4 Kasım 2016 Cuma

Çevrilmemiş bir yazar: Mario Levrero

Üst not: Tavşan Deliğinde Fiesta yazısını hazırlarken, Granta'da Juan Pablo Villalobos ile roman hakkında yapılan bir söyleşiye denk gelmiş ve bazı alıntılar yapmıştım. Sitede gezinirken "Best Untranslated Writers" diye bir bölüm olduğunu gördüm. Yazarlar, kendi dillerinde yazan, başka dillere çevrilmemiş yazarları anlatıyor. İşte onlardan biri: Juan Pablo Villalobos'un kaleminden Meksikalı yazar Mario Levrero.
Canım arkadaşım İlknur Urkun Kelso, yerinde dokunuşlarıyla kırık dökük çevirime kıvraklık ve estetik kattı. En içten teşekkürlerimle... 
                                                                 



Mario Levrero ile ilk kez ne zaman karşılaştığımdan emin değilim. Muhtemelen 90'lardaydı, 21. yüzyılın ilk yılları da olabilir. Levrero 1940'da doğdu ve ürünlerini 1968'de yayımlatmaya başladı. İşleri, romanlardan (çoğu kısa), hikâyelerden ve anı, günlük, deneme ve yazım sürecine dair fikirlerini kurguyla birleştirdiği bir dizi hibrit kitaptan oluşuyor.
Levrero'yu hiç okumadan önce de, isminin zihnimde özel bir yeri vardı: Onun 'farklı' bir yazar olduğunu,  sınıflandırılamadığını, sınırsız bir hayal gücüyle İspanyolca dilinde en çok merak uyandıran, en düşündürücü işlerden bazılarını yarattığını biliyordum. Ayrıca onun kitaplarını bulmanın çok zor olduğunu da biliyordum (bu noktada, onu hâlâ okumamış olmamın sebebi de buydu) ve onun da diğer sevdiğim yazarlar gibi (Felisberto Hernandez, Juan Carlos Onetti, Marosa di Giorgio) o küçük ülkeden, Uruguay’dan olduğunu biliyordum.
Derken bir gün, kitaplarından biri nihayet ellerimdeydi. Bu, Nick Carter se divierte mientras el lector es asesinado y yo agonizo (Nick Carter amuses himself while the reader is murdered and I expire) adında kısa bir romandı. Romanı aldım ve huşu içinde tek oturumda bitirdim. Okumam için pek de geçerli bir sebep yoktu ama başlık yeterliydi. Nick Carter, kalesi ve diğer her şeyiyle tam bir İngiliz aristokrat tarafından tutulmuş bir dedektifti. Asistanı bir çantanın içinde yaşıyor ve hayatını küçük kâğıt parçaları katlayarak geçiriyordu. Hikâyede deniz canavarları ve Nick Carter'ın kaçmayı bir türlü başaramadığı nemfoman bir sekreter vardı. Daha ne isteyebilirdim?
Daha sonra hemen Dejen todo en mis manos (Leave everything in my hands) okudum ve iyice delisi oldum. Kahraman, parasızlık yüzünden çaresiz kalıp, yayınevine gönderilen ve üzerinde adres olmayan, harika bir taslağın izini sürmek için Uruguay'ın küçük bir kasabasına gitmeyi kabul eden bir yazardı. Bu da neşeli ve komik bir dedektif hikâyesiydi ve bu da bol bol seks içeriyordu (yazar bir fahişeye âşık oluyordu).
Muhtemelen Levrero'nun en tanınmış ve pek çoklarının şaheser olarak gördüğü kitabı La novela luminosa (The luminous novel ) idir. La novela luminosa Levrero'nun yeni bir kitap yazması için Guggenheim Bursu kazandığı dönemde yazılmış fakat burslu kitabı yazılmamıştır. Birbiriyle alakasız pek çok konuda düşüncelerini döktüğü burs günlüğü bunun kanıtıdır: bilgisayarına olan düşkünlüğü, gececi davranışları, penceresinden gözlemlediği güvercinlerin hareketleri, takıntı haline gelmiş detektif romanları okumaları, kadınlarla ilişkileri, parapsikoloji hakkındaki ilginç fikirleri (bu romanlarında tekrarlayan bir temadır) ve benzeri. Levrero  Latin Amerika edebiyatının kurallarına karşı mücadele eden bir yazardır. Eğer edebi geleneğimizi bütün olarak anlamak istiyorsanız onu muhakkak okumalısınız.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme