1 Ocak 2017 Pazar

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM?(31)

BUGÜNE YOLCULUK
                                                                    



Hani olur ya, bir şeyi yapmak istersiniz, ama bir türlü başlayamazsınız. Bilirsiniz, bir başlasanız akacaktır da başlayamazsınız. Araya hep bir şeyler girer. Ertelersiniz, korktuğunuz için, arkadaşınızla buluşmak, gezmek, film izlemek için...

Zaman su gibi akıp geçer başlamadan!

Bu konuyu en basit haliyle anlatan çok sevdiğim Silvana Tavano’nun bir çocuk kitabı var, “Nasıl Başlar?” diye. Hep derim, çocuk kitaplarından öğrenecek çok şeyimiz var:



“Karmaşık görünen pek çok şeyin basit bir başlangıcı vardır her zaman:
Resim yavaş yavaş, önce bir çizgiyle başlayıp çıkar ortaya.
Senfoni, ilk nota yazıldıktan sonra; her buluş, bir hayalden sonra...
Neyse ki pek çok şey, sadece bir arzuyla başlar:
Bir sır, hiçbir şey anlatmamayı seçtiğimizde başlar...
Bir dostluksa, her şeyi anlatmak istediğimizde.
Her şeyin bir sonu olduğunu anlamanın tek yolu vardır: BAŞLAMAK”


İnsan bir şeyi seviyorsa aslında başlama sorunu olmayacağına inanırım. Seyahat etmeyi seven birinin biletini satın alması zor olmasa gerek, ya da yemek yemeği seven birinin yemeği hazırlaması, matematiği seven birinin sayılarla oynaması...

Keşke dünyada herkes sevdiği işi yapsa.

Yazmayı, kalemleri, kağıtları, kitapları sevdiğimden, yazarken mutlu olduğumdan, yazmaktan kuvvet aldığımdan, çocuklar için yazmaya başlamam pek zor olmadı. Gerçi, bu seferki amacım biraz daha farklıydı. Yazdığım birileri tarafından okunacaktı. Böyle bir amaç için yazmak daha farklı bir deneyim gerektiriyor. Çocuklar için yazmanın bambaşka kuralları, tekniği var. En başta çocukları iyi tanımak, onları heyecanlandıracak, eğlendirecek, meraklandıracak konuları bulmak ve çocukların okurken zevk alabileceği şekilde yazmak gerekiyor. Başlarda zor oldu. Yazıyordum, sonra yazdığımı okuyunca moralim bozuluyordu. Yazmak istediklerim, fikirlerim iyiydi de, yazdıklarım değildi. Okudukça, yazdıkça, eğitimler aldıkça kendimi geliştirdim



Gördüklerimi, duyduklarımı, düşündüklerimi, yaşadıklarımı, hayal gücümü, çocukluğumu yazmaya başladım. ‘Rengarenk Tavşanlar İstiyorum’ kitabım gittiğim bir okulda bir kız çocuğu ile sohbetim sonucunda ortaya çıktı. ‘Hayalperest Çocuk’ okul hayatında sıkışmış çocukların, doğayı özleyenlerin ve biraz da oğlumun öyküsü oldu.  

Aslında herkes bir yazar, okuryazar. Herkesin hayatı, yaşadıkları bir öykü, bir kitap. Yazar ile yazar olmayanlar arasındaki en belirgin fark yazarların hayattan aldıklarını bir düzen ve estetik içinde kağıda dökebilme yeteneğidir, diye düşünüyorum.


Evimizin iki odası vardı. Salonda, büfenin en alt rafında annem ile babamın kitapları uğrak yerlerimden biriydi. Orada çocuk kitabı yoktu, ama yine de büyükler için yazılmış kitapların beni çok oyaladığını hatırlarım. Evimizdeki bu küçücük kitaplığın kitap sevgimin oluşmasına katkı sağladığını düşünüyorum. Kitapları anlamazdım, ama bakardım; sayfalarını çevirir, yırtar, karalardım. O kitaplardan bir tanesi - Balzac’ın Eugenie Grande’ın - bugüne kadar geldi.
İşte fotoğrafı.


Diğerlerine ne oldu bilmiyorum. O kadar çok taşındık ki, her taşınmada bir şeyler yitirdiğimiz gibi kitaplarımızı, fotoğraflarımızı da yitirdik. Ama hafızamdan hiç silinmeyen Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam,” Atatürk’ün anıları ile ilgili bir kitap, Uğur Mumcu ve Aziz Nesin’in kitapları ve bordo kapaklı, şişman bir Hayat Ansiklopedimiz vardı.

Sonraki yıllarda kendi kitaplığım oluşmaya başladı. Birinci sınıfta öğretmenim Günel Kaya’nın hediye ettiği Ayşegül kitabı, ilk kitabım oldu. Hayran hayran bakardım Ayşegül’e. Benden farklıydı, güzeldi, becerikliydi, yetenekliydi... 2011’de Yapı Kredi Yayınları Ayşegül serisini tekrar bastığında heyecanla okuyup, çocukluğuma döndüm. Sonra bu kadar kusursuz bir karakter olan Ayşegül’ün gelişimimde nasıl bir etkisi olduğunu düşündüm. Belki de hata yapmaktan ve geri çevrilmekten korkmamda Ayşegül’ün parmağı vardır, kim bilir! Ayşegül’e inat hatalar yapan karakterleri seviyorum.

Can Yayınları’nın çocuk kitapları serisi bana alındığından galiba ilkokul üçüncü sınıftaydım.
Altı adet kırmızı karton kutunun içinde otuz kitaplık bir seçki. Nasıl mutlu olmuştum, nasıl da heyecanlanmıştım... Her gün farklı birini okur, birinden diğerine geçer dururdum. Kitaplarımı oraya koyar, buraya koyar, yere göğe sığdıramazdım. Palavracı Baron, Beyaz Yele, Küçük Hafiyeler, Uçan Sınıf’ın, İlyada, Alçacıktan Kar Yağar... Yıllar sonra Erich Kästner’in “Kendi çocukluğunuzu asla unutmayın!” sözünün doğruluğunu anlayacak, Beyaz Yele kitabındaki “patron” gibi insanları görüp, tanıyacaktım.



Dördüncü ve beşinci sınıftayken gazeteci olmak istediğimi hatırlıyorum. O zamanlar ve hala da en rahatsız olduğum ve bir türlü kabullenemediğim şey doğaya zarar verilmesi, çevrenin kirletilmesi, yerlere çöp atılması, boş alanların hemen çöplüğe çevrilmesiydi. Arnavutköy’de otururduk. Bir gün evden okula giderken sevdiğim bir sokağın üstündeki binanın yarı bodrum katındaki dairenin çöplüğe çevrildiğini, gelen geçenin umursamadan oraya çöp attığını fark ettim. Bu durum beni çok rahatsız etmiş, bununla ilgili bir haber yapmaya, insanlara bunun yanlış olduğunu anlatmaya karar vermiştim. Ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Sonra aklıma gazete çıkarma fikri geldi. Evet, bir gazete çıkarabilirdim! Fotoğraf çektim, bastırdım ve bu yaşanan tatsız durumla ilgili haber yazısı yazdım, hepsini A4 kağıda güzelce yerleştirdim, süsledim. Aslında bu gazete değil, poster olmuştu, ama kime ne! Ben ilk gazetemi çıkarmıştım. Gerisi gelmedi tabii, ama yine de, bu süreç, bir şey üretmiş olmak, bir soruna dikkat çekmek çok hoşuma gitmişti. Bu çalışma o güne kadar yaptığım onca sayfa ödeve bedeldi. Şimdilerde oğlumun okulundaki ödevler hep bu tür çalışmalar içeriyor. Hayat ile bağlantılı, araştıran, sorgulayan, bir şeyler üretmeye yönelik çalışmalar... Ne mutlu onlara!

Bizim evde kitap deyince akan sular dururdu. Hiçbir şey alınmasa kitap alınırdı. Ama gerçek okuma sevgim sekizinci sınıfta ortaokul öğretmenim sayesinde oluştu diyebilirim. Kitap sevgisinin doğuştan değil, okuyarak kazanıldığına inanan Türkçe öğretmenimiz Kemal Aloğlu o sene boyunca bize birbirinden güzel  kitaplar okutmuştu... Ne öncesinde, ne de sonrasında Kemal hocanın yaptığını başka bir öğretmen yaptı. O yıl harfi harfine, kelimesi kelimesine Ernest Hemingway’in Silahlara Veda’sını, Orhan Kemal’in Murtaza’sını, Richard Bach’ın Martı’sını, Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler’i, Jose Mauro De Vasconcelos’un Şeker Portakal’ını, Montaigne’in Denemeleri’ni okuduk. Okumaya alışkın olmayan öğrenciler için sıkıcı ve zorlayıcı başlayan sene giderek eğlenceli bir hal almıştı. Okudukça okuyasımız gelmiş, her birimiz birer kitap oburu olmuştuk. Bir başlayınca, hele bir de sürükleyiciyse kitap, hemen bitiverdiğini görmüş, yeni okuyacağımız kitap için heveslenmiştik. Kalın kitaplardan korkmaz olmuştuk. Hiç unutamam o yılı.

Sonrasında çantamdan ve hayatımdan kitap eksik olmadı. En olmadık yerlerde ve zamanlarda kitabıma dalıp gittim. Ama ne yazık ki lise yıllarımda okumak bir hayli zorlaşmıştı. Okul, ödevler, sınavlar, testler, antrenmanlar dört bir taraftan bastırıyordu. Okumaya zaman mı vardı? Varsa yoksa ders! Buna rağmen aralarda boşluk bulduğumda okurken, “Kitap okuyacağına dersine çalış!” diye uyarılırdım. İrkilirdim o anlarda. Zaman zaman usulca kitabı kapatıp ders çalışır, bazen de aldırış etmezdim.

Amerika’ya lise üçte gitmemin tek sevindiğim yanı üniversite sınavına hazırlanmayıp çokça kitap okumuş olmamdı. Harika, değil mi? Okula gidiyor, ödevlerimi yapıyor, okul takımında oynuyor olmama rağmen bu ülkede okumaya ve yazmaya zaman vardı. Evimizin karşısındaki Plumb Memorial Kütüphanesinde kitap kokulu huzurlu günler geçirdim. Ülke, arkadaş özlemimi azıcık da olsa kitaplar sayesinde giderdim. Bu arada sürekli yazıyor, okuyor, günlük tutuyor, arkadaşlarımla mektuplaşıyordum. Kim bilir kaç ayakkabı kutusunu dolduracak mektuplar yazdım, okudum.

Amerika’da, Türkiye’nin aksine, okuyan bir toplum, okuma kültürünü oluşturmak isteyen bir sistem var. İnsanlar toplu taşımada, kafelerde, parklarda kitap okuyor. Onlar nasıl okuyor da biz okumuyoruz? Cevabı zor değil. Öğretmenler, “Ne olursa olsun, okuyun. Önemli olan okumak,” diyorlar ve onlar da okuyor. Yazılı ödevlerde konuyu öğrenci seçiyor ki, istekle, hevesle konuyu okusun, araştırsın, yazsın diye. Ayrıca, her okulun, her semtin kütüphanesi var. Kütüphaneden otuz beş adet kitap ödünç alabiliyorsun, üç hafta içinde kitapları bitiremediysen iki hafta daha uzatabiliyorsun. Eğer istediğin kitap ellerinde yoksa başka kütüphaneden getirtebiliyorlar. Eşekli Kütüphaneci olarak bilinen Mustafa Güzelgöz, 1960’larda otuz altı köye kütüphanecilik hizmeti götürmüş. Kadınlar gelsin diye kitaplığa dikiş makinesi, beşik, halı tezgahı, radyo yerleştirmiş. Hayatını halka okuma yazma öğretmek ve kitapları sevdirmek için çalışmış bu kişi, toplumun en küçük yerleşiminden büyük yerleşimine kadar her yerde kitaplık olmalı demiş. Ne var ki dediğini biz değil, Amerika’lılar yapmış! Belki de Amerika’da çok daha fazla kitap okunmasının bir nedeni de budur.

Bu yaz, tam on dokuz yıl aradan sonra oturduğumuz evimizi, lisemi, kütüphanemi ziyaret ettim. Türkiye’de alıştığımızın aksine kütüphanenin yerine lüks site yapılmamış, evimizin yeri AVM olmamıştı. Evim, okulum, kütüphanem yerli yerinde duruyordu.


Kütüphanenin resimleri – dışarıdan ve içeriden
Uzun yıllar en büyük zevkim biyografi kitaplarını okumak oldu. Üniversitede okurken iki yıl Barnes & Noble kitapçısında çalıştım. Hepimiz bir bölümden sorumluyduk. Ben işletme okuyorum diye bana “Business” bölümünü vermişlerdi, halbuki biyografi bölümünde gözüm vardı. O bölümde ne isimler, ne hayatlar saklıydı... Barnes&Noble’da ve genel olarak Amerika’daki diğer tüm kitapçılarda, kütüphanelerde biyografi denilince bu konuya ayrılmış devasa bir bölüm karşınıza çıkar. Her alanda fark yaratmış, başarıya ulaşmış, isim yapmış kişilerin biyografi kitaplarını bulmak mümkün. Onların hayat hikayelerini okumanın beni olumlu yönde etkilediğini, değiştirdiğini, şekillendirdiğini düşünüyorum. Okurken sanki onları yanı başımda, bana hikayesini fısıldar gibi hissediyor, deneyimlerinden öğreniyorum. Ghandi, Mandela, Nazım Hikmet, Martin Luther King, Goethe, Montaigne, Abraham Lincoln, Mina Urgan, Jella Lepman, Türkan Saylan, Eleanor Roosevelt, Marie Curie, Belkıs Vassaf, Anne Frank, Erasmus, Mother Teresa’nın hayat hikayesini okuyup insan nasıl etkilenmesin?

Ne yazık ki, Türkiye’ye döndüğümden beri eskisi kadar biyografi kitabı okuyamıyorum. Biraz Türkiye’deki biyografi kitaplarının noksanlığından, biraz da kalbimi çocuk kitaplarına kaptırmış olmamdan... Çocukluğumda yeterince okuyamamış olmamın acısını çıkarıyorum. Okurken, yazarken, çocuklarla birlikteyken nefes alıyor, yenileniyor, gülümsüyor, çocukluğuma dönüyor, en yaratıcı halimi keşfediyorum. Çocukları güldürdüğüm, eğlendirdiğim, heyecanlandırdığım, düşündürdüğüm, hayal dünyalarını azıcık da olsa genişlettiğim, hayal kurmalarına yardımcı olduğum için ve özellikle tüm bunları çocuklara kitap okuyarak gerçekleştirebildiğim için mutlu oluyorum. Çocukların okumayı sevmesi ve dünyanın daha güzel bir yer olması için çabalıyor, çalışıyor, umut ediyorum.

Yaptığımız işi seviyorsak ya da bir şeyi yapmayı arzuluyorsak eğer,
Başlarız hemen.
Zaman kaybetmeden, araya hiçbir şey girmeden...
İşte o zaman,
Yaşar Kemal’in “binbir çiçekli bahçesi” zenginleşir, canlanır, güçlenir, özgürleşir...
İşte o zaman dünya güzelleşir!

1 yorum:

  1. Sevgili gorkemcim
    yazdiklarini bircirpida okudum..ve cok begendim..ustelik bir ogretmen olarak yazdiklarindan ders aldim..biyoloji ogretmeniyim ama daha cok kitap okuma odevi verecegim artik..

    YanıtlayınSil