12 Ağustos 2016 Cuma

Masal Söyleşisi*


Ait olmadığımız yerden ayrılma, kendimize yeni aile bulma konusunda cesaret ve ilham veren Çirkin Ördek Yavrusu masalı ve masalın ardına gizlenmiş semboller üzerine Mehmet Fırat Pürselim ile konuştuk.

Masalların kuşaklar boyu aktarılması için toplum tarafından kabul görmesi, çıkarsamasının sevilmesi gerekiyor. Bu yüzden de genellikle kadına ve erkeğe toplum içindeki görevlerini öğreten, onları sözden çıkmamaları için uyaran masallara aşinayız. Ancak istisnalar da var. Hans Andersen’in derlediği ve ilk kez 1843 yılında yayımladığı Çirkin Ördek Yavrusu, toplumdan dışlanmış kuşakları, kimlik duygularını yeniden kazanmaya, kendi yaşam alanlarını bulana kadar direnmeye, yer değiştirmeye davet ediyor. Andersen’in izleğinin sebebini kendi öz yaşam öyküsünde mi aramalıyız?
Andersen’in başka masallarında da -Parmak Kız, Diş Ağrısı vs.- görürüz öz yaşamından parçaları, çünkü masal derleyicisi olan Grimm Kardeşler ya da Charles Perrault’dan farklı olarak Andersen derleyiciliğinin yanı sıra hatta belki de derleyiciliği bir yana aslında masal yazarıdır. Çirkin Ördek Yavrusu ise otoritelerin genel kabulü doğrultusunda Andersen’dir.
Hans, opera şarkıcısı olmak için 14 yaşında evden kaçarak Kopenhag’a gider. Orada Danimarka’nın en tanınmış dansçısı olan Bayan Schall’u bulur ve ona, tiyatroyu ne kadar çok sevdiğini, oyunculuk yapıp şarkı söylemek için duyduğu özlemi anlatır. Bu sırada silindir şapkasını tef gibi kullanarak bir yandan dans edip şarkı söylerken, bir yandan odanın içinde çılgın gibi döner ve ‘tef’ine vurarak ortalığı toza boğar. Andersen’in ‘tımarhaneden kaçmış bir deli’ olduğunu düşünen Bayan Schall ona durumunun umutsuz olduğunu söyleyince küçük Hans ağlayarak oradan ayrılır. Başvurduğu tüm kapılar aynı umutsuzluğu yüzüne vurarak kapanır. Koca burnu, kocaman elleri ve ayakları, çatallanmış çirkin sesi, sırık gibi ve çok biçimsiz görünümüyle herkes Hans’ı çok komik ve acayip bulur. Fakat oldukça ihtiraslı bir yapıya sahip olan Andersen, oyunculukta başarılı olamayacağı gerçeğini en sonunda kabullenmek zorunda kalsa da, oyun yazarı olarak başarı kazanır. Asıl büyük ününü ise hayalini kurduğu ışıltılı sahnelerde değil de karanlık çocukluğunu anlattığı masallar alanında kazanır hatta Çirkin Ördek Yavrusu’yla kuğu olduğunu anlayamayan herkesten âdeta intikamını alır.
Masal, diğerlerine benzemeyenin itilip kakılmasıyla başlıyor. Anne bir süre besleyen, gözeten, koruyan anne arketipine uygun davranıyor. Yavrusunu savunuyor:
“Evet,  çok tuhaf görünse de o da benimkilerden biri. Üstelik, uygun ışıkta bakıldığında yakışıklı bile sayılabilir.”
… başka bir ördek, avluyu koşarak geçti ve çirkin ördek yavrusunu tam ensesinden ısırdı. Anne ördek “Dur!” diye bağırdı. Ama zorba hızlı hızlı konuştu: “Tamam da, çok tuhaf ve çirkin görünüyor. Biraz itilip kakılması gerek.”
… “O bir hata değil” dedi anne ördek. “O yakında çok güçlü olacak. Sadece yumurtada çok uzun süre kaldı, buna rağmen çok da biçimsiz değil. Öyle olsa bile düzelecek. Göreceksiniz.” Çirkin ördek yavrusunun tüylerini düzeltti ve kakülünü yaladı.
Ancak kısa süre sonra anne dönüşüyor.
Önceleri annesi onu savunuyordu, ama daha sonra o bile giderek bütün bunlardan yorgun düştü ve kızgınlıkla bağırdı: “Keşke hemen defolup gitsen!”
Bu dönüşüm bize ne anlatıyor?
Andersen’in masalı çocuklara; farklı olanların dışlanmaması gerektiğini, her canlının farklı da olsa ayrı güzellikleri ve zenginlikleri olduğunu öğretmektedir. Kardeşlerinin kötü davranması, kovması, gagalamaları yetmezmiş gibi ilk başlarda ona sahip çıkan annesinin bile toplum baskısına yenik düşerek Çirkin’in çiftlikten gitmesini ya da ölmesini dilemesi ‘kutsal aile’yi sorgulamamıza sebep olur. Öncelikle Ördek Hanım, kutsal anneliğe karşı çıkan bir yapıdadır, kuluçkaya yatmakta da çok gönüllü değildir. Diğer yavruları yumurtadan çıktığı halde, en büyük yumurtanın çatlamaması sabrını taşırır, bu konuda kendi kendine söylenir:
“En büyük yumurta hâlâ olduğu yerde duruyor! Kırılması daha ne kadar sürecek ki? Bıktım beklemekten!”
Bu arada dağılmış bir ailedir anlatılan, yakışıklı ve havai erkek ördek, dişisini yumurtalarla baş başa bırakıp gitmiştir. Yavru ördekler babalarına benzemektedir ama ‘serseri babaları’ dişisini dölledikten sonra görünmez olmuştur. Kardeşleri de farklı olduğu için alay edilen ve dövülen çirkin ördekten yana olmak yerine diğerleriyle birlikte hareket edip, “İnşallah seni kedi kapar da kurtuluruz!” derler. Anne ise yavrusunu dışlamasa da kucaklamaz, hatta bir süre sonra gitmesine çanak tutar. Burada toplum baskısının sadece farklı bireye değil tüm ailesine yapıldığını, baskıdan kurtulmak isteyen ailenin de toplumla birlikte hareket ederek, farklı bireyi dışladığını görürüz. Buna, neredeyse iki asırlık masal işte, diyerek geçemeyiz, çünkü günümüzde dahi aile kendi kanından olanın değil baskıcı toplumun yanında yer almaktadır.
Annelik de yaşayarak öğrenilen bir süreç. Annenin de rehberliğe ihtiyacı var, etrafındaki yaşlı kadınlar tarafından desteklenmeye, cesaretlendirilmeye. Masalın başında yerleşik korkularını, yeni doğum yapmış anneye geçiren bir yaşlı ördek var. Bu kısmı dikkat çekici ve konuşmaya değer buluyorum.
Yaşlı bir ördek oradan geçiyordu. Anne ördek ona yeni çocuklarını gösterdi: “Ne kadar da güzeller, değil mi?” diye övündü. Ama yaşlı ördeğin aklı, çatlamamış olan yumurtaya takıldı ve anne ördeği o yumurtanın üstünde artık oturmaktan caydırmaya çalıştı.
“Bu bir hindi yumurtası,” diye bağırdı yaşlı ördek. “Hiç de uygun bir yumurta türü değil. Biliyorsun bir hindiyi suya sokamazsın.” O biliyordu, çünkü denemişti.
Yerleşik korkuların anneye aktarılması, onun çökmesine, yaşadığı toplulukla yavrusu arasında bir seçim yapmasına sebep oluyor âdeta.
Haklısın Tuğba, toplum baskısı ve yerleşik korkular, aileleri en değerli varlıkları olan evlatlarından bile vazgeçirebilmektedir. Bu sadece masallarda değil günümüz toplumunda da sıkça yaşanmaktadır.
*Erken dönemde yalnızca diğerlerinden farklı olduğu için dışlanmak, Çirkin Ördek Yavrusu’nun benlik duygusunu yaralıyor. Huzur bulamayacağını anlıyor ve rahat yüzü görebileceği bir yer bulma çabasına giriyor. Arayış devam etse de, zayıf, çirkin, işe yaramaz, beceriksiz olduğunu düşünüyor ve bu gerçeğin değişmeyeceğine inanıyor. Burada durup, erken dönemde dışlanmanın yarattığı içsel sorunlardan bahsedelim istiyorum.
Küçük yaşlarda ayakkabıcı olan babasını kaybedince okulu bırakıp çalışmak zorunda kalan Andersen, erken dönemde sürekli olarak dışlanan bir çocuktu. Kısa süreli terzi çıraklığı sırasında başından geçenlerin üzerinde iz bıraktığı muhakkaktır. Hans’ın görünüşü hiç de erkeksi değildi, bir grup iş arkadaşı kız olup olmadığını anlamak için onu herkesin önünde pantolonunu aşağıya indirmeye zorlar. Daha sonra marangozun yanına çırak olarak girdiğinde; önceki olay zihninde taze olduğundan, işteki ilk gününde aptal bir suratla kızarıp bozararak ve titreyerek öylece dikilip kalmaktan kendini alamaz. Sıkıntılı halini fark eden diğer çırakların alayları üzerine sıvışıp kaçar. Sonrasında tekrar okula döndüğünde de gerek müdürün gerekse de arkadaşlarının dışlama ve alaylarına maruz kalır.  Bunların sonunda da, açık alanlarda dolaşmaktan, tekneyle denize açılmaktan, diri olarak yakılmaktan, bir kadını çıplak olarak görmekten korkan psikozlara boğulmuş bir adam ortaya çıkar. Andersen’in korkmadığı şeyleri saymak belki daha kolay olacak ama gene de korkularını saymayı deneyeceğim; zehirlenmekten, soyulmaktan, köpekten, pasaportunu kaybetmekten korkuyordu. Ateşte yanmak öylesine büyük korkusuydu ki, yangın çıkarsa, ipi pencereden aşağı sarkıtıp kurtulurum diye yanında daima ip bulunduruyordu.  Diri gömülme korkusu öyle bir boyuttaydı ki; uyurken ölü sanıp da gömmesinler diye, uyurken başucuna ‘Ölmedim, sadece uyuyorum’ diye notlar bırakıyordu.
Masallarda Jung’un eş-zamanlılık dediği, olayların rastlantısal bir şekilde birbirine geçmesi şeklinde tanımlanabilecek ilke daima iş başında. İç geçirilen, özlenen, düşü kurulan hayaller, birtakım tesadüfler sonucunda gerçekleşiyor. Çirkin Ördek Yavrusu masalında da bunu görüyoruz.
Bir sabah ördek yavrusu kendini buzun üzerinde kaskatı kesilmiş bir halde buldu ve o zaman öleceğini düşündü. İki yaban ördeği uçarak aşağı indi. Ördeği uzun uzun incelediler. “Çirkinsin,” diye gürlediler. “Çok kötü, ne kadar da üzücü! Senin gibi birisi için hiçbir şet yapılamaz.” Ve uçarak uzaklaştılar.
Şans eseri oradan bir çiftçi geçiyordu ve buzu sopasıyla kırarak ördek yavrusunu kurtardı. Ördek yavrusunu kucağına aldı ve ceketinin altına sokarak eve doğru yürüdü.
Çirkin Ördek Yavrusu bu dışsal yardım nedeniyle hayatta kalıyor ve hayranlık duyduğu kuğularla bir araya gelme yolu da bu vesileyle açılmış oluyor. Modern dünyada dışsal yardımla hayallerimizin mümkün olacağına dair inancımız zayıflamış gibi geliyor bana. Masallar bu yüzden mi inandırıcılığını yitirdi? Ne dersin?
Masallarda, efsanelerde kahramanın yardımına koşan doğaüstü yardımcılar vardır ve kahramanı, kahraman – kurtarıcı yapan aslında onlardır (Campbell – Doğaüstü Yardım, Propp – Büyülü Yardımcı). Külkedisi’nin Peri Annesi, Pamuk Prenses’in Yedi Cüceleri, Parmak Kız’ın kurtarıcı kırlangıcı vs. kahramanın en sıkıştığı anda ortaya çıkarak sorunu çözümler. Sancho Panza’sı olmayan Don Kişot bir hiçtir, Cuma olmasaydı Robinson yaşayamazdı, yalnız kovboy olduğunu söyleyen Red Kit’i bile nice macerasında atı Düldül kurtarır. Ama günümüzde yazılan roman ya da diğer türlerde kahraman başarmak zorunda olan ve başarıyı kimseyle paylaşmayan yapıdadır. Diğer karakterler çevresine konuşlanır ama yardımcı olmaktan ziyade ‘yancı’ tiplerdir. Yaşantımız neyse edebiyatımız da o sonuçta. Günümüzde birinin yardım etmemesi değil, elini uzatması şaşırılacak davranış haline geldi. Biri yardım ettiğinde hemen ardından bir şey geleceğini hiçbir iyiliğin sebepsiz olmayacağını düşünüyoruz. Oysa bu hayata tek başımıza katlanabilmemiz mümkün değil.
Masallarda kahramanlar genellikle normal kişilerdir -çocuk/kişi kendini daha rahat özdeştirebilsin diye- yardımcılar ya da yardımcı nesneler ise sihirlidir. Belki de bu sihirli nesnelere günümüz teknolojisiyle erişimin mümkün olması karşısında, hayalle arasındaki bağ koptu. Hayalimizde yaşadığımız maceranın olağanlaşması belki de inandırıcılığını zedeledi. Masallara mümkün olmadığı için inanırken, mümkünlük inandırıcılığını kaybettirdi belki de. Kendimize ve çocuklarımıza hayal kurmak için şans tanırsak, bence hâlâ perilere ve masallara inanabiliriz. BEN PERİLERE VE ONLARIN KULAĞIMA FISILDADIĞI MASALLARA İNANIYORUM!
Söyleşi: Tuğba Gürbüz
*Bu söyleşi Lemur Derginin temmuz sayısında yayımlanmıştır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder