25 Şubat 2017 Cumartesi

BELMA FIRAT'A SORDUM

Öykücülere Sordum onuncu ayı geride bıraktı. Bu süre zarfında 12 farklı öykücüye yönelttim sorularımı. Her ay öyküye dair bir unsurun farklı isimler tarafından irdelenmesine ve bir arada sunulmasına aracılık etmekten büyük keyif aldım. Onuncu soru bittiğinde, yeni sorular aramak yerine, bu on soruyu her defasında yeni bir öykücüye sormak ve aynı konularda cevapları arttırmak istediğimi fark ettim.

Öykücülere Sordum Belma Fırat ile devam ediyor.



Öykü ne değildir?
Ursula K. Leguin, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar isimli eserinde (Metis, sa: 63-64) yazarın; salıverilmiş ego parçalarından ibaret belagatli mesajlarla, birikmiş zehirlerini akıtmak için okurunu çöp tenekesi olarak kullanamayacağından söz ediyor.  Elbette, burada ifade edilen sadece öykü değil, bütün edebiyat eserleri için geçerli bir kaygıdan söz ediyoruz ve ben bunu etik bir problem olarak çok önemsiyorum. Öykünün ne olup ne olmadığına dair birçok düşünce öne sürülebilir ancak bana göre bunların hepsinden önce; öykü, yazarın içini boşaltmak için okuyucuyu bencilce alet ettiği bir mecra olmamalı.  


Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğum tek bir şiirden söz etmek 
benim için imkânsız. Ancak soruyu okuduğumda ilk aklıma düşen 
şiiri paylaşabilirim.

EKMEK VE YILDIZLAR
Ekmek dizimde
Yıldızlar tâ uzakta
Ekmek yiyorum yıldızlara bakarak 
Öyle dalmışım ki sormayın 
Bazan şaşırıp ekmek yerine
Yıldız yiyorum

 
Oktay Rifat
 
Biz yazan ya da genel olarak sanatla uğraşan insanlar galiba yıldız 
yiyoruz. Yıldız benim için uzakları, dışımda-ötemde olanları, bilinmeyen 
dünyaları, ötekileri, hayalleri ve rüyaları temsil ediyor. Yazmak için gündelik
Olanın dışına çıkmamız gerekiyor. Bir yandan ekmek peşinde koşarız, bir 
yandan da yıldızlara bakarak sanat yaparız. Yaşam bizden zorunlu olarak
her ikisini de talep eder. Belki ekmek derdi olmasa yıldızlar da olmazdı çünkü
sanat insanın zorluklarla başa çıkmak için ortaya koyduğu insanca, insana has 
bir edimdir. Öte yandan, ekmek ve yıldızları bir metafor olarak, gerçeklik ile 
düş ikiliği çerçevesinde düşündüğümde yaşadığım zihinsel çağrışım beni 
Nietzche'nin Tragedya'nın Doğuşu isimli eserinde ele aldığı Apollon/Dionysos
ilişkisine götürüyor. Dionysos şarap tanrısıdır ve düşleri, hayalleri, esrimeyi, 
kendinden geçmeyi, kendi "ben"inin dışına çıkmayı, bireyliği terk etmeyi temsil
eder. Dionysıs ayinleri sırasında hakikat ile hemhâl oluruz ancak bu hakikat başa 
çıkabileceğimiz bir hakikat değildir. Bunu başarmak hakikate bakabilmek için onu
duyulur bir sanat formuna kavuşturmak gerekir. Bu da müziğin, sanatın, şiirin 
tanrısı Apollon'a düşer. Apollon bize güzeli, uyumu, ölçüyü verir. Özetle, şiirin tözü
Dionysos ise onu haz veren, dayanılır kılan bir sanatsal forma kavuşturan 
Apollon'dur. 



Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?
Bu soruya Aslı Erdoğan’ın Taş Bina ve Diğerleri isimli öykü kitabındaki Mahpus isimli öyküden bir örnekle yanıt vermek istiyorum.
“Oradan buradan, tanıdıklardan, ikinci el dükkânlardan toparladığı, hor kullanılmış eşyalarla dolu oda, hırkaların, battaniyelerin, tomar tomar gazetelerin altında güçlükle soluk alıyordu.” (Aslı Erdoğan, Taş Bina ve Diğerleri, Mahpus,  sa:41, Everest Yayınları)
Burada hor kullanılmış olan kimdir, güçlükle soluk alan kimdir? Bana öykü kişisi gibi geliyor. Öyle ise edebi mekânda kurulan atmosfer sadece bir betimlemeler zinciri olamaz. Aslı Erdoğan’ın bu pasajında atmosferin öykü kişisinin ruh dünyasından bağımsız olmadığını ve hatta öykü kişisinin iç dünyasının dışa vurulması için incelikli bir şekilde örüldüğünü, iç yaşantının temsil edilmesine hizmet ettiğini görüyoruz. Öyküde ya da herhangi bir edebiyat metninde betimlemenin sadece edebi mekânın tasviri olarak kullanılması bence eserde fazlalık, kalabalık yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Büyük yazarların yapıtları, betimleme doğru bir şekilde kullanıldığında, eserin ufkunun nasıl genişleyeceği, katmanların nasıl derinleşeceği konusunda yol göstericidir. Dönüp dönüp okumalı.  

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?
Bu soruya Jean Paul Sartre’ın Edebiyat Nedir isimli eserinden bir alıntı ile yanıt vermek isterim.
“Aynı çağda, aynı toplumda yaşayan, aynı olayları yaşamış bulunan, kendilerine aynı soruları soran ya da aynı sorulardan kaçınan kişilerin ağzındaki tat da aynıdır, aralarında aynı suç ortaklığı, aynı ölüler vardır.” (Sartre, Edebiyat Nedir, sa:72, Can Yayınları)
Ne yazar ne de okuyucu boş bir zihindir. Her ikisi de tarihe batmıştır. İçinde bulunduğu tarihsel koşullar tarafından belirlenmiş olan yazarın eserini okuması için çağrıda bulunduğu okur da, kaçınılmaz olarak, metne, taşıdığı tarihsel yükün ağırlığı altında yaklaşacaktır.
Yine sözü Sartre’a bırakırsak:
“Aynı tarih içine gömülmüş bulunan ve bu tarihi yaratmaya aynı ölçüde katılan bu insanlar arasında, kitabın dilmaçlığıyla tarihsel bir bağlantı kurulmaktadır. Yazma ile okuma aynı tarihsel olgunun iki yüzüdür...”  (J.P.Sartre, Edebiyat Nedir, sa:73-74, Can Yayınları)
Özetle, öykücü çağının tanığı olmaktan kaçınamaz.

Ernest Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Tıkandığım zaman çoğunlukla yürüyüşe çıkarım. Edebi eser üretmenin bir zihinsel yolculuk gerektirdiğini düşünüyor ve yürümenin bu yolculuğa yardım eden, yaratıcılığı tetikleyen bir yönü olduğuna inanıyorum. Yürüyüş esnasında bir yandan ayaklarım yolları, bir yandan da zihnim bilincimi arşınlar. Bütün bunları yazmayı düşünürken aklıma nedensiz yere Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe isimli öykü kitabı geldi. Yazmayı planladığım yanıtı bir kenara bırakıp kitabı karıştırma ihtiyacı duydum ve kapağını açar açmaz Zâhir öyküsü ile karşılaştım. Kitabı okuyalı yirmi yıl kadar olduğundan öyküyü hatırlamıyordum ancak yeni yayımlanan Kuyuda isimli öykü kitabımda yer alan Kıssa öyküsünde zahir kelimesi üzerine epeyce düşünüp uğraştığımdan ilgimi çekti ve Borges’in öyküsünü yeniden okumaya başladım. Okudukça şaşkınlığım arttı çünkü öyküde zahir bir paranın adıydı. Zahir dış yüz ya da görünüş manasına geliyor. Benim Kıssa isimli öykümde ise, öykü kişisi aracılığı ile bir altın paranın zahirî  mi yoksa sahih mi olduğu sorgulanıyor. Aslında her iki metinde de hakikatin algılar ve dış görünüş aracılığı ile elde edilip edilemeyeceğine yönelik sorgulama var. İki öyküdeki bu ortaklığı keşfetmek bana heyecan ve mutluluk verdi. Böylelikle Borges’in öyküsünü yeniden okuyup bitirdiğimde, yirmi yıl kadar önce okumuş olduğum bu öyküden aslında ne kadar etkilenmiş olduğumu ve unutmuş olsam da zihnimin bilinç dışı çatallı yollarında onu muhafaza ederek – unutuşta muhafaza ederek -esinlenmiş olduğumu anladım. Dolayısı ile aslında burada iki öykünün benzer bir temayı mesele edindiğine dair bir keşif yoktu; anımsama ve esin sürecinin gizemli, anlaşılmaz sürecine yönelik bir açığa çıkış vardı. Öyle ise, öykü yazarken bilincimiz kadar bilinç dışımız da bize yol gösterir ve hatırlamak her zaman bilinçli bir süreç değildir. Modernist edebiyatın en önemli unsurlarından biri bilinç dışının keşfidir. Bilinç dışımızda büyük bir hazine saklıdır ve ilham yürürken, yazarken, uyku ile uyanıklık arasında ve hatta yanan portakal kabuklarının çıkardığı mavi alevleri izlerken deneyimlediğimiz, bilinç ve bilinç dışını birbirine yaklaştıran, belki de onları birbirleriyle gizemli bir dilde konuşturan, o belirsizlik ve esrime anlardaki ara bölgede gerçekleşir.

Dil amaç mıdır, araç mı?
Dilin araçsallığı bildirişim özelliğinden kaynaklanır. Dil; oyuncunun bedeni, ressamın boyası, müzisyenin aleti gibi düşündüğümüzde bir araçtır ama araçsallaştırılmaması gerekir. Öte yandan nasıl oyuncu bedeninin, ressam renklerinin, müzisyen aletinin sınırlarını bir anlamı açığa çıkarma yolunda zorluyorsa edebiyatçı da dilin sınırlarını yıkmak ve aşmak için uğraşır. Yazarın çabası edebi mekânda imgesel bir nesne yaratmaktır ve bunu da dil aracılığı ile ve bazen de dile rağmen başarmak zorundadır. Bu nedenle dil, edebiyat açısından, üzerinde düşünüldüğü; gerektiğinde yıkılıp yeniden yapıldığı ölçüde bir amaç haline gelir. Martin Heidegger, Sanat Eserinin Kökeni isimli kitabında “sanat şiirleştirmedir” der ve şiir sanatına bütün sanat türleri arasında en üstün payeyi verir. Bunun nedeni şiirin, dilin düz anlam iletmekten ibaret olan bildirişim özelliğini yıkan, onu dilbilgisi kuralları ile belirlenmiş genel geçer anlam üretiminin ötesine taşıyan yapısında saklıdır.

Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?
Kendi hikâyesini yazmak isteyen karakterleri mesele edinen edebi eserleri çok severim. Benim de kaderine razı gelmeyen birkaç öykü karakterim var. Kıssa isimli öykü kitabımda, özellikle Son Nefeste ve Öykü isimli öykülerimde bu temaya eğilmeye çalıştım. Pirandello’nun üniversite yıllarımda okuduğum ve arkadaşlarımla birlikte sahnelemiş olduğumuz Altı Kişi Yazarını Arıyor isimli tiyatro oyunu, yaratıcısının elinden kurtulan karakterlerle karşılaşmama vesile olmuştu. Oyunda, Pirandello’nun zihninde yarattığı fakat her nedense yazmaktan vazgeçtiği karakterler yollara düşüp bir tiyatro sahnesine gelirler ve orada prova yapmakta olan tiyatro oyuncularına onları canlandırmalarını, “yaşamak istediklerini” söylerler. Beni uzun yıllar hiç bırakmamış olan bu oyunda, yaşamak isteyen karakterlerin istekleri ve sahnelemenin –dolayısı ile bir sanat formunun- gereklilikleri arasındaki çatışma uzun yıllar zihnimi kurcaladı ve zannedersen Öykü isimli öyküme esin kaynağı oldu.

İlhan Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak" başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?

Yazarın edebi mekândaki çabası dil ve sözcükler aracılığı ile bir imgesel nesne yaratmaktır. İmgesel nesne sözcüğün iletmeye çalıştığı düz anlamı aşar. Dilbilgisi kurallarının, dilin bildirişim özelliğinin ötesinde ve hatta bazen de ona rağmen varolur. Bu nedenle birçok yazar yaratım sürecinde dil ile bir mücadele halindedir. Edebiyatımızda bunu en güzel şekilde dile getiren yazarlarımızdan biri Bence Latife Tekin’dir.  Pelin Özer’in kaleme aldığı Latife Tekin Kitabı’nda Latife Tekin yazarken dile karşı açtığı savaştan şu şekilde söz ediyor:
“Sessizliği yücelten, tümüyle dile karşı bir şey yazmak istedim. Dili kullanarak dile karşı bir şey yazacaktım ama dilin kendisi böyle bir şeye izin vermiyordu. Dilin kendisi bana ‘Beni kullanarak bana karşı bir şey yapamazsın’ diyordu. Dil benimle konuşuyor ve ne yapmaya çalıştığımı soruyordu, ben de ‘Kavga etmek istiyorum seninle’ diyordum. Tümüyle sessizleşebilmek için dili haklamam gerekiyordu. Bana madem o kadar dile karşısın, neden yazıyorsun diye sorarlar hep. Dili aradan çıkarmak için sanırım. Dilin yarattığı uğursuz gürültüye katlanamıyorum” (Pelin Özer, Latife Tekin Kitabı, sa:148, Everest)
Burada görüyoruz ki, metin üreten yazarın; dilin salt iletişim maksatlı sarfiyatından kaçınması ve sözcüklerin gündelik kullanımının temsil ettiği düz anlamın ötesine geçmesi gerekiyor. Bana göre dili içinden dinamitleyip onun düz anlam üreten yapısını bozguna uğratan yazarlarımızın arasında Sevim Burak’ın önemli bir yeri var. Özellikle bir “dil çalışması” olarak nitelediği Everest My Lord, Ford Mach I ve Afrika Dansı’nın kalem oynatan ve dil üzerine düşünen herkes için ders niteliğinde olduğunu düşünüyorum. İlhan Berk’in sözünü ettiği “anlamı aşmak” belki de dilsel malzemeyi kullanarak okuyucunun imgeleminde çok katmanlı “imgesel tasarımlar” yaratmakla mümkün olur. Salt “imge” yerine “imgesel tasarım” ifadesini kullandığımızda; imgenin, bizi kuşatan mekânı –dış dünyayı- bir temsiliyet ilişkisi çerçevesinde yansıtan, kopya eden, akseden boyutunun ötesine geçip, zihnin hayal gücü ve tasavvura yaslanan, anlamı çoğaltan yaratıcı faaliyetine işaret etmiş oluruz.  
Anlamı çoğaltma/aşma konusunda bana cesaret ve ilham veren daha önce sözünü etmediğim diğer yazarlar arasında, Leyla Erbil, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan gibi yazarlarımızı sayabilirim. Batı edebiyatında ise Proust, Beckett, Kafka, Joyce, Bachmann ve Woolf dönüp dönüp yeniden okumayı arzu ettiğim yazarlar arasındadır. 

Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Maurice Blanchot’nun yazarın kendini silmesi, ile ilgili sözlerini çok önemsiyorum. Kurmaca metinlerin yazınsal uzamında, yazar “ben” dediğinde, “ben” sözcüğü neye tekabül etmektedir? Edebiyat eserinin oluşturduğu estetik mekânda yazar “ben” dediği anda, “ben”in yerine geçen -anlatıcı “ben anlatıcı” bile olsa- hiç kimseye dönüşmüş bir “ben”dir. “Ben”in yerini alan bir “o”dur. Bunun için Blanchot’ya göre yazmak “ben”den “o”na geçmektir. Öyleyse, kurmaca metin yazmak, ilk cümleden itibaren kendi “ben”ini terk etmeyi, “ben”in sözünün iktidarından vazgeçmeyi gerektirir. Bu bir göçtür. Dünya hakkında “ben olarak” söz söyleme hakkından, temsiliyet otoritesinden vazgeçmektir. Onun için de, “benim sözüm” yitip gider. Böylece yazar ilk sözcüğü yazdığı anda, daha en başta “silinmeye çağrılıdır.” (M. Blanchot, Yazınsal Uzam, sa:22, Yapı Kredi Yayınları). Yazar elbette yazarken kendinden kaçamaz ve egosu ile sürekli mücadele halindedir. Öte yandan edebi mekânı yazarın kendi kişisel meselelerine alet etmesi edebiyata ihanettir. Bunu her şeyden önce yazarın etik-estetik duruşu açısından bir gereklilik olarak görüyorum. Öykücü metnin neresindedir sorusuna tam bir yanıt veremiyorum. Hem her yerindedir hem de hiçbir yerinde çünkü bir metnin esere dönüşmesi için okuyucusu ile buluşması gerekir. Anlam yazar ve okuyucunun birleşik çabası sonucu “oluşa” gelir ve eser, okuyucusu ile birlikte her seferinde yeniden üretilip çoğalır. Burada yeniden sözü Sartre’a bırakmak isterim:
“... yazma işleminin karşısında diyalektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlemi vardır ve birbirine bağlı bu iki edim iki ayrı edimci gerektirir. Zihnin ürünü olan bu somut ve imgesel nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracılığı ile vardır.” (J.P.Sartre, Edebiyat Nedir, sa:49, Can Yayınları)

"Eserin ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway. İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Bütün öykülerimi defalarca yeniden yazdım. Bir öykünün tamamlanması zaman ister. Yazdıktan sonra genellikle bir süre demlenmeye bırakırım. Öyküye yeterince mesafe alabildiğimi düşündüğümde yeniden başına geçip düzeltmeye başlarım. Dergilerde yayımlanan öykülerimde de ufak tefek değişiklikler yaptığım oldu. Yeniden yazma süreci ne zaman biter bilemiyorum. Belki bir gün yazdıklarımın hepsini yeniden yazmak isterim. Kim bilir...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme