12 Ocak 2015 Pazartesi

BİR METAFOR OLARAK SALGIN HASTALIK

Ön açıklama: Bu yazı fikri, Hakkı İnanç'ın Ateş Etme Silahsızım kitabında yer alan Son Söz öyküsünün ardından gelişmiştir. Yazılan yazılmıştır ve Henry Miller'ın dediği gibi: "Yazar kendi yazdıklarının yorumu konusunda herhangi bir okurdan daha çok söz sahibi değildir."
Bu yazıda okuyacaklarınız -başlık daha fazlasını vaat etse de- bir okur olarak, Son Söz, Veba ve Körlük'ün bende bıraktığı izlerden fazlası değildir.
Hakkı İnanç, son zamanlarda beni en çok etkileyen öykücü oldu. Bazı öykülerini dönüp dönüp okuyorum, hakkında konuşmak istiyorum. Son Söz öyküsü bir kasabada geçmektedir. Tüm dünyayla aynı anda, eş zamanlı olarak bir anda kelimeler zehirlemeye başlar, öldürür insanları. Öykünün anlatıcısı ve ana kahramanı erkek kısa süre önce kendisine eş olarak bir Ahraz kadının layık görülmesi üzerine ailesine küstür. Bu suskunluk onları ölümden korur. Ahraz Zehra'nın kapıya dayanması ve onları uyarmasıyla devam eder öykü. Okumam bitince bu durumu bir salgın hastalık olarak değerlendirdim ve öyküyü, sanki bir şeyi bir şeye benzetme, sınıflandırma zorunluluğu varmış gibi, geçmiş okumalarımdan Veba ve Körlük'ün yanına yerleştirdim. Bu kendiliğinden gelişen sınıflandırma, beni yanlış yönlendirdi. Uzun süre bir anda gelen, tüm dünyayı etkisi altına alan bir virüs gibi düşündüm Son Söz'ü. Aradan uzun yıllar geçse de biz bu salgının gidişine tanık olmuyorduk. Oysa salgın doğası gereği, hızla yayılır, giderek daha çok can alır, tepe noktasına ulaşır, yavaşlar ve (bir sonraki salgına kadar) geriler. Tamam öykü, roman gibi tüm olanlara açıklama getirmek, bir sonuca bağlama zorunluluğunda değil ama salgına uymayan, anlamlandıramadığım bir şey vardı bu yüzden de öyküyü her iki romana nasıl bağlayacağımı bulamıyordum. Sonunda yazarına başvurdum.
“Son Söz”de bir salgın söz konusu değil. Yayılma yok, aniden herkese olan bir şey bu. İnme gibi. Olay, dünyanın her yerinde eşzamanlı gerçekleşiyor. Biz kasabadaki kadınla başlıyoruz yalnızca. Çünkü öykü kasabada geçiyor. O sırada kasabada bir başkası, evinde ölmüş olabilir. Zehra onu görmüyor tabii. Aynı anda tüm insanlığın var oluşu değişiyor bir bakıma. Evren, tanrı ya da her neyse, öyle istediği için. Çok da dağıtmak istemiyorum. Şu bölüm yardımcı olacaktır: “Belki de ne bir lanet, ne de bir hastalıktı başımızdaki.  Lafazanlıkla geçen ömürleri terbiye etmek, sözcükleri kutsamak adına evrenin sunduğu bir armağan… Öyleyse hem yaşamı, hem ölümü onurlandıracak sözcük neydi?"
İnme benzetmesiyle taşlar yerli yerine oturdu. Ve Son Söz'ü salgın hastalık kategorisinden çıkardım. Geriye Nobel Edebiyat ödüllü iki yazarın Jose Saramago'nun Körlük ve Albert Camus'nün Veba romanı kaldı.
                                                      
 

Saramago'nun Körlük romanında aniden başlayan ve aniden geçen körlük salgını ile Camus’nün Veba romanında aniden başlayan ve aniden geçen veba salgını arasında bir fark yoktur. Her iki salgın da faşizm belasını simgeler. Saramago verdiği bir röportajda, romanına konu olan körlük fikrinin nasıl ortaya çıktığını okuyucularına şöyle anlatır:
"Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu."
Roman, araba kullanmakta olan bir adamın yeşil ışığı beklerken, ansızın kör olmasıyla başlar. Körlüğü başvurduğu doktor başta olmak üzere kısa sürede, bir salgın gibi tüm kente yayılır. Körler eski bir akıl hastanesinde karantinaya alınır. Körlük salgınından etkilenmeyen tek kişi, doktorun karısıdır. Saramago’nun körlüğü, karanlık bir körlük değildir; beyaz, ışıklı bir körlüktür. Körler dünyaya kendilerini beyaz bir örtü gibi saran bilinçsizlik perdesinin ardından bakarlar.
Saramago, insanların bir akıl hastalığına kapıldığını düşünmektedir:
“Bence insanlık bir akıl hastalığına tutulmuş durumda ve bu hastalık onları söylenen bütün saçmalıklara inandırıyor. Akıl, hikmet gibi unsurların süzgecinden geçirmeden ne söylenirse, ne savunulursa insanlar bunlara inanıyor, kabul ediveriyor.”
Ben yazarın bu sebeple, karantinaya alınan körleri, eski bir akıl hastanesinde tuttuğunu, böyle yazmayı yeğlediğini düşünüyorum. Topluca yaşanan akıl hastalığının biraz daha altını çizmek için. Beyaz felaket, faşizm, bir salgın gibi yayıldığında artık herkes kurbandır. Kimliklerin bir önemi yoktur. Yaşananlar evrenseldir. O yüzden roman kişilerinin hiçbirinin adı yoktur. Birinci kör, doktor, doktorun karısı, şehla çocuk, siyah gözlüklü genç kız gibi bir özellikleri ile betimlenirler. Kahramanlar da bunun farkındadır. Ve karantinaya alındıklarında, yeni gelenler kendilerini isimleri ile değil meslekleri ile tanıtırlar: bir polis memuru, bir sekreter, oda temizlikçisi gibi. Roman kahramanlarından doktorun karısı bu durumu şöyle aktarır bize:
“dünyadan o kadar uzağız ki zaman gelecek artık kim olduğumuzu unutacağız, birbirimizin adını bile söylemek aklımıza gelmeyecek, zaten bu neye yarar ki, adlarımızın bize ne yararı olur ki, köpekler birbirini bizim yaptığımız gibi tanımazlar ya da tanısalar bile, kendilerine verilmiş olan adla değil, onun kokusunu öteki köpeklerinkinden ayırt ederek tanırlar, kendilerini de kendi kokularıyla tanıtırlar, biz burada başka tür köpekler gibiyiz, birbirimizi havlamalarımızdan, sözlerimizden tanıyoruz, geriye kalan, yüz çizgileri, göz rengi, ten rengi, saç rengi hesaba katılmıyor, sanki bunların hiçbiri yok, ben henüz görüyorum ama ne zamana kadar.”
Genelde birbiriyle çok zor bir araya gelebilecek iradeler, savaş, doğal afet gibi durumlarda bir araya gelebilir, beslenme, barınma gibi ihtiyaçlarını birlikte karşılayabilirler. İnsanlığa inancımızı arttıran, umudu ayakta tutan değerli anlardır bu anlar. Okur olarak beyaz körlük gibi olağanüstü bir hâlde bunu başarabileceklerine inanmak isteriz ancak doktorun karısı önderliğindeki yedi kişilik küçük grup hariç bunu tam anlamıyla başaran olmaz. Körler, vicdansız körlerin isteklerine karşı koymazlar. Şiddetin, dehşetin en ağır örneklerine tanık oluruz. Hırsızlık, tecavüz, karaborsa, ahlaksızlık karşısında donakalır, insanlığımızdan utanırız. Roman, bize faşizmin bu kadar yayılmasının sebebinin tek tek bireylerin korkusu yüzünden olduğunu gösterir. Korkunun her zaman en iyi yol gösterici olduğu söyleyemeyiz. Veba ise tam tersi bir durumu ele anlatır, örgütlenmeyi, direnişi.
Roman övgüye değer eylemlere gereğinden fazla önem atfedilmeksizin toplu bir tehdit karşısında yapılması gerekene dair kararlılığı sergiler. Vebayla mücadele etmek gerekir çünkü yapılacak tek şey budur. Taşıdığı risklere karşı bunu yapmamak akla dahi getirilemez. Salgınla savaşmak herkesin görevidir. Bireyler, koşulların gerektirdiği eylemleri gönüllü olarak ve kararlılıkla yerine getirirler. Veba, salgına karşı mücadele veren kolektif ruha dair bir romandır ve yayımlandığı günden itibaren Camus'nün adı Nobel Edebiyat Ödülü için ima edilmeye başlamıştır. 
Direnişe bağlılığı konu eden romanı daha iyi anlamak için yazıldığı dönemi hatırlamak da fayda var.
Paris işgal altındadır. Albert Camus, Le Soir repuclicain gazetesinde birlikte çalıştığı, kendisinden gazeteciliği öğrendiği Pascal Pia'dan bir teklif alır, Combat hareketince desteklenen siyasi-kültürel bir derginin editörlüğü. Pia, Mart ayında kendisine daha önemli bir görev verilip ayrılması gerekince genel yayın yönetmenliğini Albert Camus'ye teklif eder. O esnada Camus, Gallimard Yayınevi'nde çalışmakta ve Veba'yı yazmaktadır. Combat örgütü ona sahte evraklar düzenler. Yoldaşlar arasında Beauchard adını kullanmaktadır. Bu, grup üyelerinin birbirlerinin gerçek isimlerini bilmemesini sağlayan bir güvenlik kuralıdır. Birlikte yeni sayıları yazar, redaksiyonu ve tasarımı yapar, levhaların matbaalara ulaşmasını sağlarlar. Tehlikeli bir çalışmadır. Kısa bir süre sonra hareketin lideri Claude Bourdet tutuklanır ve Buchenwald'a gönderilir. Camus ile birlikte çalışan Jaqueline Bernard Almanlarca Ravensbrück'teki bir toplama kampına gönderilir. Her ikisi de hayatta kalmayı başarır ancak Combat'ın Lyon'daki yayımcısı Andre Bollier başaramaz. Almanlar tarafından tutuklanmak üzereyken intihar eder. Bir keresinde Fransız ve Alman polislerince aranmayı bekleyen Camus, Combat'ın kapağının tasarımını Maria Casares'e verir. Kendisinin de aranacağından korkan Maria, tasarımı yutar.
Combat gizli yayımlanırken Mart 1944 sayısında imzasız bir makaleyle Fransız halkını direnişe bağlılığa davet eden Camus'nün bu bağlılığı konu edinen bir roman yazması şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan Sartre'ın yazarları adanmış edebiyata çağrısı karşısında yazarın özgürlüğünü savunmasıdır. Bu savunma iki yazarın arasını açan dört beş eylemden birisi olarak bilinir.
"Kendini bir davaya adamış insanları, bağlılık edebiyatına tercih ederim. Kişinin hayatındaki cesaret ve eserlerindeki yetenek bu o kadar da kötü değil. Dahası yazar istediğinde kendini adayabilir. Onun önemi itici gücünde yatmaktadır. Ama şayet bu bir yasaya, işleyişe ya da teröre dönüşecekse, bunun önemi nerededir? ... Öyle görünüyor ki bugün baharla ilgili bir şiir yazmak, kapitalizme hizmet etmek anlamına gelecektir. Onları çalışmalarında daha az, gündelik hayatlarındaysa daha fazla bağlı görmeyi tercih ederdim."

Yazıdaki görsel www.mysims3blog.blogspot.com adresinden alınmıştır.












2 yorum:

  1. Metinlerarası yolculuk edebiyatı zenginleştiriyor. Eski romanın en büyük eksiklerinden biri tek bir yazarın hayal gücü ile yetinmesi , yazarın yeterli sayıda olay ve fikri yazısına koyamaması buna gücünün yetmemesi. Postmodernizim bu yöntemle klasik anlatıyı aşmış oluyor..ve çağdaş anlatılar( roman denilebilirse )kollektif bir yazarlık ürününe dönüşüyor doğal olarak tek bir yazarın yönetiminde.

    YanıtlayınSil
  2. Katkınız için teşekkür ederim.
    Okuma eylemine geçildiği anda, yazarı dışlayan bir durum başlıyor aslında. Onun varlığını ya da hayal gücünü unutuyoruz. Kolektif hafızamızdan, anılarımızdan, geçmiş okumalarımızdan vs. süzerek kendi okuma ve anlama sürecimizi başlatıyoruz. Bir metni bugün okuyup bir şey anlarken on yıl sonra aynı kelimelerin bizde farklı anlamlar uyandırması mümkün. Metinler arası yolculuklarla yeni iç görüler kazanıyor, değişiyor, dönüşüyoruz. Okumayı eşsiz kılan da bu galiba:)

    YanıtlayınSil