30 Eylül 2024 Pazartesi
Mecburiyet mi? Seçim mi?
Bekleyiş
Hevesli
ruj boyadı dudakları. Şaşkındı telefon duyduklarından. Koştu aynanın karşısına.
Saçlarını taradı. Kirpikler çift kat rimel. Tedirgin ceket omuz başlarına
yerleşti. Dili damağı kurudu heyecandan. İyimser bardak içindeki suyu sundu.
Taze, limon kokulu.
Yorganın
kıvrımlarından başını uzatan pofuduk ayıcık üzgündü. Kızın ardından baktı
gözleri nemli. Kitap öfkeyle devrildi yatağa, ayıcığın yanı başına. Defter
kabak gibi açılıp saçıldı. Tükenmez kalem yaylandı kalemliğin içinde.
Arkadaşları da arkadan itince hop diye boş defterin sayfalarına yerleşti.
Gözyaşlarıyla
ıslanmış, buruşmuş peçete gergindi. Katlanmış, sıkışmış yerlerinden gerindi,
gerindi, açtı kendini. Cami yıkılsa da mihrap yerindeydi. Eh, onun da vardı diyecekleri.
Açtı ağzını, yumdu gözünü. Diğerleri sessiz kalır mı? Tüm oda dile geldi. Kızın
hevesine kimse anlam veremedi. Rujdan başka. Onun derdi ayrıydı. Pastanedeki
bardağa âşıktı. Bir parçası kızın dudaklarında dışarıda ya... Olur da öperim
kıyısından bardağın diye içi içine sığmadı.
Umut fakirin ekmeği.
Kaşlar
kalkmış, dudaklar cık cıklarken defter hâlâ açıktı. Tükenmezin dermanı tükendi
yazmaktan. Güneş battı. Odanın renkleri, sesleri bir bir karanlığa gömüldü.
Hepsi diken üstünde kızın dönüşünü bekledi. Rahat koltuk hariç. O çoktan derin
uykudaydı. Gamsız şey ne olacak!
29 Eylül 2024 Pazar
Fotoğrafın hikâyesi: 3
Uzun lafın kısası: fazladan köke sahip üst birinci küçük azı.
Kısa lafın uzunu: Olağanın dışına çıkan şeyler düşünce üretir. Fazladan kökü olan bir diş dile gelir örneğin. "Açtım bacaklarımı, yerleştim yerime sımsıkı," der kendinden emin. Ta ki biri rahatını kaçırıncaya kadar. O biri ortodontist olur kimileyin. Yer darlığı nedeniyle çekimli tedaviye karar vermiştir. Hasta elinde kâğıt çıkagelir.
Öğrenciyken ilk çektiğim dişin hikâyesi buydu işte. İki kıvrık kök, ucu kırılır mı telaşı, uçlarını sağlam görünce çekilen derin bir oh! Bugün yine ortodontik tedaviye hazırlık için 24 nolu dişi çektim. Üçüncü kökü görmeye hazırdım. Hafta başı 14'ta fazladan kökü gördüğümden. Doğa simetriyi sever ne de olsa. Açsa da bacaklarını, yerleşse de yerine sımsıkı, davyeye karşı koyamadı.
Kıssadan hisse: fazladan önlem aldığını düşünürsün bazen, her şeyin sabit kalacağını, olduğu gibi kalsın istersin, tutunursun ama yine de kontrol edemezsin. Olacak olan olur.
Kıssadan hisse
Ülkemizde yakın tarihi ele alan, toplumcu gerçekçi dizi olarak tanımlayabileceğimiz Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili gibi sevilen dizilerin yapımcısı, senarist Tomris Giritlioğlu hayatını kaybetti. Anısına "Bu Kalp Seni Unutur mu?" dizisini izlemeye başladım. Yeniden. 12 Eylül dönemini, Diyarbakır cezaevindeki işkenceyi ilk kez ana akım medyada bu derece açıkça anlatan dizi, pat diye yayından kaldırıldığında izlenme oranlarının düşüklüğü, ekonomik sebepler gösterilmişti. Yeniden izlemek aynı tadı verdi doğrusu. Yer yer gözlerim doldu. Kerim ile Yıldız'ın arkadaşlıkla başlayan, tuğla tuğla örülen ilişkilerine, birbirlerinin hayatlarına havanın boşluğu doldurur gibi sızmalarına imrendim. Yıldız'ın dışarıda, Hüseyin'in içeride kendi gerçeklerine tutunmalarına, boyun eğmeden yaşama dirençlerine, farklılaştıklarını sevgiyle, şefkatle kabullerine, bir o kadar nezaketli ayrılıklarına bayıldım. Gülümsün'ün dönüşümünü başarılı buldum. Hasan abinin çatısı altında dört gazetecinin birbirini güçlendiren, destekleyen dergi ortamının neşesi, hüznü, birbirlerine iyi gelme halleri, atışmaları, şakalaşmaları yüzümü güldürdü en nihayetinde. Keşke dedim, bitseymiş şu dizi, devamı gelseymiş, en azından iki, üç bölüm toparlamalarına izin verselermiş. Sanki bir anda deprem olmuş ya da yanardağ patlamış lavlar altında kalmış gibi, oracıkta bitmiş. Kurmacada bir son istiyor insan zihni. Hayatta bulamadığı finali orada görmeyi istiyor. Çünkü gerçek bunun tam tersi. Bir Zen atasözünün dediği gibi, bir sonraki güne mi, bir sonraki yaşama mı uyanacağımızı bilmiyoruz. Sahiden bilmiyoruz.
Başlığın vaat ettiği kıssadan hisse işte bu. Madem bilmiyoruz, bu beden içinde, bu zihinle daha kaç gün yaşayacağız, sevdiğimiz bir şey yapalım, bugün, tam da şimdi. Sizi bilmiyorum ama ben güneşin tadını çıkaracağım. Yanıma kitabımı, defterimi alıp sahilde yürüyeceğim. Kahve içip etrafa bakacağım. Benim kendime davetim bu. Siz, bugün kendinizi nereye, hangi zihin hâline, kimin yanına davet ediyorsunuz?
22 Eylül 2024 Pazar
Yaz biter, güz belirir
Resmi olarak sonbahar başlamak üzere. Okullar açıldı. Hâlâ pike var üzerimde ama geceleri uyurken pencereler kapalı. Çalışırken klimalar açık. Sandaletler ayakta ama şorta itibar etmiyorum eskisi gibi. Denize girmek hiç ama hiç gelmiyor içimden. Öğlenleri güneşli ve sıcak oysa. Girsen girersin. Ama zorlamaya gerek yok. Bir yaz daha geride kaldı.
*
11-14 Eylül arasında İstanbul'daydım. Toplantı, kongre açılışı, gala yemeği, yurdun dört bir yanından gelen arkadaşlarla ayak üstü sohbetler, aynı otelde kaldıklarımla daha derin sohbetler... Cumartesi eve dönüş telaşı. Yeni yaşıma kızımla girme isteği... Akşam yemeği saatlerinde eve geldiğimde onu mutfakta arı gibi çalışırken buldum. Baharatlanmış patates dilimleri fırına girmek üzere. Salata hazır. Ben yokken yesinler diye pişirilmiş tavuklu pilav ısınmakta. Duşa girdim çıktım. Hazır sofraya oturdum. Pastamı yedim ve hediye paketimi açtım. Daha ne olsun. Saat on bir sularında kızım yorgun olduğunu söyleyip diziye pazar günü devam etmemizi önerdi. Birkaç gün sürecek hastalığının ilk belirtisiymiş meğer yorgunluğu. İlaç, uyku, dinlenmeyle zımba gibiydi. Cuma sabahı ben boğazımda kuruluk ve kaşıntıyla uyandım. Öğle tatilinin önünü arkasını boşalttırdım. Tavuklu şehriye çorbası ve thylol hot içip birkaç saat uyudum ve işe geri döndüm. Vitamin, parasetamol devrilmeden atlattım sezonun bana ilk göz kırpan gribini. Bedenin ihtiyaçlarına kulak vermek gerek.
*
Netflix'te yeni bir dizi izlemeye başladım. Alpha Males. Madrid'te geçen İspanyol dizisinin orta yaşlarında dört erkek kahramanı var. Biri havalı ve bol sıfırlı televizyonculuk kariyerine cinsiyetçi olduğu için son verilen üst düzey yönetici, biri tutkusuz bir evliliğin içinde, biri sevgilisine evlenme teklif etmeyi planlarken onun açık ilişki teklifi karşısında şaşkına dönen, diğeri ise boşanmanın sorunlarıyla boğuşan bu dört adımın hikâyesi, hegemonik erkeklik, toksik erkeklik gibi kavramlar etrafında dönüyor ve inanın bana hem güldürüyor hem düşündürtüyor. İzleme listenize alın.
*
Ben de böyleyim işte ne okuduğunun kaydını tutamayanlardan. Ayın kaçıncı kitabı bilmiyorum ama Erkeksiz Kadınlar'ı okudum. İncecik bir kitap. 1950'li yılların Tahran'ında geçen roman, kadının kendi hayatının öznesi olmasına izin verilmeyen kapalı ve iki yüzlü bir toplumda var olma, özgürlüğüne sahip çıkma kararlılığına sahip beş kadının birbirlerine bağlanan hikâyesini anlatıyor. Kadınların özgürlüğünü kaleme almanın diyeti ağır olmuş elbette Sharnush Parsipur için. İki kere hapse girip çıkmış. Birinde üç ay, diğerinde dört yıl demir parmaklıkların ardında yatmış. Erkeksiz Kadınlar yayımlandıktan sonra yine tepkileri üzerine çeken yazar (fahişe karakterine hamamda çıplak namaz kıldırma sahnesi nedeniyle şimşekleri üzerine çekmiş) çareyi ABD'ne kaçmakta bulmuş. İran'ın bir kadın tarafından yazılan ikinci romanı da yine ona ait. Okumaya devam eder miyim bilmiyorum (çünkü evdeki okunmamış kitap kuleleri, kitapların maliyeti, sadeleşme arzusu vs. vs.) ancak bulabilirsem Şirin Neşat tarafından filme alınan Erkeksiz Kadınlar'ı izleyeceğime eminim.
*
Kızım bu sabah da uykulara doyamadı. Hafta içi süren hastalığın bünyesinde bıraktığı yorgunluğu attı belki de. Güneşli bir pazardı. Pazar aynı zamanda baş başa kahvaltı yapabileceğimiz yegâne gün. Uzun sürmüş bir cumartesiden çıkınca, aklıma ilk gelen seçenek dışarıda kahvaltı ama onun da afyonu erken patlamıyor işte. Uyanmasını beklerken acıktım. Ufak bir kahvaltı sofrası kurdum kendime. Eksik malzemeler vardı zira. Kek, patates salatası gibi önceki günlerden kalan yancılar, haşlanmış yumurta, siyah zeytin, kaşar peyniri, tereyağı, bal, sallama çaydan ibaret kahvaltı karnımı doyurmaya yetti de arttı. Bir civarı uyanan güzel de karnını doyurunca kordona çıktık. Çantamızda kitaplar. Starbucks'a gittik. Bir tanıdığa rastlar mıyız diye sormuştum yolda. Rastladık, elbette. Kızımı tanıştırdım arkadaşımla. Edebiyat vesilesiyle tanıştığım arkadaşım Türk Dili ve Edebiyatı dördüncü sınıf öğrencisi şu sıralar. Okulda çağdaş edebiyata varmaktan memnun, okuma listesine başlamak üzere oradaydı. Ben yanıma aldığım çocuk kitabını bitirmek hedefindeydim. Kızım ise test çözmek. Kafenin sakinleri öğrenci değildi pek. Sesi boyunun on misli çıkan üç dört yaşlarında bir kız evladı, kızımın gözlerini belertmesine yetti de arttı. Kamusal alanda bireylerin sessiz kalma zorunluluğu yok elbette ama ses tonunu ortama göre belirlemek de ebeveynlerin öğretmesi gereken şeylerden biri bence. Çocuk sesi, çocuk kitabını bitirmeme engel olmadı. Ancak ödevlerini bitirme telaşında olan (çünkü akşam Beşiktaş maçı var) kızım için verimsiz bir oturum olunca eve geri dönmeye karar verdik.
Okumaya eşlik eden kahvemin vaadine bakın hele. Çok amin!
13 Eylül 2024 Cuma
Süzüldü havaya düşünce balonları
Dün FDI kongresi için İstanbul'a geldim. Kongre vadisinde iki kocaman bina ... Pek çok kat, pek çok salon ... 8 bin katılımcı olduğu söyleniyor. İçeriye girmek ve giriş kartımı almak birkaç dakikayı geçmedi. İçeride tanıdık yüzler gördüm. Ve her birine kalabalıktan şikâyet ettim. Kendiliğinden çıktı bu sözler ağzımdan. Çünkü zihnimde kalabalıktan hoşlanmayan, bunu yıllardır diline pelesenk etmiş ve kaskatı bir yargıya çevirmiş bir yer var. Onunla çoktan el sıkışmışım, anlaşmışım. Kaybetmemek için geviş getiriyorum.
"Ben kalabalıktan hoşlanmam. Sıra beklemeyi sevmem. Herkes bir ağızdan konuşuyor. Bir lokma yemek için saatlerce sıra beklemek çok sıkıcı. Ne işim var burada?"
Sabah erkenden evden çıkmışım. Bir küçük kâse yulaf ezmesi ve süt, bir haşlanmış yumurta saat 06.00 öncesi geçmiş boğazımdan. İstanbul'a var, otele yerleş, kongreye geç, fuar açılışına katıl. Saat 13.15 olmuş. Kafeterya sırası uzun. İlerlemiyor. Milim milim bile gitmiyor. 30 dk sonra dergi için röportaj yapacağım yurt dışında yaşayan bir akademisyenle. Kuyruk uzun... Açlığıma bakıyorum. Izdırap verici değil. Yukarı çıkıyorum. Laf lafı açıyor. Merak ettiklerimi soruyorum. Bittiğinde saat neredeyse üç. Binadan çıkıyorum. Kim bilir neresinden. Harbiye tarafı değil. Yakınlarda beni bekleyen arkadaşımla buluşacağız. Kafam karışıyor. Yönümü tayin edemiyorum. Oturma, dinlenme, açlık ihtiyaçlarımı gidermeyi öncelemeye karar veriyorum. Karşımda mobil bir kafe var: Down Kafe. Umduğum daha hoş bir mekân, daha leziz yemekler. Tost ve soğuk sandviçten ibaret menü. Bir de sınırlı içecek. Soğuk sandviç bitmiş, ayran da. İçimde bir huzursuzluk kıpırdanıyor. Kendime mutlu ve doyumlu olmak için ille güzel bir tabak yemeğe ihtiyacın var mı diye soruyorum. Cevap hayır elbette. Karışık tost ve çay söylüyorum. İlk birkaç ısırığın ardından arkadaşım geliyor. Sohbet başlıyor. Ona da anlatıyorum az kalsın içine düşeceğim mutsuzluğu ve kendimle konuşmamı. Açık hava, Down kafe, ağaçların altında olmak, keyifle gezinen, gerinen kedileri izlemek, bir kuşu avlama ihtimaliyle pusuya yatmalarını seyretmek beni bulunduğum yere sabitliyor. Zihnimin umduklarının ve bulamadıklarının üzerimde bir etkisi yok, artık. En güzel yerdeyim. Bulunduğum yerde. Uzun uzun binaların arasına sıkışmış bu küçük yeşil alan, arkadaşımla sohbet etmek, çay, kahve içmek için yeterli. Kırk yılda bir İstanbul'a gelmişim, güzel bir yerde oturmalıyım, iyi bir yemek yemeliyim, kültürel bir etkinliğe katılmalıyım bu düşünceler uçan bir balon gibi havaya süzülüyor, bırakınca ipi elimi kesmiyor, beni beklentisiz tutuyor, şimdi ve burada ile dost kılıyor. Bu varılacak güzel bir yer. Aldığım Dharma derslerinin de bir sonucu muhtemelen.
Uzun uzun anlattığım bu deneyimin hayal kırıklığı, tatminsizlik, baş ağrısı ile sonuçlanan benzerlerini yaşamışlığım var. Çünkü zihin basma kalıp yargılarla bizi yönetmeye çalışan kötü bir efendi. Yuları onun elinden aldım. Ben kim, zihin kim, içimde mutlu ve mutsuz olmaktan sorumlu olan kim? Bilmiyorum. Ama duygularımı, ihtiyaçlarımı fark etmek, onlarla diyaloğa girmek bana daha iyi geliyor. Şiddetsiz iletişim ve Dharma öğrenme arzusu, çabası da işte bundan.
11 Eylül 2024 Çarşamba
Akılla bir konuşmam oldu
Okullar açıldı. Sonbahar geldi. Hava kapalı ve yağmurlu. Sani sabah erken saatlerde dışarı çıkmak isteğiyle beni uyandırdı. Pencereyi açtım. Hop diye dışarı atladı. Ben de sabah serinliğinin, henüz aydınlanmamış havanın, toprak kokusunun tadına vardım. Pencereyi yarım araladım. Üzerime pikeyi çektim ve bir podcast açtım. Alışkanlık işte, uyumak için bir araca ihtiyaç duyuyorum. Biraz daha uyukladım. Kalkıp tavuk haşladım. Öğle yemeği için un terbiyeli, şehriyeli tavuk suyu çorba pişirdim. Yaklaşık 14-15 aydır muayenehaneye dışarıdan yemek sipariş etmek yerine evde ya da burada kendimiz pişiriyoruz. Sağlıklı beslenmek emek, zaman ve planlama istiyor. Diyete uygun menü hazırlamak da keza öyle. Sonuç: 4,5 haftada -5 kg.
*
Bekar annelikte bir yıldan fazlasını geride bıraktım. Zorlandığım zamanlar oldu, doğrusu. İnkar edemem. Dışarıdan çok yardım isteyen, talepkâr biri olmadığım için henüz ergen bir çocuğun A'dan Z'ye her şeyiyle ilgileneceğim, kendi ayaklarının üzerinde durana kadar sorumluluğun büyük bölümünün bana ait olduğu düşüncesi, kocaman bir kaya, hatta bir dağ kütlesi. Bunu düşününce insan ister istemez çok kaygılanıyor. Maddi güvenlikle ilgili bir korku gelişiyor örneğin. Halbuki kendime ait bir iş yerim var. Mobbinge uğradığım, performansıma bağlı olarak işten çıkarılma tedirginliği yaşadığım bir yerde çalışsam bu korkuyu anlarım. Ama değil. Ekonomik koşullar herkes kadar beni de etkiliyor. Bir şey alacakken örneğin kendime "buna gerçekten ihtiyacım var mı?" diye soruyorum. İhtiyaçlarımı ertelemiyor, arzularım arasında seçimler yapıyorum. Bu, bekar annelikle ilgili değil esasında. Gönüllü sadeliği ilke olarak benimsemiş, elbette sadelikten fersah fersah uzak yaşayan, evinde yığınla nesneyle yaşayan kentli bir kadınım. Tüm bunları zihnimde evirip çevirirken korkularımın kaynağının, fazla düşünmek, gözümü bugünden, şimdiden çok uzaklara dikmek olduğunu fark etmek beni rahatlattı. Elimizde olanın sadece şimdi olduğunu, bugünkü eylemlerimizin geleceğimizi de bir şekilde inşa ettiğini, bununla beraber bugünden geleceğe bakarak tam olarak orada bizi ne beklediğini bilmemizin imkânsız olduğunu, hayatı büyük ölçüde kaosun belirlediğini biliyoruz. Defalarca okuduk bunları, dinledik. Gerçek hayatta, bir kurmaca romanda olduğu gibi nedensellik bağı kuramıyoruz. Akışa bırak, anı yaşa denmesinin sebebi tam da bu yüzden. Kontrolü elden bırakamamak yalnızca korkuları, endişeleri arttırıyor. Oysa dışarıda onlarca güzel şey, bir ihtimal olarak bizleri bekliyor.
Geçen yaz, sonunda artık içinde kalmak istemediğim, bana iyi gelmeyen, canlılığımı yitirmeme yol açan evliliğimi bitirdim. Hayatım hem değişti, hem değişmedi. Yasımı tutmak için kendime zaman tanıdım. Ne yerdim ne sövdüm ama konuştum, neyin yanlış olduğunu kavramaya çalıştım. Zamanla bu konuda konuşmayı da, düşünmeyi de bıraktım. Buraya gelmek zaman istiyor, elbette. Gözümü fazlaca ileriye dikmeden, bugünün ihtiyaçları üzerinden eyleme geçmek, o kadarıyla ilgilenmek, küçük küçük, gerektiği kadar adım atmak krizden çıkmanın en sağlam yolu bu. Gerisi iyilik, güzellik.
*
Netflix'te bir diziye rastladım. İsmi Kaos. Kaynağını antik Yunan mitolojisinden alan, "Olimposlu tanrılar ve tanrıçalara inanan modern insanların hayatı neye benzerdi?" sorusunun yanıtını arayan bir dizi. Kibirli ve özgüveni düşük, her daim tetikte, tereddütte Zeus, kıskanç ve kurnaz Hera ve diğerlerinin ölümlüler üzerindeki etkisi Orfeus ve Euridice'nin hikâyesi üzerinden anlatılıyor. Seyirlik bir dizi. Benim gibi mitolojiyi kısmen, yüzeysel bilenler için görsel hikâye boşlukları dolduruyor ve hikâyeleri birbirine bağlıyor.
*
Eylül pek çok kişi için bir tür başlangıç. Okulların açılması, yeni öğrenim yılının başlaması, yazın bitmesiyle rafa kalkan, ara verilen zihinsel üretimlerin artması gibi sebepler ben dahil pek çok kişinin eylülü bir açılış ayı olarak görmesine sebep oluyor. Benim gözlerimi dünyaya açtığım ay üstelik. Yeni yaşımı karşılamaya ne kaldı şunun şurasında. Bir yılı daha geride bırakırken bir iç muhasebe yapmak kaçınılmaz. Belirsizlikle ve değişimle gelen bir yıldı kucağıma bırakılan. Zor yanları vardı, kolay ve güzel yanları da. Bir teraziye koysam, iyiliğe, güzelliğe çekecek biliyorum. Çünkü ben eskisi gibi olması gerekenler konusunda sabit fikirli ve kontrol manyağı değilim. Bunun tatmini var içimde. Yenisi nelere gebe bilmiyorum. Bir yıl sonra bileceğim. Bu arada gözümü kısa hedeflerde tutmaya, günün içinden iyilikleri, güzellikleri çıkarmaya devam! Bu satıra kadar okumayı sürdüren okur, akılla bir konuşmam oldu, seni de dahil ettim. Sen de var ol. Çünkü duyulmak da zaruri bir ihtiyaç.
Füsun Çetinel ile söyleşi
Füsun Çetinel'in yeni romanı "Son Bahçe" yayımlandı. Ben de hemen edindim ve bir çırpıda okudum. Çocuk edebiyatının insana iyi gelen bir yanı var. Üzerinizde okuma tembelliği, erteleme hastalığı varsa örneğin çocuk kitaplarını hap gibi peş peşe okuyun. Elinizde sürünen kitap kalmayacağı gibi içinize bir iyimserlik de yayılacak, dünyayı iyiliğin, dayanışmanın kurtarmamın umuduyla beraber üstelik. Son Bahçe'yi elimden bırakır bırakmaz kafamdaki soruları toparladım yazarına yönelttim. Sadece romana dair sorular sormadım. Yazma eyleminin kendisini, yaratıcılık süreçlerini de masaya yatırdık. Çünkü bilindiği üzere Füsun Çetinel uzun yıllardır yaratıcı yazarlık atölyeleri düzenleyen, yazar koçluğu yapan, iyi de bir okur. Hâl böyleyken içinden okumak yazmanın geçtiği keyifli, bir o kadar da cesaret verici bir söyleşi çıktı ortaya. Oggito'da yayımlanan söyleşiyi okumak için sizi böyle alalım.
*
"Ayağa kalkıp yürümek varken yerde kalıp sızlanmak niye"
“Son
Bahçe” adlı yeni romanınızda çevresi hızla betonlaşan bir bahçeyi korumaya
çalışan çocukların hikâyesini ele alıyorsunuz. Sizin kitaplarınızı çağdaş
gerçekçi olarak tanımlamak mümkün. Yarattığınız kahramanlar, bizimle benzer
mekânlarda yaşıyor, benzer dertlerle hemhal oluyor. Merakımızı uyandıran
gerçekçi bir eyleme karışıyor ve olaylar gelişiyor. Gerçekçi kurgu kendinizi
yakın hissettiğiniz bir tür mü?
Hayatın içinde olmayı; sokaklarda, kafelerde, bitpazarlarında,
yolculuklarda, havaalanlarında, trenlerde, hostellerde, farklı kültürden
insanlarla farklı dillerde sohbet etmeyi çok seviyorum. İşim ve ilgi alanlarım
da buna uygun, sıkça yollardayım, yolculuklardayım, değişik mekânlarda her
yaştan insanla birlikteyim. Onları izlemek, diyaloglarını hafızama kaydetmek,
duyduklarımdan ve gördüklerimden çıkarım yapmak, keyifli bir oyun benim için.
Bunlar harmanlanıp hikâyelere ve kimi kez bünyesinde fantazyayı da barındıran gerçekçi
kurgulara varıyor.
Romanda
farklı depremlerde ailesini kaybetmiş, akraba yanında büyümüş ve çocuk sahibi
olmuş iki ebeveyn görüyoruz. Aileleri enkaz altında kalsa da, onlar bir yolunu
bulup kendi yaşamlarını doğrultmayı, tercihlerini iyilikten, dayanışmadan,
paylaşmaktan yana yapmayı başarıyor. Kızları Zeynep “Armut dibine düşer,”
atasözünü doğruluyor ve ortak amaç doğrultusunda tüm sınıfı örgütlemeyi
başarıyor. Kötülük, para hırsı, telafi edilmeyen kayıplar hikâyede yer alıyor,
görüyoruz ancak daha mühimi devam etmek, ortak değerler, erdemler etrafında bir
araya gelmek, çoğalmak, çalışmak ve birlikte başarmak. Siz bu konuda ne
düşünüyorsunuz?
Hepimizin başına kötü şeyler gelebilir, her an tökezleyebiliriz hayatta.
Ayağa kalkıp yürümek varken yerde kalıp sızlanmak niye? Bizler çokça ondan
bundan şikâyet ediyor, birilerini suçluyor, “biz adam olmayız” diyor, sosyal
medyada veryansın ediyor, konuşuyor da konuşuyoruz. İş somut bir şeyler yapmaya geldi mi hiç
birimiz elimizi taşın altına koymak istemiyoruz. Hâlbuki öfke duymakla,
suçlamakla, şikâyet etmekle boşa geçireceğimiz zamanı, harcayacağımız enerjiyi
çalışmaya, üretmeye, barışçıl bir şekilde bir araya gelerek başarmaya yöneltsek?
Yapıcı bir tavır sergilesek? Sanırım ve ne yazık ki “şikâyet kültürü”
toplumumuzun bir özelliği oldu.
“Son
Bahçe” ilk sayfadan itibaren okurun merakını ayakta tutan, sezdirdikleriyle
finale giden yolu aralayan, “kurmacada hiçbir şey birdenbire olmaz”ın
sağlamasını yapan, mühendisliği sağlam bir metin. Bunu sağlamak için dikkat
ettiğiniz unsurlar nedir?
Sağlam bir kurguya varabilmenin türlü yolları var. İlki tabii ki çok ve
iyi okumaktan geçiyor. Çok okuyorum, çok film seyrediyorum ve her hikâyede
sarkan yerleri zihnim otomatik olarak algılıyor. Sanırım çok kişiyle birlikte,
çok farklı hikâyeleri çalışmanın, didik didik etmenin doğal bir sonucu bu.
Kurguda takıldığım yerlerin çözümlerini kimi kez rüyamda, çok sık ve
detaylı film tadında rüyalar görürüm, kimi kez yürüyüş yaparken, bisiklete
binerken, duş yaparken buluyorum. Unutmamak için defalarca tekrarlıyorum kendi
kendime. Eve varıp da dosyayı açınca bilgisayarda hemen değişimleri, eklemeleri
yapıyorum.
İlk başlarda deftere yazarak, notlar alarak ilerliyordum artık edindiğim
disiplinle hafızaya alıyorum notlarımı.
Sokaktan,
yoldan, yolculuktan beslenen bir yazar olduğunuzu, defterlere sıklıkla notlar
aldığınızı, bunları küçük desenlerle desteklediğinizi biliyorum. Bu defterlere
giren kelimeleri, küçük notları, her birini ışığa ulaşmak isteyen bir tohum
olarak hayal edersek, gelişmeleri, serpilmeleri için nasıl bir tutum
izliyorsunuz?
Eğlenceli defterler diye adlandırıyorum onları çünkü içlerinde her şey
var; fişler, kartpostallar, peçeteler, yapraklar… Yazdığım notlara bir daha
açıp bakıyor muyum? Kesinlikle hayır! Elle yazdığımız şeyler bir nevi beynimize
yazılıyor, hafızada depolanıyor. Onun için de akıllı telefonun notlar bölümünü
hiç kullanmıyorum. Defter yoksa yanımda fişlere, paket kâğıtlarına zorda
kalırsam yaprağa bile yazıyorum. Her yazdığımız şey bir hikâyeye varamaz ama
dediğiniz gibi minik tohumlar bunlar, beslersek üzerinde düşünür derinlik
verebilirsek, başka minik tohumlarla ilişkilendirebilirsek sağlam bir hikâyeye
ulaşabiliriz.
Yazı
eğitmeni, yazar danışmanı olarak çalışıyor, çocuklar ve gençler için hikâye
atölyeleri düzenliyorsunuz. Bu tür atölyelerin,
hikâye anlatıcılığının unsurları, biçimleri üzerine öğretme ve öğrenme
alanları yarattığı, yazma becerilerini geliştirmeyi hedeflediği gerçeğinden
yola çıkarak sormak istiyorum. Sizin yazarlık yolculuğunuzu da dahil ederek
elbette. Zanaat, sanatı mümkün kılar mı?
Tüm yaratıcı yazı eğitmenlerinin savunduğu gibi atölyeler yazar çıkarmak
için değildir, yazmaya dair teknikler, düşünceler geliştirmek, pratik yapmak,
yorumlar almak, aynı zamanda iyi bir okur olmak içindir. Bu çalışmalara devam
eden kişiler yazmaya tutkuyla bağlıysa ve biraz yetenekleri de varsa geleceğin
yazarları arasında yerlerini alabilirler.
Bazı kişiler bu tür çalışmalara önyargılı yaklaşıp, tamamıyla karşı çıkıyorlar.
Ama eski yazarların söyleşilerine, hayatlarına baktığımızda hepsi birbiriyle
tanışık veya arkadaş, edebiyat matineleri düzenliyor, aynı sofralarda edebiyat
konuşuyorlar. Bu tür toplantılara katılan gençler de onları dinleyerek yazmaya
dair ilk adımlarını atıyor, onlardan geribildirim alıyorlar. Bu tür
birliktelikler de atölye sayılmaz mı?
Bence sanat ve zanaat birbirini destekleyen şeyler. Daha yeni Edogawa
Rampo’nun Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler kitabındaki bir öyküde; ustanın
yanına çırak verilen bir gencin nasıl tutkulu, gerçek bir sanatçıya dönüştüğü
anlatılıyordu. Bunun örneklerine eskiden sıkça rastlardık… Atölyelere katılan
kişiler de bir tür çırak aslında. Kiminden iş çıkıyor, kimi başka şeylere
yöneliyor pes edip.
Çocuk
ve genç okur için yazmak, onlarla okullarda, kitap fuarlarında bir araya
gelmeyi de mümkün kılıyor. Bu buluşmalarda, sizin için unutulmaz, aklınızda,
kalbinizde yer eden ilginç anılarınız var mı?
Yazar etkinliğine gittiğim bir köy okulunda dördüncü sınıf öğrencileri
kendi bahçelerinden topladıkları gül yapraklarıyla ismimi tahtanın önüne yere
yazmışlardı. Sınıfa girince kendimi assolist gibi hissettim çok hoşuma gitti.
Bodrum’da bir STK etkinliğinde çocuklara benim romanlarım ve Atatürk’ün
Nutuk kitabı birlikte hediye edilmişti. Kendi kitaplarımı imzaladım ancak
çocuklar Nutuk kitabını da imzalamamı istediler ısrarla. Onlara bunun çok
yanlış olduğunu, Nutuk’u Atatürk’ün yazdığını anlatsam da ikna olmadılar ve
üzülerek ayrıldılar yanımdan.
Hediye olarak gofret getirmişti bir çocuk, teşekkür edip aldım ama biraz
sonra yanıma geldi yine. “Paylaşabilir miyiz,” diye sordu yalanarak. Ben de
gofreti ona geri hediye ettim (yalanarak).
Çok tatlı da soruları var aklımda kalan… Ne zaman yazmayı
bırakacaksınız? Saçınız kına mı? Çok para kazanıyor musunuz? Bu kitabı
gerçekten siz mi yazdınız? Youtube kanalıma abone olur musunuz? Benim ismimi
bir kahramanınıza verir misiniz?
Yüzlerce mektup, kartpostal, not var bana yazdıkları, hepsi de çok özel
ve samimi.
Tişörtlerini, kollarını imzalatmak isteyenleri de unutmamak gerek tabii.
O zaman da kendimi bir pop-star olarak hissediyorum, hoşuma gidiyor ama
annelerden korktuğum için imzalamıyorum… Bir tanesi çok şirindi, kandırdı beni
elini imzaladım. “Bu eli bir daha hiç yıkamayacağım,” dedi. Eyvah eyvah!
“Son
Bahçe” okurla buluşalı çok kısa bir süre geçti ancak adettendir soralım. Ufukta
yeni projeler var mı?
Masaüstünde bir sürü dosya, defterlerde notlar, kâğıtlar, yayınevi
sepetinde bekleyen dosyalar, çizerini arayan bir resimli kitap… Ama beni çok
daha fazla heyecanlandıran şey hep yeni hikâyelerin ihtimali…