26 Ağustos 2016 Cuma

ORADAN BURADAN

Yazı masamın üzeri zihnimin içiyle doğru orantılı, dağınık, çok dağınık. 
Dışarıda yaşanacak bir yaz olunca, taşınma işini çok ağırdan aldım. Son parçaları da taşıdım geçenlerde. Çalışma odam ve kitaplık hariç her şey yerli yerinde. Havalar biraz daha serinlesin, evlerin içine girelim, başlayacağım orayı da toplamaya, dağınıklığı ortadan kaldırmaya, yazı masasına oturmaya, kitap yığınlarını okuyarak eritmeye... 
Zihnimin içi gibi ilerlesin o halde bu blog yazısı, madde madde, kesik kesik, bağlantısız. 
       
Geçenlerde bir arkadaş sohbetindeyiz. Konu kitaplara, kitap fuarlarına uzanınca Çanakkale'deki kitap fuarında (fuarımsı demeliyim) yazdığı tarih kitaplarını "%50 indirimle yazarından imzalı" diye sallayarak neredeyse gözüme sokan amcayı anımsadım, nasıl irkildiğimi ve rahatsız olduğumu...
Arada hatırlatmak gerekiyor, sanırım. Okurun dilediği kitabı alma, dilediğini imzalatma ve dilediğini almama hakkı vardır.

Öykü yazdığımı bilen İtalyan hastam, korku romanı yazmamı ve İtalyanca'ya çevrilmesini bekliyor. Bir de önerisi var. Romanın ana mekânı bir diş hekimi muayenehanesi olacak. Benim için kapak da çizmiş.

Hava kışa döner dönmez özleyeceğim, biliyorum ama havaların serinlemesine, nemin katlanılır hale gelmesine sevindim. Bugün öğlene kadar klimayı çalıştırmak dahi gelmedi aklıma. Yaz bitiyor velhasıl. Okulların açılmasına bir aydan az kaldı. Yalnızca bale okulunu özleyen kızımla beni nasıl bir sonbahar bekliyor, meraktayım.  

Yaz bitmeden görülecekler arasında: Hızır Kamp. Sadece yemekleri için bile gidilir, diyor geçmiş konuklar. Güveniyorum. Telefonu, interneti evde bırakıp Deniz'in peşinde, ritminde bir hafta sonu için istiyorum en çok. Birlikte yapraklara, taşlara, dallara, böceklere bakmak, incelemek ve iksir yapmak için.

Düğünleri sevmiyorum. Hayatım boyunca katıldığım düğün sayısı ortalama bir yurttaştan oldukça düşük. Bunu prensiplerime borçluyum elbette: Şehir dışı düğünler mi? Asla! Sünnet düğünü mü? Mümkün değil! Ne ayıp şey! Oğlumuzun pipisinin ucunu kestirdik, gelin diye davet etmek... İşin bir de takı merasimi boyutu var ki, parçası olmaktan zerre hoşlanmıyorum. Bence kimse olmamalı. Kazdağları'nda altın çıkarılmasına karşı çıkıp düğünlerde altın alışverişi yapmak, nerden baksan tutarsızlık. 
Anne olalı beri daha kolay geçiyor düğünler. Deniz yanımda değilse, bahanem hazır: Evde çocuk bekliyor. Deniz varsa da, onun peşinde dolanıyorum. Zira gürültüyü hiç sevmeyen kızım salonun dışına gidiyor, geri geliyor, gözü bir pistte bir ben de. Az kaldı. Bana 9/8lik öğretenin kırk yıl kölesi olabilirim. 

Geçen hafta sonu gittiğim Doğaçlama Dans Atölyesi, Esra ile katıldığım her atölyede olduğu gibi, bedenden, hareketten uzaklaştı, geldi dayattı kendini, an'da kalmaya, bizi izleyen gözleri boşvermeye... Ve her ânından zevk aldığım keyifli bir oyuna, ruhsal bir yolculuğa döndü. 
Zeytin ağaçlarının altında geçirdiğimiz güzel anları anımsatsın diye:









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder