30 Aralık 2024 Pazartesi

2024 Hafızası: 3

 Eylül

LGS annesi oldum. Bu deneyimin dördüncü ayından sesleniyorum. İşler yolunda. Bu konuda baskı ve stres yaratmadığıma inanıyorum çünkü benim için gerçekten stres ve kaygı kaynağı değil. Kızıma ve öğretmenlerine de dediğim gibi lise bir araç. Şu liseyi kazanması arzusunun arkasında iyi bir üniversite kazansın, seveceği, sürdürmekten hoşnut kalacağı bir mesleği olsun, para kazansın ve ayaklarının üstünde dursun isteğinden gayrısı yok. Yalnızca A lisesine giderse bu olur, yoksa olmaz gibi bir ihtimal olmadığına göre strese mahal yok. 

Çocuk ve gençlik kitapları yazarı Füsun Çetinel sevdiğim bir arkadaşım. Tam bir atom karınca. Çok okur, çok yazar, yaratıcı yazarlık atölyeleri düzenler, bire bir yazma danışmanlığı yapar. Yeni itabı çıkar çıkmaz okudum ve merak ettiklerimi sordum. Oggito'da yayımlanan söyleşiyi okumak için buraya

Bir grup kadın bizim evde toplaştık. Sertifikalı Şiddetsiz İletişim eğitmeni Özgen Saatçiler'den bir tam günlük atölye aldık. Böylece şiddetsiz iletişim ile yeniden daha yakın ilişkiye girdim.

Ekim 

Şiddetsiz iletişim yıllık eğitim programına başladım. 

Şiddetsiz İletişim kitaplığından yayımlanan kitaplar arasından seçtiklerimle bir okuma ve alıştırma grubu kurmak üzere harekete geçtim. Kısa sürede çağrım karşılık buldu. Ayda bir seçtiğim kitap üzerine konuştuğumuz, sonrasında şiddetsiz iletişim alıştırmaları yaptığımız, ortak sofra kurduğumuz, birlikte yiyip içtiğimiz, kalpten bağlantı kurduğumuz tatlı bir kadın grubu olduk. İçimdeki en güçlü iyi ki!

Akapunktura başladım. Gevşemek ve daha sıhhatli olmak için. 

Kilo verme çabalarım da sürüyor. 

Kasım 

Yalnızca bloğa yazdığım bir ay oldu. Bir kez sinemaya (Bir Cumhuriyet Şarkısı), bir kez tiyatroya (Bir Delinin Hatıra Defteri) gittim. Kasım sempozyumu düzenlendi. Bolca yorgunluk, kafanın kazan gibi şişmesi, sabah karanlığa uyanmalar... Kış geldi pirim. Dayanmak gerek. 

Şiddetsiz İletişim eğitimi ve alıştırma grubuna devam! 

Şiddetsiz İletişim'den öğrendiğim kıymetli bilgiler var. Bakış açımı değiştiren. Onlardan biri: ihtiyaçların biricik ve değerli ama bunları sağlamak için tek stratejiye tutunma! Dünya ise bolluk, bereket dünyası. En az iki stratejin olsun. İki yayınevinden okuma serüveninin başında olan çocuklar için yazdığım dosyaya olumsuz yanıt alınca bunu anımsadım. Olumsuz yanıt geldikçe jüri değiştiriyorum zaten ama bu kez farklı bir yol izlemek istedim. Son kitabımın yayıncısını aradım ve elimde resimleri hazır bir dosya olduğunu, resimli çocuk kitabı basıp basmadıklarını sordum. Bilin bakalım ne oldu? 

Aralık

Tabi ki de mutlu son! Dosya kabul edildi. Yayın programına alındı. Arka kapak yazısını ilk göz ağrım, ilk editörüm Sibel Öz yazdı. Tıpkı Geçmiş Zaman Çileleri'nde olduğu gibi. Dosya şu an dizgide. 2025'in ilk ayında buluşacağız diye umut ediyorum. 

Pelin ve Küçük Dostu Karamel'in ikinci baskısının yapılacağı müjdesini aldım. 

Parşömen'in 2024 yıl sonu soruşturmasına katıldım. 

Bir öyküm bu ayki KE Çocuk'ta yayımlandı. 

Şiddetsiz İletişim okuma ve alıştırma grubumuzla çok keyifli bir yeni yıl kutlaması yaptık. Bu yılın hasadını aldık, gelecek yılın niyetlerini, tohumlarını attık. Sevgiyle, şefkatle suladık. Hep beraber yeşermesini, filizlenmesini izleyeceğiz. 

Çanakkale Belediyesi Tiyatro Topluluğu'ndan Yedi Kocalı Hürmüz oyununu izledim. 




2024 Hafızası: 2

Mayıs

Hayatımda ilk kez bir yoga kampına gittim, üstelik kızımla. Bir çeşit inziva, 19 Mayıs tatilinde, Gümüldür'de gerçekleşen üç günlük kamp hayli keyifliydi. 

Çanakkale Kent Konseyi Kadın Meclisi Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında Onur Bütün'ün sunumuyla Geçmiş Zaman Çileleri'nde yer alan öykülere toplumsal cinsiyet bağlamında ele aldık. Sevdiğim bir yazar arkadaşımın kitabıma yakın okuma yapması, öyküleri toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendirerek sorular yöneltmesi, katılımcıların sorularını yanıtlamak keyifli bir gün geçirmemi sağladı. Etkinlik yerel basında da yer aldı. Bence en efsane başlık ise şuydu: Çanakkale ünlü yazar Tuğba Gürbüz'ü ağırladı. İnanmazsanız okuyun :) 

Evrim Sayın ile yaptığımız röportaj Fikir Gazetesi'nde yayımlandı. Kadınların Seslerini Daha Güçlü Duyurmalıyız başlıklı metni okumak isterseniz buraya

Meslektaşım Emre Harbalıoğlu ile yaptığımız röportaj TDBD 211. sayıda yer aldı. Okumak için buraya.

Nöroçeşitliliğe sahip bir genç kızın başından geçenleri anlatan Hortum Akıllı kitabı hakkındaki değerlendirme yazım Parşömen Edebiyat'ta yer aldı. 

Haziran

Bayram tatilinde kızımla kısa Balkan turuna çıktık. Plovdiv, Sofya, Üsküp, Ohrid, Manastır, Selanik ve yurda dönüş. 

Kızım ilk kez yanında aileden biri olmadan bir haftalığına tatile çıktı. Yurt dışına. Parasına, pasaportuna, telefonuna sahip çıkması gerekti. Kayıpsız, firesiz döndü. İkimiz için de önemli bir eşik. 

Uzun zaman sonra yeni kitabı yayımlanan yazar arkadaşım Reyhan Yıldırım ile kitabı üzerine yaptığımız söyleşi edebiyathaber'de yayımlandı. 

 

Temmuz ve Ağustos

Bu iki ay yavaşlamanın, denize girip çıkmanın, çimenlere yayılmanın, yaz konserlerine gitmenin, arkadaşlarla buluşmanın, aylaklık etmenin mevsimi. İki günübirlik Yunanistan sığdırdık bu iki ayın içine. Biri Dedeağaç, biri Midilli. Şehir dışından gelen arkadaşlarla görüştük. Sayısını hesap etmediğim kitaplar okudum. Belki bir o kadarını da yarım bıraktım. Ağustos böceği misali yaşamanın tadına vardım. Arada sıcaktan bunaldım. Havaların serinlemesini hayal ettim zaman zaman,  sonbahar ve kış aylarında okuyacağım kitapların, yazacağım metinlerin hayali sevinciyle. 


29 Aralık 2024 Pazar

2024 Hafızası:1

Yıl bitiyor. Ortalık "en ..." listeleriyle yıkılıyor. Kırmızı yeşil süsler, ışıl ışıl vitrinler, sokaklar ve de gecelerle yüklü atmosfer içerisindeyken doğal sayılmalı. Öyle değil mi? Ortam davetkar, ortam çekici. Aklını çeliyor. Dök bakalım bohçanı, nasıl geçmiş bir koca yıl dedirtiyor. Öylesine özensiz, dikkatsiz mi geçti, yoksa aralık ayının gazı, ocak ayının iyimserliği içerisinde kendinden muradını belirlediğin listendeki maddeler teker teker gerçekleşti mi? 

Bir liste tuttuysan yolun başında, şanslısın. Koyarsın önüne. Takke düşer, kel görünür misali, yıl sonu karnen önünde. Bak hiç hatırımda değil, bir listem var mıydı benim. Yoksa mutluluk, huzur, sağlık gibi evrensel iyi olma hâllerine mi sığındım. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Tek bildiğim için için dürtüldüğüm. Yaz kuzum işte, nasıl geçti bir yılın, dök günlüğüne diyen bir ses, beni yazı masasına çağıran.

Yalnızca ve yalnızca şimdiki zamanı yaşarken bitmekte olan yılın hatırlanmaya değer anlarını paylaşmak kolay iş değil. Bugünden geriye bakmak, doğru anları seçmek (her ne demekse artık) kendini sis çökmüş bir yaylada bulmak gibi çünkü. Hafızayla ilişki nereden baksan tuhaf. Bu yıl nasıl geçti diye düşünüyorum. Kendime bir mihenk noktası seçmeye çalışıyorum gerçekten bulamıyorum.  Ben ki okuduğu sayfaları kıvırmaz, kulağını bükmez, okuduğu satırların altını kimi zaman karalar, çoğunlukla yeni gibi, gıcır korur geçer. Hafızaya iz gerek oysa. Ocak ayından bu yana geçen koskoca 12 ayın adımlama taşları olmadan nasıl yazmalı. Neresinden tutmalı. El mahkum dijital ayak izlerime bakacağım. Hatıra ve gerçeklik bağını hatırda tutarak, gerçekliğinden şüphe ederek!

Ne demek istiyorum? Hatırladıklarına bu anın içinden, bu anın bilgisiyle bakmak onu yaşandığı anki bağlamından koparmak demek. Bu bilgi gün gibi aşikar ve cepte. Gerçeği kim bilir nerelerde nasıl çarpıtacağım. Kasıtlı değil, sizleri etkilemek için hiç değil. Yalnızca  geçmişi düşünürken onu şimdide yazmaya çabaladığımdan. Bu çaba ufuk çizgisine varmak kadar imkânsız olduğundan. Bu satırlar, belki de bu yılı en çok zihnin çarpıtmalarına kafa yormuş birinin kaleminden dökülüyor belki de. İşte buna sevinebiliriz. Ne de olsa, insanın her düşüncesinin gerçek olmadığını bilmesi, her gördüğünü doğru sayamayacağını kavraması gerek. 

Uzun lafın kısası, ay ay 2024 günlüğüm:

Ocak

Her seneye okuduğum kitapları paylaşma arzusuyla giriyorum. İnstagram'a fotoğraflı bir ileti, bloğa iki, üç satır, belki daha kapsamlı bir değerlendirme. İşte bu arzular içimde canlıyken 6 Ocak'ta yılın ilk kitabını bitirmişim. Erlend Loe Mal Sayımı. O ay kaç kitap okumuşum. İşte bunu bilen yok. 

11 Ocak'ta Engel Tanımayan Diş Hekimleri Derneği ile birlikte Çanakkale merkezde yer alan Şehit Tuğgeneral Sezgin Erdoğan Özel Eğitim Uygulama Okulu öğrencilerinin tedavilerini gerçekleştirdik. İzmir'den gelen Prof. Dr. Ertuğrul Sabah hoca ve onun gönüllü ekibiyle yediğimiz akşam yemeğinin hocanın anılarında tatlı ve kahkahalı anılar yaratacağından habersiz. Yıl içinde biri İstanbul biri Ankara'daki iki karşılaşmamızda ne eğlendik be o gece diyerek, şen kahkahalar attığında o geceyi muzip kılan neydi diye düşünüyorum. İşte hoca da bundan habersiz. 

18 Ocak'ta henüz yüz yüze görüşme imkânı bulamadığım, beni radyo programına da davet eden Esme Aras, Birgün Kitap'ta "Okumanın tadı, hazzı" başlıklı yazısıyla kitaplarıma dair bir değerlendirme yazısı kaleme almış. 

Kent Konseyi Kadın Meclisi Yürütme Kurulu'na seçildim. 

Şubat 

En kayda değer, korkutucu an, bir sokak kedisinin Sani'ye saldırması, benim onları ayırmaya çalışırken salak oğlanın sağ bileğime (neyse ki solağım) dişlerini kazma gibi saplaması, oluk oluk akan kan, kızımın çok korkması, anne ambulans mı çağırayım nidaları... İkimizin acile gidişimiz, benim zar zor araba kullanmam... Deniz'i derinden etkiledi bence bu sahne. O şiş bilekle hastalarıma da baktım. 

13 Şubat'ta çocuk edebiyatı yazarı Ömer Açık ile "Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün" kitabı hakkında yaptığımız söyleşi Parşömen Edebiyat'ta yer aldı. 

Bu esnada dördünce öykü kitabım "Geçmiş Zaman Çileleri" yayına hazırlanmakta. 

Bursa'ya gittik. Hayatımda ilk kez Uludağ'a çıktım. Teleferikle. Şiddetli lodos nedeniyle zirveye kadar çıkamasak da kar gördü gözler, değdi eller. 

Mart

Mart ayı üretken geçmiş. KE Çocuk dergisinde çocuklarda diş hekimi kaygısı  ve diş çekimi kaygısı üzerine kısa bir hikâyem yayımlandı. 

TDB Dergi için iki röportaj yaptım. Biri İsveç'te akademisyenlik yapan bir diş hekimi, diğeri aile dizimi üzerine çalışan ve "Aile Dizimi" kitabını yazan Ayla Akbuar ile. 

Leyla Ruhan Okyay'ın Bennane'nin Uçan Koltuğu kitabı üzerine Parşömen Edebiyat'a "Kemal'in İyilikleri" başlıklı bir tanıtım yazısı yazdım. 

Geçmiş Zaman Çileleri'ni fiziken elime aldım. 

Nisan 

Oda seçimleri yapıldı. İkinci kez yönetim kurulunda yer aldım. 

Bayram tatilinde annem, ablam ve kızımla Ayvalık ve Midilli'ye gittik. 

Yalı Han'da Reyhan Yıldırım moderatörlüğünde yeni kitabımın ilk imza günü ve söyleşisi gerçekleşti. 

Gizem Ardıç ile yeni kitabım üzerine yaptığımız söyleşi edebiyathaber'de yayımlandı.




Yılın son pazarı

Zemheri kış başladı. Kemiklerin içerisine işleyen türden bir soğuk var artık dışarıda. Dışarıya çıkma mecburiyeti olmasa bu tür havalarda evin içinde mutlu mesut yaşarım. Farkına bile varmam eve tıkıldığımın. Mecburiyet güzel şey. İnsanı çıkarıyor yataktan, karıştırıyor güne. Bazı şeyleri hevese, içsel motivasyona bağlamamak gerek. Hem heves aseton gibi bir şey. Ağzını açık bırakmaya gelmez. Uçar gider, sen durup durduğunla kalırsın. Geldi mi, eyleme geçmeli. Yoksa bakmışsın şişe kupkuru. 

Yılın son hafta sonu. Evde yapacaklarım da var. Salı günü yeni yıla bizim evde gireceğiz ailece. Temizlik, alışveriş, yılbaşı hediyelerini paketleme. Evde iş mi yok. Bulunur. Yemek masasının üstündeki kalabalıkla başlasam, marş marş evli evine, köylü köyüne, gerisi kendi çekmecesine desem yeriydi. Ama iş çıkışı kendimi eve atmak yerine soluğu ameliyat olan arkadaşımın yanında aldım. Umduğumdan çok daha iyi bulmanın huzuruyla eve döndüm. Sıcak çorbamı içtim. Kızıma evde unuttuğu anahtarı teslim ettim. Ablamı aldım. Arkadaşımın oynadığı Yedi Kocalı Hürmüz oyununu izlemeye gittim. 120 dakikalık iki perdelik oyun akıcıydı. Amatör bir topluluk olmalarına rağmen oyunu baştan sona tempoyu düşürmeden izletmeyi başardılar. Yer yer de güldük. Daha ne olsun. Perde arasında ablamla konuşurken onu sevmem, bundan hoşlanmam demek yerine şans vermekten, denemekten bahsettik. Şu mevsimi sevmem, bu tür ortamlardan hoşlanmam diyerek tüm benzer durumları bir çuvalın içine tıkmak yerine denemek ve olacakları görmekten bahsediyorum. Belki eğleneceğiz, belki bizi duygusal olarak zorlayacağını düşündüğümüz o durumla zannettiğimizden kolay başa çıkacağız. Beklemek, ertelemek yerine eyleme geçmek ve denemek işte yeni yıldan muradım bu. 

                                                                                 *

Saat 9.20. Yazmak için önümde 40 dakika var. Yeterince uzun görünüyor ama zihin maymun gibi daldan dala zıplarken, yazıyı sonlandırıp paylaşır mıyım, bildirimlere yenik düşüp ona buna bakarken yarım mı bırakırım bilemiyorum. Hayatın güzel yanı bu belirsizliği mi acaba? Hayaller, niyetler ile başlıyoruz her güne. Arada yeni ayrımlar beliriyor ve yeni seçimler yapıyoruz. Ben kendi adıma daha çok davete evet, dediğim bir yıl olmasını arzuluyorum. Bunun farkında olmaya davet ediyorum kendimi. Hangi davetleri alıyorum? Kimlerden? Kaçına katılıyorum? Kaçına mazeret buluyorum? Bu mazeretler geçerli mi? Yoksa hayali engeller mi üretiyorum zihnimde? Hayatı nasıl algılıyorum? Fırsatlarla, bereketlerle dolu mu görüyorum her bir günü? Yoksa birbirinin aynı, monoton mu? Klişe olacak farkındayım ama hayatı çamursu bir birikintiye dönüştürmek de parlatmak da elimizde. Hareketin olmadığı yerde durgunlaşma başlar, demişti bir eğitimde Cem Şen. Hareket olmayan yerde kan durgunlaşır, beden durgunlaşır, eylem durgunlaşır. Bir de bakarsın ağırlık, çürüme, bozulma... Yılın son pazarı buna dikkat ettiğimiz bir gün olsun istedim. Yazıya başlarken nereden başlayacağımı, nelerden söz edeceğimi bilmiyordum elbette. Ama laf lafı açtı. İçimden özenle yaşamaya dair bir özlem çıktı. Özenle yaşamak, seçimlerini sevdiklerini gözeterek yapmak önemli. Zorunluluktan bahsetmiyorum, onların iyiliğini gözettiğin için, başkalarının hayatını zenginleştirmeye dair istek duyduğun için iyi günde, kötü günde yanında olmak, onlardan gelen davetlere kalp açıklığıyla yaklaşmak, tam da bu yüzden yeni, keyifli, tatminkâr deneyimler içinden geçmek kastettiğim. Sizce de güzel değil mi?

Neden yazmak için kırk dakika ayırdığımı merak ettiysen dünden iş yerindekilerle sözleştik. Kahvaltıya gideceğiz. Biraz uyuyalım, dediler. 11'e doğru çıkacağız evden. Yılbaşı süslemeleriyle dolu (İnstagram'dan baktım, güzel süslemişler doğrusu) bir mekânda, yılın son zengin kahvaltısını yapacak ve dağılacağız. Erişimimin yıl sonunda biteceği bir eğitimin  5-6 saatlik içeriğini izleyecek, notlarımı alacağım. Çamaşırlar katlanacak. Beyazlar yıkanacak. Market alışverişi muhakkak bugünden hallolmalı. Aklımda bir de hamam sefası. Satın aldığım üç hamam paketi duruyor. Birini değerlendirsem, kızım da eşlik etse... Dünyevi zevkler, dünyevi sorumluluklar. Her bir sorumluluğa karşın, kendine dünyevi bir zevki hediye edeceğin bir pazar olmasını temenni ediyorum. Belki listen çoktan hazır. Belki de hiç üzerine düşünmedin. Yazmak, düşünmek, okumak birer güçlü araç, bize yaşamı ciddiyetle ele almaya, içinde öylesine savrulmak yerine dümene geçmeye, seçimler yapmaya davet eden. Bu yazı seni nerelere davet etti? Bugün için, yarınlar için hangi yeni niyetler oluşturmaya teşvik etti? Yazarın öyle bir misyonu yok elbette ama zihin öyle çalışıyor. Çoğu kez okuduklarımız bir anahtar vazifesi görüyor ve çoktandır açmak istediğimiz kapıları açmak üzere bizi dürtüyor. Zihin ve gönül de açıksa o anahtar o kapıyı açıyor. Seçimlerinizin o açmak istediğiniz, geçmek istediğiniz kapılardan yana olacağı bir pazar diliyorum. 

17 Aralık 2024 Salı

Halimden haber var, eğer dinlersen

Bu aralar ilginç, öğretici deneyimlerin içerisinden geçiyorum. Hareketli bir iki, üç gün geçirdim. Kızgın kumlardan serin sulara dedikleri türden.  Duygularım hayli yoğun, bedenim yorgun ve ağrılı. Tüm yazma sevdalılarının bildiği gibi, hiçbir şey değişmese bile yazmak ve anlatmak insanı hafifletiyor, yükünü paylaşmış oluyorsun. Duygusal olarak çöplüğünü birinin zihnine boşaltmak gibi değil bu yazarak paylaşma hâli. O yüzden içim rahat. Çok kişisel mızıldanmalar olarak duyulmayacağımdan emin, birkaçınızın sesini de duyma muradıyla paylaşıyorum. 
Malum ülkenin yarısı gergin ve dişlerini sıkıyor. Ben de o kategoride olduğum için bana başvuran hastaların halinden anlıyorum. Şifa da vermeye çalışıyorum. Bununla beraber diş sıkma, gıcırdatma bir hatalı alışkanlık. Hastalık değil. Ben en çok şöyle izah ediyorum hastalarıma: İfade etmediğiniz kızgınlıklarınızın, duygularınızın somatik olarak çenenizde vücut bulma hali. Siz ağrıyı çenenizde hissettiğiniz için diş hekimine başvuruyorsunuz ama çareyi tek hekimde bulamazsınız. Hakikaten de öyle. Hasta dişlerini sıktığında işe pek çok başka kas da ekleniyor. Boyun, ense, sırt kasları, kürek kemiklerinin arası. Massetere botoks yap ve geçsin ile bitmiyor iş. Farkındalık, meditasyon, yoga, pilates, yüzme vb bir spor, medikal masaj, belki psikiyatri ya da psikoloji desteği, gece plağı, masseter botoksu... Ben bu araçların hepsini kullandım ama tümünü aynı anda değil. Yaşam kalitemi, özellikle de gece uykumu çok bozduğu için pek çok aracı aynı anda kullanmanın yollarına bakıyorum bir süredir. Damdan düşen olduğum için de hastalarıma bütüncül bir yaklaşım sunmak istiyorum. Velhasıl cumartesi pazar kurs için İstanbul'a gittim. Sabah 5.30'ta yola çıktım. Silivri'ye yaklaştığımda artık navigasyonu açayım dedim ve cep telefonumu evde unuttuğumu fark ettim. Müthiş bir şaşkınlık ânı. Peşinden hızla kabulleniş. Tabelaları oku ve yola devam et moduna geçtim. Yolu muhtemelen uzatarak Edirnekapı sapağını takip etmeye karar verdim. Vatan Caddesi'ne çıkınca havada karada bulurum yolu diye düşündüm çünkü. Öyle de oldu gerçekten, Vatan Caddesi, Haşim İşcan Geçiti, Şişhane, Harbiye, Mecidiyeköy ve otele vardım. Ders başlayalı 50 dakika olmuştu ama iki günün kalan kısmında açığı kapattığıma inanıyorum. Hoca, girer girmez bir soru sordu. Gülümsedim. Sabah 5.30'tan beri yolda olduğumu, birtakım aksilikler yaşadığımı, oryente olmak için zamana ihtiyaç duyduğumu söyledim. Kısaca halimden haberdar ettim.
Aslında bu yazının temel meselesi de bu. Hayatın koşturmacası içinde pek çok şey yaşıyoruz. Kimi zaman en sevdiklerimizi bile arayamıyoruz. İstemediğimizden değil, kaynaklarımızı yettiremediğimizden. Geçenlerde bir arkadaşımın dediği gibi: günlük rutin dışında herhangi bir şey yapmak benim için çok zor. O yüzden arkadaşlığa, desteğe ihtiyaç duyduğumuzda etrafımızda bize bunu sağlayabilecek insanlara bu durumu bildirmek gerekiyor. Ben bu küçük gerçeği geçen yıl psikoloğa gittiğim dönemde fark ettim. Hayatımda pek çok değişiklik vardı. Bir sürü şeyi yeniden yapılandırmam gerekiyordu ve gerçekten etrafımda bana nasılsın diyecek, halimi hatırımı soracak arkadaşlarıma ihtiyacım vardı. Bu meseleyi konuşurken psikolog peki yardım istiyor musunuz diye sordu. Ondan sonra yavaş yavaş en yakınımdaki arkadaşlarıma ben zor bir dönemden geçiyorum, arkadaş sohbetine, kapımızın çalmasına ihtiyacım var, demeye başladım. Hayat bu son bir yılda bana yeni gönüllülük esasıyla yürütülen kapılar açtı. Yeni arkadaşlar edindim. Evimin kapısını çalan insan sayısı arttı. Kızımın iyiliğini gözeten dostlarım var. Galiba en çok buna seviniyorum. Halimden haber verdiğim için karşılık gördüğüme inanıyorum. 
Bir de şöyle durumlar var. Hepimiz karşılaşıyoruz. Bir yakınımızın başına ağır bir hastalık, ölüm gibi bir şey geliyor. Size haber vermemiş ama haberdarsınız. Tanıdığımız en yakıcı anın içindeyken siz bu bilgiyle ne yapıyorsunuz? Dün çalışırken, hastamın yakını ortak bir arkadaşımızın sağlığıyla ilgili gerçekten çok tatsız bir bilgiyi, çok gizli, kimsenin duymasını istemiyor ama ben size söyleyeceğim diyerek paylaştı. Ve ben arkadaşımın bir uzvunu kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu öğrendim. Bugün kendi tedavim için hastaneye gittiğimde durumdan haberdar iki arkadaşıma rastladım. Biri ziyaretçi istemiyor, gitme, dedi. Diğeri, daha az tanıyanı, git bacım sen, dinleme, dedi. Bu bilgiyle gitmeme fikri benim için çok rahatsız olduğu için çat kapı gittim. Durumunu duydum, ararsam belki kabul etmezsin diye korktum, o yüzden de hastaneden doğruca buraya geldim, dedim. Arkadaşım üzgündü elbette. Bununla beraber hiç de çekindiğim gibi olmadı. Her zamanki gibi sohbet ettik. Ona ayırabileceğim zamanları ve yapabileceğim işleri söyledim. Kendi kanser olduğum günleri hatırladım. Çok üzüldüğü için beni arayamadığını söyleyen eskiden arkadaşım olan tanıdıkları hatırladım. Küsmek gibi algılansın istemem küsmek değil çünkü bu. Benim için arkadaşlık hayatın akışı içinde, okul ya da aynı iş yerinde çalışmak gibi olağan buluşma alanlarını yitirdiğinde de karşılıklı emek ve zaman ayırdığın için beraber yürümeye devam etmek. Kimse kusura bakmasın ama bunun için de zor anlar da var. Telafisi olmayan kayıplar karşısında akıl vermeden, suçlamadan, teselli etmeden yanında durmak ve sohbet etmek de var. Hastalığım sırasında bana en çok desteği evime gelen benimle okey, tabu oynayan, kahve içen, sohbet eden arkadaşlarım verdi. Üzmemek için aramayanlar değil. Yetişkin olmak da böyle bir şey. Böyle işte. Başı, ortası, sonu nasıl demeden bırakıyorum size satırlarımı. Çünkü bunca duygusal ağırlığın içinde, insana insan gerek. 


12 Aralık 2024 Perşembe

2024 Parşömen Edebiyat Soruşturması

Öykü ve deneme yazarı Onur Çalı 18 yıldır çevrimiçi olarak çıkardığı eski ismiyle Parşömen Sanal Fanzin yeni adıyla Parşömen Edebiyat'ta güzel işler paylaşıyor, Parşömen'i kolektif bir üretim alanına çevirmek için takdire değer çaba gösteriyor. İlk kitabı çıkan yazarların heyecanına ortak oluyor örneğin. İlk Göz Ağrısı bölümünün ilk konuğu ben ve Lodos Çarpması idi. Aradan geçen dokuz yılda ilk heyecanına ortak olduğu yazar sayısı 176'yı bulmuş. 

Yıl sonu soruşturmalarını altı yıldır kesintisiz sürdürüyor. Yazarlar, çevirmenler, editörler, sıkı okurlar aynı soruları yanıtlıyor. Ortaya biten yıla dair çeşitliliği geniş bir panorama çıkıyor. Bugün benim de görüşlerime yer verdi. Buradan da paylaşmış olayım. Bence 2024...

Parşömen’in 6 yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizler içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, kitapçılara, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.

Savaşların ve katliamların gölgesinde bir yıl geçirdik... İyi kitaplar okuyacağımız, barışın hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2025.

 

2024 yılında yayımlanan kitaplardan (telif ya da çeviri, kurmaca ya da kurgudışı) beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahseder misiniz?

Kendime yeni bir hayat inşa etmeye çalıştığım günlerde en çok kendimi anlama çabası içinde olduğum için Budist Felsefe, Şiddetsiz İletişim konulu kişisel gelişim başlığı altına sokabileceğimiz kitaplarla geçti bu yıl.

Değişen yaşam koşulları nedeniyle okumaya odaklanmakta zorlandığım her an çocuk kitaplarıyla buluştum. Sevdiklerimin bir kısmını paylaşmak isterim.

Şövalye Çocuk (Lee Bacon/ Çınar Yayınları) Ebeveyn kaybı, değişen ve zorlaşan yaşam, maruz kalınan akran zorbalığını hayali arkadaş Kürek’in ağzından anlatan yaratıcı bir hikâye. Gerçeklerin yol açtığı duygusal enkazın hayali dünyadaki karşılığı çok güzel dile getirilmiş.

Tuhaflar Kulübü (Jordi Sierra i Fabra/ Günışığı Yayınları) Sınıfın ucubesi olmaktan, akran zorbalığına uğramaktan kurtulmanın, özgürleşmenin ancak dayanışmayla mümkün olduğunu anlatan iyimser bir çocuk romanı. Yeri gelmişken bir de slogan atmalıyım. Tüm tuhaflar birleşin! Asla yalnız kalmayacaksınız!

Abim Benjamin (Peter Carnavas/ Can Çocuk) İki kardeş üzerinden büyümeye, küçük kardeşin geride kalmasına, büyük olanın kendine ait bir dünya yaratmasına dair gerçekçi, sıcacık bir kardeşlik hikâyesi.

Son Bahçe (Füsun Çetinel/ Günışığı Kitaplığı) Çevresi hızla betonlaşan bir bahçeyi korumaya çalışan çocukların hikâyesini anlatan bir roman. Yeşilin ve iyiliğin peşinde koşan, dayanışmayı ve umudu örgütlemeye çalışan bir grup mahalleli bunca çevre talanı karşısında yüreğime su serpti.

Hikâyenin Kalbi (Ömer Açık/ Günışığı Kitaplığı) Okullarda belirlenen yıllık kitap listelerinin okuma kültürüne katkısı/attığı çelme üzerine gerçekçi bir tartışma sunuyor. Bir öğrenme biçimi ve ders aracı olarak kitaplar ile içinde sürükleyici, heyecanlı maceralar içeren, okuma hazzı veren kitaplar karşı karşıya gelirse ne olur sorusuna yanıt veriyor.

Bu yıl okuduğum yetişkin edebiyatı kategorisinden üç kitabı anmak istiyorum.

Olay Yeri (Reyhan Yıldırım/ Mask Yayınları) Ülkenin olay yeri gibi masaya yatırıldığı, sarı emniyet şeritleriyle çevrildiği, sınıf meselesinden kadına şiddete, cinsel yönelimden rantsal dönüşüme farklı meselelerin ele alındığı, konu seçimlerindeki ağırlığa rağmen baskın hissin tuhaf biçimde acı veya keder olmadığı, ümitli ve iyimser bir direnişle var olan öykülerden oluşmasıyla beğenimi kazanan bir kitap.

Karanlıkları Yara Yara (Engin Çetinbağ/ Alakarga Yayınları) 20 yıl aradan sonra öykü kitabı yayımlanan Çetinbağ, yeraltı mühendisi olarak geçirdiği uzun meslek hayatından damıttığı deneyimlerle madenleri mekân tutan, madencilerin hayatlarını ele alan bir kitapla karşımızda. Öykü kitaplarındaki tekdüzelikten sıkılan okurların dikkatine!

Saraybosna Blues (Semezdin Mehmedinoviç/ Ketebe) Anlatı türündeki bu kitap 2024 basımı değil ancak yeni okuduğum ve etkilendiğim için kısaca değinmek isterim. Çetnik kuşatması boyunca ülkesinde kalan, aktif direniş hareketinde yer alan yazar ve şair Semezdin’in savaş koşullarında, savaşın içinde yazdığı düzyazılar ve şiirlerden oluşan kitap, güvenli sandıkları dünyanın bir anda Bosnalılar’ın üzerine yıkılışını etkileyici bir dille aktarıyor. Okura insanlığını sorgulatıyor.

 

 

 

Size göre 2024 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?

İlk aklıma gelen, Mine G. Kırıkkanat’ın Elif Şafak’ın “Bit Palas” isimli kitabının, “kendi yazdığı “Sinek Sarayı” kitabından intihal olduğu gerekçesiyle açtığı davayı kazanması, bilirkişinin iki eser arasında %5 oranında benzerlik bulduğu tartışma yaratan rapor, edebiyatçıların Elif Şafak’a verdiği destek, “Sinek Sarayı”nın yayıncısı Kırmızı Kedi’nin “aslı varken taklitlerinden sakınınız” başlıklı talihsiz sosyal medya iletisi oldu.

2023 deprem felaketinde ağır hasar alan Antakya’da gönüllülerin çabasıyla yürütülen “Antakya yeniden” projesi kapsamında yazarların, edebiyatçıların Antakya’da depremden etkilenen halkla buluşması verdiği umut ve iyimserlik duygularıyla hafızamda yerini aldı.

Güney Koreli yazar Han Kang, İsveç akademisi tarafından “tarihsel travmalarla yüzleşen ve insan yaşamının kırılganlığını ortaya koyan yoğun şiirsel düzyazısı” nedeniyle Nobel Edebiyat ödülünü kazandı. Bu ödülü alan ilk Asyalı kadın yazar olarak da adını edebiyat tarihine yazdırdı.

Mario Levi’nin, Füruzan’ın, Ferit Edgü'nün, Paul Auster’ın ölümü sevenlerini üzdü.

2024 yılının benim açımdan önemli olayı ise mart ayında yayımlanan “Geçmiş Zaman Çileleri”nin Gürbüz soyadıyla basılan son kitabım olması. Bundan sonra metinlerimi  üretirken Alaybeyoğlu soyadını kullanacağım.

Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?

Son 3-4 yıldır basılı edebiyat dergilerini düzenli olarak takip etmiyorum. Matbu dergiler daha çok Halk Kütüphanesi’nde karşıma çıkıyor. Bir köşeye çekilip Sözcük-ler, Varlık, Notos Öykü, Kitap-lık gibi dergileri karıştırıyorum. Çoğu okur gibi ben de matbu dergiler yerine çevrim içi dergileri daha çok izliyorum. Parşömen Edebiyat, edebiyathaber, oggito, Litera Edebiyat çevrim içi takip ettiğim dergiler arasında.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Ekonomik kriz nedeniyle özellikle yeni yazarların mevcut dosyalarını bastırmakta daha çok zorlanması, sözleşme imzalandıktan sonra birkaç yıla varan bekleme süreleri, bu koşullar sonucunda yazarlardan katkı payı istenmesi ya da basım maliyetlerini karşılamasının beklenmesi, linç ve sansür kültürünün giderek artması…

Artan maliyetler, yayınevlerinin yayın programlarının daralması, seçiciliklerinin artması, özellikle ilk kitaplarını bastırma aşamasındaki yeni yazarlar için aşılması güç eşikler. Bakanlığın yürüttüğü TEDA ilk kitap projesiyle bu sorun bir nebze aşılsa da bu yazarlar,  ikinci, üçüncü kitaplarını çıkarmakta zorlanıyor mu diye de merak ediyorum doğrusu. Parşömen Edebiyat’ta 2015 yılından beri yayımlanan “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri 176’ya ulaşmış. İlk heyecanını paylaşan 176 yazarın yüzde kaçının yeni kitaplarının okurla buluştuğunu belki  sonraki Dünlük’lerde okur, üzerine düşünürüz.


11 Aralık 2024 Çarşamba

Sınav, endişe ve kış tatili

Cumartesi sabah erkenden İstanbul'a doğru yola çıkıyorum. Ayağımın tozuyla eğitim salonuna girip ders dinleyeceğim. Maksat zamandan tasarruf etmek. Evde yapılacak işler var haliyle. Çamaşır katlamak, bir posta daha yıkamak gibi. Dün akşam onlara girişmek üzere yatak odasına gitmiştim ki kızım peşimden geldi. Dilinde bir soru: "Ne yapacaksın?" Bu soruyu seninle bağlantı kurmaya ihtiyacım var diye duyduğum için "Çamaşır katlayacaktım ama istersen konuşabiliriz," dedim. Küçükken taktığı isimle mırmır yatağa uzandık ve uzun uzun konuştuk. 

Kızım sekizinci sınıfta. Ben her ne kadar sınav baskısı yaratmadığımı düşünsem de sınav ve ders çalışmakla ilgili kaygılar, ders çalışmakla ilgili hevessizlikler çıktı ortaya. O yaşlarım geldi aklıma. Önünde belirsiz bir hayat var ve sen beş, altı yıl sonra seçeceğin ve sonra ömür boyu sürdüreceğin meslek için test çözüyorsun. Daha kendini bile tanımazken, hayattan ne istediğini bilmezken. 

Kızımı endişeli görünce ben ve baban diş hekimi diye sayısalcı olmak, tıp ya da diş hekimliği seçmek zorunda değilsin diye hatırlatma gereği duydum. Tam olarak ne istediğini bilmiyor çünkü. Bununla beraber benim meslek örgütünde aktif çalışmam, kimi zaman benimle katıldığı sempozyumlar, kongreler onda bir sempati uyandırıyor. Bununda farkındayım. Hem bilimsel anlamda hem örgütsel anlamda. İleride nasıl bir genç kadına dönüşeceğini çok merak ediyorum. Büyüyecek ve yuvadan ayrılacak. Göz açıp kapayıncaya kadar hem de. Bir insan evladını yetiştirmek içinde farklı farklı ne çok duygu barındırıyor.

Yaklaşan yarı yıl tatilini planladık sonra. Kısa bir kar tatili yapacağız kısmetse. Ben kar insanı değilim ama ilandaki bilgi doğruysa otelde sıcak su havuzu da var. Ye, iç, ılık suyun keyfini çıkar, odana çık, kitap oku, çay kahve iç, karda  yürüyüş çok tatlı imkânlar gibi gözüktü bana. Bugün gidip görüşeceğim tur şirketiyle. Kesin kalkışlıysa kaydolacağız. Bu yaz itibarıyla Çanakkale kalkışlı yurt dışı turlarına kesinlikle çok sıcak bakıyorum. İstanbul'a git, uçağa bin zahmeti ya da arabaya sigorta yaptır saatlerce araba kullan derdi yok. Üstelik ekonomik. Epeydir blogta bir gezi yazısı da yok. Bir taşla çok kuş.


10 Aralık 2024 Salı

Yağarsa yağmur yağar

Şakır şükür yağmurlu bir Çanakkale öğleninden herkese merhaba,

Yılın o zamanları geldi benim için. Yeni yıl ruhunu taşıyan romantik komedi (tür her ne kadar romantik komedi diye tanımlansa da komedi unsuruna rastlamak daha güç) filmlerini izlemeyi seviyorum. Başının sonundan belli olmasını hiç dert etmiyorum. İçlerinde güzel olanlar var elbette. Ama idare ederlerden de razıyım. Bir yılı uğurlarken ışıl ışıl Noel süslemeleri izlemek görsel bir şölen. Amerikalıların eline kimse su dökemez galiba bu konuda. Parlak, gösterişli ışıklar, kasaba güzellemesi, güzel gülüşlü kadınlar ve erkekler, hayat bir anlığına (90-105 dk civarı) iyimser, bereketli bir yere dönüyor. Küçüktesadüfler, kişilerin üzerine serpilmiş ölü toprağını atıyor, oh bir silkeleniyor kahraman sudan çıkmış köpekler yanında halt etmiş.  Monoton yaşamının ya da ters giden ilişkisinin içinden tereyağından kıl gibi çeker gibi hop kurtuluyor. Modern zamanların peri masalları gibi bu filmler. Klişe ama hemen her zaman çalışıyor. 

Hafta sonundan bu yana kategorinin iki üç örneğini izledim. Yılbaşına kadar Netflix'in tüm yeni eklenenlerini izlemeye de talibim. Bu filmlerde dikkatimi çeken, özendiğim şey, bir kafede, sokakta bir kadın ve erkeğin bir vesileyle diyaloğa girmesi, bunun doğallıkla akması... Ben en son ne zaman bu türden bir tanışma yaşadığımı hiç ama hiç hatırlamıyorum. Amerikalı ya da Avrupalı hemcinslerimiz gibi rahat değiliz haliyle. Kafada kırk tilki. Hırlı mı hırsız mı, manyak mı, ısrarlı takipçi olma potansiyeli taşıyor mu? 

Neyse ki hayatın olağan akışı içinde bizim de kurabildiğimiz dostluklar var. Yaz tatilinde çıktığımız turda otobüste önümüzde oturan aile örneğin. 7-8 yaşlarındaki oğlan çocuğu hem turda bizi epey güldürmüştü. Bu aralar hastam olarak geliyor ve yine bizi gülümsetiyor. Bu ara pek yazma modunda değilim ama bazı kelime öbekleri yakalıyorum gündelik diyaloglarda bir sahne gibi algılıyor zihnim. Şahane öykü adı olur bundan derken buluyorum kendimi. Arka planda belki de çalışıyor üzerine. 

Yağmur hızlanıyor, yavaşlıyor ama sürüyor. Bu havaların insanı eve, battaniye altına, film izlemeye, yanında sıcak bir filtre kahve ya da ne bileyim bol tarçınlı bir salep içmeye davet eden bir yanı var. Ha bir de içinden yağmur geçen şarkılar dinleten bir yan. Sizin yağmurlu hava şarkılarınız hangisi?

Yağmurun Elleri, It's raining men, Here comes the rain again, Singing in the rain, yağarsa yağmur yağar... Aklınıza gelen içinde yağmur geçen başka şarkı var mı? Bu bloğun sahibi bayılıyor çünkü böyle klişelere...