1 Mayıs 2016 Pazar

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (23)


       BU YAZIYI KARGALARIN GÖREMEYECEĞİ YERLERDE OKUYUNUZ


İlkokulun sonuna kadar küçük bir kasabada yaşadım. Henüz okumayı öğrenmemişken bile kendimi kelimelerin heyecanına kaptırdığımı söylemek doğru olur. Evin ekmek almakla görevlendirilmiş çocuğu olarak fırınla evin arasındaki uzun yol boyunca yerlere atılmış gazete parçalarını, özellikle TipiTip sakızlarının karikatürlerini toplar, evde annemin bulamayacağına inandığım yerlere saklardım. Çok zor elde ettiğim bir hazineydi bu. Çünkü fırın yolu boyunca beni kovalayan, sürekli bacaklarımı ısıran bir kaz sürüsüyle mücadele etmem gerekiyordu. Nasıl olsa okumayı öğrenecektim bir gün, onun için bu eziyete değerdi. Sanırım zamanı geldiğinde elimde çokça okunacak malzeme olsun istiyordum. Annem -ona göre çöp olan- hazinemi her seferinde bulup, çöpe geri attığı için çocuk yaşta koleksiyonculuktan vazgeçmek zorunda kaldım. Yine de eve götüremediğim TipiTip karikatürlerine bakıp uzun uzun ne yazıyor olabileceğine dair hayaller kurdum.
Fırın yolundan bana, hayranlıkla hatırladığım TipiTip –ki ilk aşkım sayılabilir- ve kazlardan korkum kaldı. Hâlâ bir kaz sesi duyduğumda bacaklarımda acı hissederim. Ama en azından kaçmamayı öğrendim.
Okumayı öğrenir öğrenmez büyük bir açlıkla bulduğum her şeyi sildim süpürdüm. Okulun bir kütüphanesi, kasabanın bir kitapçısı yoktu. İlkokul öğretmenim okuma aşkımı fark edince kendi abone olduğu dergileri, eline geçen kitapları bana vermeye başladı. Yaşıma uygun okumalar olduğu söylenemezdi onların da. Mizah dergileri, zamanın magazin dergileri vardı içinde. Arkasından ablalarım sayesinde eve giren Kerime Nadirler, Beyaz diziler geldi. Sonra harçlıkları biriktirip aldığım Tommiks, Teksaslar.
Sanırım ilk kurmaca metinlerim de o sırada başladı. Oyuncak sıkıntısı çeken çocuklar olarak, oyunlarımızı hep doğadan bulurduk. Kardeşlerimle beraber bulduğumuz adına “küçük adamcılık” dediğimiz bir oyunumuz vardı. Çamurdan insanlar yapar, onlara bir hayat kurar, senaryolar yazar ve oynardık. Bunu her gün devam ettirmek, konuyu bulmak ilk kurmacamdır diyebilirim.
İkincisi biraz daha polisiye öğeler taşıyordu. Oldukça yaramaz bir çocuktum. Sanırım babam zamanının büyük bölümünü benim peşimde koşarak harcardı. Anneminse bulduğu başka bir yöntem vardı. Dağda bayırda her kaybolduğumda “Sana kuşlarla haber gönderdiğimde evde ol, bana yaptığın her şeyi anlatıyorlar” demesiyle başlayan bir macera. Bir süre sonra başımı ne zaman kaldırsam tepemde gördüğüm kargaların annemin ajanları olduğuna karar verdim. Hatta kuşlar hükümeti kurdum kafamın içerisinde. Kargalar kesinlikle sürekli gözetleyip ihbar eden bir iş yapıyor olmalıydılar. Serçeler işçileri, kırlangıçlar özgürlükleri için savaşanları temsil ediyorlardı benim için. Bildiğim bütün kuşlara bir görev buldum sonunda. Kargaların yaptıkları kötülüklere dair yüzlerce hikâye yazdım kafamda.
Kargalarla hâlâ mesafeli oluşum bundandır.
Ortaokulda bir sahil ilçesine taşındık. Benim için büyük değişiklikti. Kütüphanesi olan bir okul, üstelik yerel bir edebiyat dergisi çıkartan Türkçe öğretmeninden başka ne isteyebilirdim ki hayattan. O sıralarda şiir ve şairlerle tanıştım. İlk göz ağrım – ikinci büyük aşkım- Orhan Veli girdi hayatıma. Ve bu ülkede ilk gençliğinde şiire bulaşmış insanlar gibi ben de şiir yazdım. Okul içerisinde dereceler aldım ve şair olabileceğime dair hayaller kurdum.
Ailemden ayrılıp başka bir kentte yatılı okula gittiğim ilk senelerde de sürdü şair olma isteğimin havalı duruşu. Yatılı okul sıralarında haftanın bir günü çıktığımız çarşı izinlerinde sahafları keşfettim. Ucuz kitap alabildiğim, bazen oturup biraz okuyup kitabı geri bırakabildiğim mekânlardılar. Sanırım mekân olarak tek aşkım sahaflardır. Babamdan gelen harçlıkları kitaba yatırmaya başladığım zamanlardı onlar. Hatta bir yerden dünya klasiklerini satın alıp, senetleri babamın adına yaptırıp, oldukça yüklü bir ödeme yaptırmışlığım vardır.
Yatılı okuldan başlayarak hep yazdım. Çoğu zaman iç dökme, çoğu zaman mektup, nereye gittiğini bilmediğim metinler. Defterler doldurdum sıra sıra. Bir kısmını yırtıp attım, bir kısmını inatla sakladım. İnsanlara mektup, günlük yazıp hediye ettim.
Uzun yıllar kendim için yazdıklarımı paylaşmak gibi bir isteğim olmadı. Oldukça geç bir yaşta –hayatımın kırılma noktalarından birini yaşarken- Virgina Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sını okudum. Ve pek çok kadın gibi “kadınlar iç dökmek için değil, edebi metin oluşturmak için yazın” cümleleri etkiledi beni. Aslında utandırdı demek daha doğru. Sanki Virginia çekmecelerde sakladığım kelimelerimi görmüştü ve doğrudan bana söylüyordu bunları. O saatten sonra o metinler çekmecelere sığmaz oldu. Dışarı çıkmak, özgürlüklerini ilan etmek için başımın etini yemeye başladılar. O sıralarda da bende kendi kişisel özgürlüğümü ilan ettiğim için onların da buna hakkı olduğunu düşündüm.
Öykülerimi yayımlatmak konusunda sıkıntı çektiğimi söyleyemem. Gönderdiğim ilk öykü önemli bir edebiyat dergisinde yayınlandı. Arkasından birkaç öykü yarışmasında dereceler geldi. Üst üste öykülerim okurla buluşmaya başladığında bir hastalığa yakalandığımı ve iyileşmenin mümkün olmadığını anladım. Arkasından kitaplar geldi ve bir öykü karakteri oldum.    
Ama bütün bunlara rağmen henüz yazar olamadım.
Hâlâ kargalarla ve kazlarla aramda mesafe var. Günün birinde tekrar uçabileceğime inanıyorum. Rüyalarımda TipiTipi gördüğüm doğrudur. Sokak hayvanlarıyla, ağaçlarla, kuşlarla konuşmak çocukluk alışkanlığımdır. Babamı hatırlarken başımdaki dikiş izleriyle takip ederim anılarımızı ve beni bir ırmaktan yakalayarak eve getirdiğine inanırım hâlâ. Annem şimdi hatırlamasa bile kuşlar hakkında çok şey öğrenmeme vesile olmuştur. Orhan Veli ince bir sızıdır içimde. Sokaklarda karikatür toplamasam da atılmış bir kitap gördüğümde istinasız alır, eve götürür ve sahiplenirim.
Kısacası kendi hayatımı yazmaya uğraşıyorum hâlâ.

Ayşe Akaltun

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme