16 Ekim 2015 Cuma

İlknur Urkun ile Söyleşi


Kendine ait bir oda...
Herkes uykuya çekildikten sonra yemek masasının bir köşeciğini kendisine yazı alanı yapan biri olarak böyle bir odanın hayalini kurmadığım tek gün yok. Odalardan birini zihnimde boşaltıp dolduruyor, kitaplarımı sıralıyorum, pencerenin önüne kirli krem bordo renkli yan apartmanın duvarı yerine bambaşka manzaralar yerleştiriyorum. Deniz insanıyım ya, boğaz manzarası koyuyorum çoğu zaman, bazen ağaçları... Sırtüstü yatıyorum yatağa, gözlerimi kapıyorum ve düşlüyorum. Geniş yazı masamı, kitaplarımın yan yana dizildiği rafları, başımı kaldırdığımda göreceğim güzelim manzarayı, sırtımı ağrıtmayacak afili bir sandalyeyi...
Sinek Sekiz Yayınları etiketli Bana Ait Bir Yer, bu hayali kurmakla yetinmeyip, evinin arkasındaki ormanda okumak, yazmak ve hayal etmek için bizzat kendi elleriyle bir kulübe inşa eden bir adamın ve inşa ettiği kulübenin hikâyesi. Bu, bir nasıl yapılır kitabı değil. Michael Pollan, mimarlık sanatına ve inşaat işine doğa gözlüğünden bakarak başka türlüsünün de olabileceğini gösteriyor. Okuru, Feng Shui'den Walden'a, mimarlığın kökenlerinden pencerenin tarihine, mekân ve mimarlık alanında daha önce ayak basılmamış bir rotada gezintiye davet ediyor. Sevgili İlknur da temiz çevirisi ve açıklayıcı dip notlarıyla bu gezintide bizi yalnız bırakmıyor.
İlknur ile Bana Ait Bir Yer ve çevirmenlik üzerine biraz konuştuk.  


50 kelimeyle otobiyografini öğrenebilir miyim?

1982’de Kdz. Ereğli’de doğdum. ODTÜ’de lisans ve yüksek lisans, sonra TMMOB bünyesinde çalıştıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Permakültür Tasarımı Sertifika Kursu’na katıldıktan sonra tutku duyduğum şeyler yaparak geçinmek ve mutlu olduğum bir yerde yaşamak için adımlar atmaya başladım. Şimdi çevirmenim, permakültürle ilgili eğitimler veriyor, dünyayikurtarankadinlar.blogspot.com’u yürütüyor ve Çanakkale’nin bir köyünde yaşıyorum. 

Çeviriye nasıl başladın?

Ortaokulda dönem ödevi olarak yaptığım çeviriyi saymazsak, ilk kez Buğday Derneği için gönüllü olarak çevirmenliğe başladım. İlk çevirim GDO’lu gıdalarla ilgiliydi.

Sence çevirmen kimdir? İyi bir çevirmenin taşıması gereken üç özellik nedir?

Aslında alaylı ve genç bir çevirmen olarak bu konuda pek ahkâm kesmek istemiyorum. Bence beni fena olmayan bir çevirmen yapan özellikleri sayabilirim: 1- İngilizce dilini çok uzun zamandır okuyor, yazıyor ve konuşuyor olmam. 2- Türkçe dilinde çocukluğumdan beri çok okumam. 3- Bir metin üzerine düşünmekten, anlamadığım yerlerini araştırmaktan ve Türkçe’ye çevirmekten zevk almam.

Solgun Ateş, Konuş Hafıza kitaplarının çevirmeni, Yiğit Yavuz, Nabokov Günlüğü isimli bloğunda İletişim Yayınları’ndan yayımlanan Konuş Hafıza romanını çevirirken zorlandığını, çalışma masasının tam karşısına, göz hizasına, “Gözümü korkutamazsın Nabokov, yeneceğim seni,” dercesine büyük yazarın boks eldivenli bir fotoğrafını koyduğunu, özelde bu kitap, genelde her kitap için yazarın bir fotoğrafı karşısında çalışmayı tercih ettiğini söylüyor. Senin de bir çevirmen olarak ritüel diyebileceğimiz belli çalışma alışkanlıkların, elimden asla düşürmem dediğin araç, gereç, başvurduğun kaynakların var mı?

Edebi eser çevirisi bir tabloya bakıp bundan bir opera sahnelemeye benziyor; başlı başına bir sanat. Ben çok fazla edebi eser çevirmedim, genellikle beşeri bilimler ve az da olsa teknik çeviri alanında kalıyorum. Yani bir konuda uzmanlaşmış da değilim. Dolayısıyla çeviri yaptığım konuyla ilgili çok çeşitli kaynaklara başvurmak ve sürekli araştırma yapmak zorundayım. Uzay aracı parçalarının isimlerinden endemik bitki türlerine, o kadar farklı şeyler karşıma çıkıyor ki, bunların hepsini kitaplardan araştırabilmem için ODTÜ kütüphanesinde yaşamam gerekirdi. Dolayısıyla internet olmadan çeviri yapamam diyebilirim.

Daha çok ekoloji, sürdürülebilir yaşam, permakültür gibi konularda çeviriler yapıyorsun. Çeviride uzmanlık alanları önemli midir? Yoksa bir çevirmen her alanda çeviri yapmalı mıdır?

Sanırım her şeyde olduğu gibi burada da denge önemli. Otomotiv ya da sigorta hukuku alanında uzmanlaşmak ve sadece bu alanda çalışmanın elbette getirisi vardır: terminolojiye hâkim olursunuz, hata yapma ihtimaliniz azalır, daha yüksek ücretlerle çalışırsınız vs. Yani sektörde tavsiye edilen şey uzmanlaşmaktır. Ama bence bu modernist bir yaklaşım ve amacı verimi arttırmak. Bu derece uzmanlaşmanın insanı yıpratacağına ve ufkunu daraltacağına inanıyorum. Şahsen, nasıl ki boş zamanlarımda hep aynı konuda kitaplar okumuyorsam, çeviri yaparken de tek bir konuyla kısıtlanmak istemem. 

Bana Ait Bir Yer, editör, yazar Michael Pollan’ın eşi (ve aileye yeni katılacak bebekleriyle) ile birlikte yaşadıkları evin arkasında okumak, yazmak, hayal kurmak için bizzat kendi beceriksiz elleriyle inşa ettiği bir mekânın doğuşu hikâyesi. Hikâyesini bize anlatırken mimari ve kelimeler arasında güçlü bağlar kuruyor,  hayalden, tasarıya, inşaat sürecine kadar her şeyi anlatıyor. Çeviriye başladığın esnada kendi evinizi inşa ediyor olmak nasıl bir duyguydu? Pollan’ın önerilerinden faydalandınız mı?

Tam evimizi hayal etmeye başladığımızda bu çevirinin bana gelmesine çok şaşırmıştım. Pollan aslında okura inşaat konusunda pek bir öneri sunmuyor. Yani, kendisinin de dediği gibi, bu bir “ev nasıl yapılır kitabı” değil. Daha ziyade onun kendi evini inşa etme hikâyesi. Aslında o güne kadar ekolojik mimari konusunda o kadar çok şey okumuştuk ki, işin teknik kısmına değil hikâyesine, işin insani ve toplumsal yönüne yoğunlaşan bir kitapla haşır neşir olmak inşaat konusunda beni rahatlatmıştı. Mesela Pollan’ın Gaston Bachelard’dan yaptığı bir alıntı bambaşka bir bakış açısı veriyor: “Evin başlıca faydalarını saymam gerekirse: ev hayalleri barındırır, ev hayalciyi korur, ev huzur içinde hayal kurmaya izin verir.”   

Bana Ait Bir Yer ’in çevirisini yaparken nelere dikkat ettin?

Öncelikle çok teknik bir kitap olmasa da, içinde bol bol teknik terim vardı. Bunları doğru ve tutarlı kullanmaya dikkat ettim. Bir de Pollan’ın dili Türkçe’ye yorumsuz çevrilebilecek bir dil değildi ve cümleleri evirip çevirmek, bir kelimenin birden çok karşılığı arasından en uygun olanını seçmek, Türkçe karşılığı olmayan kelimelere ikameler bulmak gerekti.

Hangi kitabı çevirmek isterdin?

Aklımda çok önemli olduğunu düşündüğüm iki kitap var: Rowan Jacobsen’in  Fruitless Fall (Meyvesiz Güz) ve Stephen Harrod Buhner’ın The Lost Language of Plants (Bitkilerin Kayıp Dili).

Yaptığın çeviriler sende yazma isteği uyandırıyor mu?

Çocukken yazmayı çok sever, durduk yere kompozisyon ya da tiyatro oyunu falan yazardım. Sonra galiba düşüncesiz bir Türkçe öğretmeni yüzünden yazma hevesimi kaybettim. Hâlâ da günlük tutmak bile içimden gelmiyor. Ama bloğumda ele aldığım konularla, menstruasyonla ilgili basit bir rehber kitap yazmayı hayal ediyorum. 

Şu anda hangi kitap üzerinde çalışıyorsun? Okurla ne zaman buluşacak?

Geçenlerde Maria Mies ve Vandana Shiva’nın beraber yazdıkları Ecofeminism’in çevirisine başladım. Benim için çok önemli bir konu ve heyecan verici bir çalışma. Okurla buluşma tarihini bilmiyorum.

 

2 yorum:

  1. çeviri üzerine olan bu söyleşi tam zamanında önüme geldi teşekkürler. mefisto kitabevinden arkadaşımla birlikte aldığımız joyce carol oates, ilk aşk, çeviren erhan sunar, feci bir şey. editör zaten yok ama bu kadar sorumsuzluk olabilir mi? okuyucu bu kadar aşağılanabilir mi? çok kızdım alakarga yayınlarına. iyi çeviri yapanlara sevgiler saygılar iyi ki varsınız.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çevirmenler ve editörler edebiyatın geri planda kalan kahramanları... Onlar işini iyi yapmayınca kitap okumanın keyfi azalıyor.

      Sil