvarlanırken bıraktığı ılık, sarmalayan, iyileştiren yanı hoşuma gitti. Üstüne bir bardak sıcak çay. Eve dönüş yolunda simit, kaşar, çay ile ekspres bir kahvaltı yaptık. Eve gidip sıcak bir duş aldım. Kızım için pazar kahvaltısı hazırladım. Ve acıkmadan ikinci kez kahvaltıya oturdum. Bknz: bir üstteki paragraf. 

Verdiğim sözlerin izi düşüyor sosyal hayatıma. Yorgun olduğum halde sabah erken kalktım yataktan. Arkadaşımı bırakmadım tek başına. Birlikte paylaştığımız bir anı daha oldu. 25 yılı devirdiğimiz arkadaşlığımızda ben küçük olanım, on yaş kadar. Bununla beraber arkadaşımın bana olan sevgisini, güvenini bilirim, sezerim. Birlikte olmanın türlü halleri var, eğlenceli, kimi zaman üzüntünün içinde yan yana yalnız. Oralarda da birbirimize zahmetsizce el attığımız için birbirimizin kıymetlisiyiz. Bu bir anda olmuyor, yüzde yüz uyumdan da gelmiyor, verdiğimiz ve tuttuğumuz sözlerin, iyi günde, kötü günde yan yana durmaların izi düşüyor, büyüyor, kökleniyor. Bağlar kuruluyor. Benzer bir bağın içinde olduğum bir arkadaşımın, arkadaşı Başak Arslan'ın söyleşi ve imza gününe gittim dün. Sardunyalar Güneşe Bayılır' yaz aylarında okumuştum. Söyleşide ilk kitabı, ikinci öykü dosyası olduğunu öğrendim. İlkinin daha otobiyografik ögeler taşıdığını anlattı. Belki de o dosyayı çöpe atma cesareti, yeniden, sıfırdan yazma kararlılığı gösterebildiği için ilk kitabıyla böyle güzel bir çıkış yakalayabildi, Sait Faik Ödülü'nde kadar uzanan bir yolu kendisine açtı. Emek emek, ilmek ilmek örülen her yolun izi, ödül olarak düşüyor hayatımıza. Bu kitap da kanlı canlı örnek. İş, cesaret etmek, yılmamak, emek vermeyi sürdürmekte. Hepimiz bir şeyler için emek veriyoruz. Hangisini öne alacağımızı iyi önceliklendirmemiz gerek. Ben arada hissediyorum bu aralar. İyi olma halimi gözetecek eğitimler aldım son yıllarda peşi sıra. Halbuki kabım sınırlı, kısıtlı. Maddi kaynaklarım, dinleme kapasitem, öğretilenleri yeniden dinleme, uygulama kapasitem sınırlı. O yüzden bir yıllık erişim süremi kaçırdığımda yalnızca iki dersi yeniden dinlemiştim. İçlerinde kaçırdığım canlı dersler de vardı, nasılsa yeniden dinleme imkânına sahip olduğumu düşünme yanılgısıyla girmediğim derslere hayıflanıyor muyum emin değilim. Sanırım kabım dolu. Yeni bir şey almaktan çok mevcut bilgileri her gün, her fırsat geldiğinde yinelemek yeterli. Son yirmi dört saat içinde iki kez sesim yükseldi. Kızıma kızdım, bağırdım. Uygulayamayacaksam, duymamın ne anlamı var! Tetiklendiğim yerler hep aynı. Aradığımda ulaşamamak, mevsime uygun giyinmemesi. Montsuz Leyla gibi gezmesi artık 9-10 derecelere inan sıcaklıkta. O ilkokula başladığında ya da başlayacakken geçmiş gün, "Bağırmayan Anne Baba Olmak" kitabını okumuştum. Bayağı etkilenerek, beğendiğim cümlelerin altlarını çizerek, önemli bulduğum cümleleri el yazımla kaydederek... Belki yeniden okuma zamanı gelmiştir. Çünkü bağırmayı sevmiyorum. Bağırdığımda asıl önemli olan mesaj ona geçmiyor. Kızacağım düşüncesiyle bir şeyleri örtbas ediyor ve bu örtbas etme hâli asıl beni kızdıracak meseleye dönüşüyor. Öncesinde, bu düşünce olmasa söyleyeceği birkaç cümleyi duymaya yerim varken o bunu göremiyor. Bu tatsızlığın izi düşüyor işte satırlara. Derin bir ısdırap olarak... 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder