3 Şubat 2017 Cuma

HANİFE ALTUN'A SORDUM

Öykücülere Sordum onuncu ayı geride bıraktı. Bu süre zarfında 12 farklı öykücüye yönelttim sorularımı. Her ay öyküye dair bir unsurun farklı isimler tarafından irdelenmesine ve bir arada sunulmasına aracılık etmekten büyük keyif aldım. Onuncu soru bittiğinde, yeni sorular aramak yerine, bu on soruyu her defasında yeni bir öykücüye sormak ve aynı konularda cevapları arttırmak istediğimi fark ettim.
Öykücülere Sordum Hanife Altun ile devam ediyor.





Öykü ne değildir?
Çok zor soru. Neyi öykünün dışına koyabilirim diye düşündüğümde bir şey bulamıyorum. İstisnasız hepimiz bir hikâyenin/öykünün içine doğuyoruz (ki öncesi de bilmediğimiz ayrı bir öykü) içinde var olduğumuz, “yaşam” denen süre boyunca oyalandığımız yere çoğunluk dünya dese de ben, kocaman bir rahim gibi algılıyorum bunu. Burada geçen her saniye, meydana gelen her kıpırtı hikâyeye dâhil. Bununu dışında kalan bir şey varsa ancak o hikâye/öykü değildir. Böyle düşününce henüz akla gelmemiş, hayal edilmemiş olan şeyler öykü değildir diyebilirim.

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Şiir çok var. Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğum şair, diye düşünce ilk aklıma gelen isim Didem Madak . Umursamanın, dert edinmenin potasında eritip-yoğurup; kıyısını, köşesini, dibini ezber ettiklerini alaycı, umursamaz, dipdiri bir başkaldırıyla aktarış biçimini, o üslubu kendime çok yakın buluyorum. Onun her dizesini istisnasız, ayırımsız bu paylaşım başlığı altına ekleyebilirim. Şu an ilk aklıma geleni söyleyeyim
“Kimbilir çocuklar doğacak bahara
Babası canı cehenneme çocuklar”
Bir de şiirler var. Kendimde şiire ait anımsadığım en eski kayıtlara kadar indiğimde karşıma çıkan ilk şiir olması bakımından önemli olan Edip Cansever’in şu dizelerini de paylaşmak isterim.
“Ey yağmur sonraları loş bahçeler, akşamsefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum”
Ve bir de onlu yaşlarımın ortalarına kadar dilime pelesenk olmuş bir cümle var ki, kendimle çok özdeş bulmam bakımından, bu cümlenin geçtiği Behçet Necatigil’in şiirinden şu tek dizeyi de eklemeden geçemeyeceğim.
“Çocukluğun soyadı,  evimize gidelim”
Ve en son olarak her ne kadar şair/şiir denilmese de Aysel Gürel’in şarkı sözlerini de buna dâhil etmek isterim. Şiire dair bir bilincin, farkındalığın oluşması açısından en önemli etkenlerden biridir o şarkılar, benim için. Birden fazla oldu ama…

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?
Buna çok katılmıyorum. Atmosfer betimlemelerden ibaret değil, olmamalı da. Gerektiği yerde, gerektiği kadar olmalı. Betimlemelerden ibaret bir atmosfer kurmaya kalkıştığımızda bu sıkıcı, yavan ve lezzetsiz bir şey olacaktır. Betimlemek yerine gösterme yoluyla inşa edilmiş bir atmosfer tercihim. Hele ki söz konusu öyküyse, az sözle çok şeyi anlatmak mecburiyetin var. Uzun uzadıya ılık bir sonbahar tasviri yerine, ince bir hırkayla, yere dökülmüş yaprakların üstünde yürürken gördüğümüz öykü kişisi benim için çok daha işlevsel.
Belki de yaşadığımız çağın gereği olarak, her şey görsel algı üzerinden alınıp, aktarıldığı için bu, böyle. Birçok şeyin tarifi değişti. İş saati metrobüste oturacak yer bulmuş insan sevinci, diye bir tarif var artık. Çocuklar gibi sevinmeye hiç benzemeyen bir tarif bu. Yani, ah! Nerede o eski betimlemelerJ Uzun ve “incelikleri” şeyler anlatıp, anlayacak vakti yok kimsenin. Maalesef yok.

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?
Bunun aksi pek mümkün değil gibi. Çağa/döneme ait yapılar, eşyalar, araçlar anlatı içinde yer aldığında bu da bir nevi tanıklık oluyor kanımca. Sosyal ve siyasi olaylar bağlamında bir tanıklıktan söz ediyorsak da yaşadığımız dönemde meydana gelen olaylara kayıtsız kalmak olası değil. Önemli olan bunun bir bildiri, bir slogan, bir manifesto, bir siyasi söylem tadında ve bir görev bilincinde metne boca edilmemesi. Bütün mesele, çağında cereyan eden olayları kendine dert edinip, içinde süzdükten sonra dibe çöken malzemeye yeni bir biçim verip ortaya koyabilmekte. Bu tanıklık senin dünya görüşünden izler taşıyabilir elbette ama bir sürü bileşen arasında, hissedilen bir tat olmalı sadece. Bütünün içinde erimemiş, ayırt edilen bir topak gibi durmamalı, işaret etmeli fakat doğrudan göstermemeli.
 
Ernest Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Sadece yazarken değil herhangi bir konuda tıkandığımda ya da ne yapacağımı bilemediğimde, bir çözüm bulmaya çalıştığımda başvurduğum tek yöntem, mümkün olabildiğince tenha ve sessiz bir mecrada saatlerce yürümek. Yazarken tıkanmak özelindeyse, iyi metinler okumak, iyi bir müzik/film de bir ışık yakıp, bir yol açabiliyor bana.

Dil amaç mıdır, araç mı?
Dil benim evimdir.
                                                                                                                                                      
Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?
Olmuştur, oluyor, olacaktır da. Spesifik bir örnek gelmiyor aklıma fakat bu uzun uzun anlatmak isteği ya da o öykü kahramanının beni daha uzun anlat talebi değil de, “Bu olmadı” diye benim içime sinmeyişleri,  ya da karakterlerin “Ben olmadım. Ben burada böyle mi tepki verirdim, öyle davranır mıydım hiç?” itirazları şeklinde oluyor. Uzun ya da kısa anlatım ölçüt değil. Karakteri mümkün olan en iyi şekilde potsuz, kırışıksız metne, metni de karaktere oturtabilmek aslolan. Karakter dışında kurgunun ve meselenin kendisi için de söz konusu olabiliyor bu olmama, yerine oturmama hali, yeniden kurma gereği. Mecburen bozup bozup yeniden inşa ediyorum öyle zamanlarda. 
 
İlhan Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak" başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
Anlamı hiç aşmadım nasıl bir şey bilmiyorum J Anlamı aşmak, bunu amaçlamadığınızda mümkün olur ancak. Türkü sözleri geliyor aklıma anlamı aşmak diye düşününce. Acıyı, kederi, yası, sevinci, mutluluğu bir süre içinizde biriktirip hapsettikten sonra, onun sizdeki yansımasını dışarı bıraktığınızda anlam filan kalmaz ortada. Damla dediğinizde bir kavramı, anlam yükünü işaret etmiş olursunuz fakat o damla birikip birikip yere düştüğünde anlam aşılmış olur. Kurulup, planlanarak yapılabilecek bir şey olarak görmüyorum. Bunu öyküde yapmak ne kadar olanaklı emin değilim, şiir bunun için daha elverişli bir tür diye düşünüyorum. Öykü gibi düz yazı ve somut anlatıma dayalı metinlerde, anlamı aşmak kurallar, yasalar, teknik ve anlatım türleri diye dayatılan çerçevenin dışına çıkabilmekle mümkün olabilir.
İlk aklıma gelenler: Leyla Erbil’in anlamı eğik, büküp ona yeniden şekil verdiği metinler, Latife Tekin’in türleri, anlatı tekniklerini harman ettiği, çerçevenin dışında kendisine yepyeni bir alan yarattığı, gerçek üstü mü, fantastik mi, toplumcu gerçekçi mi, bilinç akışımı, ne olduğunu tanımlayamadığınız, hepsinden biraz olup, hiç biri olmayan anlatı tekniği. Sevim Burak’ın “Ne diyor bu kadın?” diye, dönüp dönüp başa sardığınız, elli kere okuduğunuz, elli birinci kerede yine anlaşılmayacağını bilerek kendini okutan metinleri.

Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Öykücünün “anlatıcı” kimliğiyle metne dâhil olmasını sevmiyorum. Bu bir kusur. Birinci tekil kişi, “Ben” anlatıcı dışında bir “aktarıcı” anlatıcıya yer vereceksek bile sadece duvarın üstünden uzanıp gördüğü kadarını söylemeli bize.
Öykücü metnin herhangi bir yerinde olabilir elbette ama görünür ve duyulur olmamalı. Öykücü, kendisini öyküde anlattığı kişiler dışında biri olarak görmemeli zaten. Öykücü de bir insan nihayetinde, anlatılan da Âdem’den bu yana var olan herkesin hikâyesi. Milyar tane çeşidi varmış gibi dursa da temel özellikleri aynı olan yekpare bir şey değil mi insan-lık-? Bence öyle J Özetle, öykücü bağırmadan metnin herhangi bir yerinde buyursun, gezinsin.

"Eserin ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway. İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Benim durumum Hemingway’in dediği kadar bile değil. Bende ilk hâl, denen şey birkaç cümlelik ya da bir paragraflık hiçbir anlam ifade etmeyen notlardır.  Misal, kitapta yer alan “Benim Fikrim Ağrıyor Hocam” adlı öykünün ilk hali şöyle:
Otuzlu yaşların ortasında genç bir kadın var. Varoluşsal sıkıntıları filan olacak. Buna bir tane son gün hikâyesi yazılacak. Karaköy/Kabataş sırtlarından sahile inen bir mahallede yaşıyor olacak. Vazgeçmeyi aktaracak bir imge bul. Başta bir barfiks demiri göstereceksin, hikâyenin sonunda barfiks demirinde muallak bir son.
Benim bütün taslaklarım ve ilk halim buna benzer biçimdedir. (Neyse ki Hemingway görmüyor bunu) Sonrasında hemen yazıya geçirmem birkaç gün birlikte dolaşırız, ayrıntılar oluşur, ilerleyeceği hattı belirlerim. Zihnimde tanıdık ve yaşanmış bir olay kıvamına gelene kadar bekler. Süreç tamamlandığında çok da kaba sayılmayan bir işçilikle yazıya aktarırım. Bittikten sonra ince işçilik diye tabir edilen düzenlemeleri yapar, birkaç zaman sonra yeniden üstünden geçmek, son halini vermek üzere soğumaya bırakırım. Bu sürede bir-iki aydan az olmaz.

2 yorum:

  1. Hanife Altun'un öykülerini hiç okumadım -henüz- ama daha önce de bir söyleşisini okumuştum, doğallığı, içtenliği beni şaşırtıyor. Öykülerini okumak da kısmet olur inşallah :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Sizden iyi olmasın ama çok iyi öyküler hepsi de. Ben okudum hepsini de oradan biliyorum :)
      Teşekkür ederim, sevgiler...

      Sil