1 Şubat 2017 Çarşamba

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (32)



Çocukluğumda babamın anlattığı masallardan birisi yarım kalmıştı ya da bana yetmemişti. O zaman da adım gibi biliyordum ki o yarım kalan masalı babam kafasından uydurmuştu. Kaç kez istedimse de bir türlü devamını anlattıramadım. Çünkü babam ne anlattığı masalı hatırlıyor ne de artık daha fazla uydurabiliyordu. 
Televizyondan izlediğim çizgi filmler ve sinema filmleri bana çok ilginç geliyordu. Bunları oynayanlardan çok bu filmleri nasıl yazdıklarına merak salıyordum. Babam Ziraat Bankasında çalışıyordu. Başak Çocuk adlı bir dergi getirmişti. Bu dergiyi bankanın çıkarması çok ilgimi çekti. Şiirler, hikâyeler, resimler, karikatürler, ilginç bilgiler vardı bu dergide. Kimlerin yazıp çizdikleri de altlarında üstlerinde yazıyordu sayfaların.  Ben de yazmak ve çizmek istedim. Diğer bankaların da böyle dergiler çıkarıp çıkarmadıklarını sordum babama. İş Bankası ve ŞekerBank’ın da çocuk dergileri olduğunu öğrendim. Onları da edindim. Sonra, Milliyet Çocuk, Türkiye Çocuk dergilerinin varlığını öğrendim. Bütün bunları okurken kendim de şiirler, düz metinler yazmaya resimler, karikatürler çizmeye başladım. Bunları öğretmenlerim ve arkadaşlarımla paylaşıyordum. Beğendiklerini gördüm. Mutlu oluyordum.  Ağabeylerim sayesinde çizgi romanlarla tanıştım. Mister No, Yüzbaşı Volkan, Zagor, Baltalı İlah, Rex, Conan, Kızılmaske. Bunlara bakarak ben de çizmeye, sahneler oluşturmaya başladım. Çizdiklerim ve yazdıklarım bir ya da iki sahneden öteye gitmiyordu. Tarkan ve Kara Murat çizgi romanlarını heyecanla takip ediyordum. Tabii ki bunları ağabeylerim getiriyordu eve. Aynı şeyleri ağabeylerim de yapıyorlardı. Yazıyorlar, çiziyorlardı.
Bir gün Yavuz ağabeyim sinemada izlediği bir filmi anlattı. Anlattıkça coşuyor, el ve yüz hareketleriyle filmin her saniyesini izlemişim gibi oluyordum. Beni de götürmesini istedim. Yaşım henüz küçük olduğu için televizyon filmleriyle yetinmek zorunda kalmıştım.
Büyük ağabeyim Cengiz, bir gün bir sürpriz yaptı bize. Karagöz ve Hacivat oynattı evimizin içinde. Heyecanla izliyorduk. Mum, perde, çubuklar, gölgeler, kartonlar, boyalar…. Hepsi bir araya gelmiş ağabeyimin sesinde hayat bulmuşlardı.  Bunu ben de yapmalıydım.
Okulumuza kukla oynatıcıları gelmişti. Onların kukla olduklarını bildiğim halde nasıl olur da bu kadar bana heyecan verdiğini sorguladım. Bütün iş anlatıcıdaydı, o kuklaları oynatan ve seslendirenlerde… Bu müthiş bir şeydi.
Büyük dayım bana Pinokyo kitabını almıştı. O zamana kadar Cin Ali’den başka kitap okumamıştım. Pinokyo’yu bir solukta bitirdim. İncesu, Ertuğrulgazi İlkokulunda, sınıf öğretmenim Ayşe Sarıkoyun, Türkçe dersinde “Kim okuduğu bir hikâyeyi anlatmak ister?” diye sorduğunda, ne zaman parmak kaldırdım, ne zaman kendimi kara tahtanın önünde buldum, bilemiyorum.
Ben anlattıkça sınıf heyecanla dinliyor, öğretmenim gülümseyerek izliyordu.  Zil çaldığında öğretmenim çocukların gözlerine baktığını hatırlıyorum. “Devam etsin mi, teneffüse mi çıkalım?” diye sordu.  Sınıf “etsiiiiin” diye bağırdı. İki ders saati boyunca Pinokyo’yu anlatmıştım.  O an zaman durmuştu. Sadece ben anlatıyordum ve çok mutluydum.  Böyle bir hikâye yazabilmeyi diledim.
Ağabeylerimle evde film sahnelerinden replikler canlandırıyor, bazı replikleri kendimize göre değiştiriyor, en ciddi sahnelerde komik cümleler söyleyerek kahkahalara boğuluyorduk. Anlatmak güzel bir şeydi. Hem de çok güzel. Evet, bu işi kafaya koymuştum. Anlatacaktım.
Şimdilik anlattıklarım sözle sınırlıydı. Yazmıyordum. Yazamıyordum. Karikatürlerle idare ediyordum.
İncesu Ortaokulunda, okulca Abdullah Şahin tiyatrosunu izlemiştik. Tıka basa dolu salondan çıt çıkmıyordu, sadece gülerken bozuyorduk sessizliği.  Oyuncular selam verdiğinde ayakta alkışlanmışlardı. Bense böyle bir oyunun nasıl yazıldığını merak etmiştim. O sahnede olmaktan daha cazip geliyordu onların konuşmalarını, hareketlerini birisinin yazmış olduğunu bilmek beni daha çok çekmişti.
Bu arada dergiler ve çizgi romanlarla ilişkim devam ediyordu. Bulvar, Milliyet, Cumhuriyet gazeteleri kitaplar veriyorlardı. Onları okumaya başladım.  Kendi başıma para biriktirip bir kitap almaya karar verdim. Kumbaramda biriken parayı hesapladığımda Safahat’ı alacak kadar param olmuştu. Okulda İstiklal Marşı’na hayran olmuştum ve Mehmet Akif’i mutlaka okumam gerektiğini düşünmüştüm. Onun gibi şiirler yazmaya çalıştım. Sonra Mustafa Kemal, her gün kara tahtanın üzerinden gözlerime bakan bu adam sadece bir komutan mıydı? Sadece bir Cumhurbaşkanı mıydı? Kimdi bu adam? Onu araştırmaya başladım. Onun binlerce kitap okumuş olduğunu, onlarca kitap yazmış olduğunu öğrendim. Nutuk okumaya başladım. Ne kadarını okudum hatırlamıyorum, okudukça hayranlığım artmıştı. Karar vermiştim. Ben de cumhurbaşkanı olacaktım. Hem Barış Manço izliyordum o sıralar, o da Cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Ondan da etkilendim sanırım. Dedim ki o kadar kitabı okuyup ben de cumhurbaşkanı olacağım. Tabii, arkadaşlarım güldüler. Ben de güldüm.
İncesu Lisesinde röportaj ve açık oturum yapmayı öğrendim. Münazara, bilgi yarışması gibi etkinlikler hoşuma gidiyordu. Edebiyat öğretmenim Remzi Baykaldı, benden bir okul gecesinde bir monolog oynamamı teklif etti. Anan “Yahşi Baban Yahşi”, hâlâ hatırlarım. Bu monoloğu oynadığımda salondan alkışlar yükseldiğinde artık kararım daha da netleşmişti. Ben anlatmaya devam etmeliydim. Ama kendi yazdıklarımı anlatmak istiyordum artık.
Annemle, komşularımızla röportajlar yapmaya başladım. Pekmez nasıl kaynatılır, mantı nasıl yapılır falan. Benim röportajlarım komikti. Hoşuma gidiyordu komik şeyler yazmak ve anlatmak. İnsanları güldürmek istiyordum.
Deve Kuşu Kabare, Nejat Uygur, Levent Kırca tiyatrolarını kasetlerden yüzlerce kez izlemiş, dinlemişimdir. Bu oyunlardan yazmalıydım.
Lise ikinci sınıftan itibaren Kayseri Fevzi Çakmak Lisesinde okumaya başladım. Yeni bir çevre, yeni arkadaşlar, yeni öğretmenler… Alışmam uzun zaman aldı. Yeni arkadaşlarımla futbol oynamaya gitmiştik. Orada bir amatör takımdan teklif aldım. Kaleciliğim fena sayılmazdı. Futbolla da içli dışlı olmaya başlayınca önemli futbolcuların hayat hikâyelerini araştırıp defterlere yazmaya başladım. Radyodan maçlar dinlemeye başladım. Murat Ünlü’nün Fenerbahçe–Bordeaux maçını anlatmasını ve Galatasaray- Neuchatel Xamax maçlarını dinlediğim anları asla unutmadım. Hayalimden maçlar anlatmaya başladım. Sesimi kaydedip dinlemeye başladım. Anlatmak hâlâ hoşuma gidiyordu. Kayseri’deki Alemdar Sinemasının önünde çizgi romanları değiş tokuş usulü ediniyorduk. Sonra bunlar kayboldu, nereye gittiler, onlara ne oldu, hatırlamıyorum.
Üniversiteyi kazandığımda değişen çevrem beni altüst etmişti. Anlatmaktan, okumaktan uzak kalmıştım. O sıralar Salim Karakaya adlı arkadaşımla film senaryosu yazmaya karar verdik. Cengiz ağabeyimin daktilosunu aldım. Salim’le haftalar süren bir uğraştan sonra macera dolu bir hikâyeyi anlatan senaryo yazdık. Çok mutluydum. Artık yazılı bir eserimiz vardı. Okuyan bütün arkadaşlar sevmişti. Sonra Kaybettik senaryomuzu. Çok üzülmüştüm. Yıl, ya 1990 ya da 1991 idi.
1991’de üniversitede bulduğum büyükçe yağlı bir kâğıda uydurma haberler, hikâyeler, arkadaşlarımla yaptığım röportajlar, karikatürler dizerek bir gazete oluşturdum. Çok sonra öğrenecektim ki ben bir fanzin yapmıştım. Çok sevdi arkadaşlarım devam etmemi istediler ama o kâğıttan bir daha bulamadım. Sonrasında dersler, sınavlar derken okumaktan ve yazmaktan hayli uzak kaldım.
Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesinde Uzunlu kasabasında Atatürk İlkokulunda göreve başladım. Belirli gün ve haftalarda oynanmak üzere çocuk oyunları yazmaya başladım. Şiirler, resimler…
Ev arkadaşım Osman Akbaş bir müzik öğretmeniydi ve bana gitar çalmayı öğretti. Yazdığım şiirlerden bazılarını bestelemeye başladı. Artık ben bir söz yazarı olmuştum. (Osman Akbaş, çıkardığı albümde sözlerini yazdığım iki şarkıya 2016’da albümünde yer verdi.)
Uzunlu Lisesi’ne atandığımda Ali Akbaş, Ayhan Karataş adlı öğretmen arkadaşlarımla üç sayı çıkarabildiğimiz Yaren adlı bir dergi çıkardık. 2000 yılıydı.
Okulumuza gelen gezici kitap satıcılarından Nobel Ödüllü Kitaplar, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz serilerini aldım.  Artık okumaya başladım. Mizah çok hoşuma gidiyordu bu yüzden Nobelli kitaplardan önce Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ları okudum.
Askerliğimi Yedek Subay Öğretmen olarak Bingöl’ün Solhan İlçesindeki 28 Ağustos İlköğretim Okulu'nda yaparken çok satan kitaplar serisini aldım. Artık iyice okumaya başladığımı anlamıştım.
2009’da bir edebiyat dergisine (Ortanca) bir deneme yazısı gönderdim. Yazım yayınlandığında çok mutlu olmuştum. Artık edebiyat dergilerine yazılar göndermeye başladım. Neredeyse hiçbiri yayınlanmadı. Çok üzüldüm ama çalışmaya devam ettim. Kayseri’de tanıştığım birkaç şiir yazan arkadaşlarla bir dergi çıkarmaya başladık. Bu derginin adı Çıngı idi. Yazdığım denemeler, öyküler, şiirler bu dergide yayınlanmaya başladı röportajlarım da. Dergi bana yetmemeye başladı. Ben öyküler yazmak istiyordum. Öykülerimle devam etmek istiyordum. Dergi bana yetmez olmuştu. Ayvakti adlı dergiye gönderdiğim bir öykü yayınlanınca yerimde duramaz olmuştum. Bu arada Mustafa İbakorkmaz adında bir entelektüelle tanıştım. Konya’dan Murat Çelik’in çıkardığı Habis’te de öykülerim yayınlanmaya başladı. Sonra öykülerim dergilerde görünmeye başladı. Beni Esrar dergisini çıkaran ekiple tanıştırdığında bir derginin daha kaliteli olması için neler gerektiğini canlı kanlı insanlardan öğrenmeye başladım. Arkadaşım Baki Karcı ile Semaver Öykü dergisini çıkarmaya başladım. İki ayda bir yayınlanan dergimiz altı sayı sürdü.
Dünyanın Öyküsü dergisi yayın yönetmeni Özcan Karabulut’u Dünya Öykü Günü etkinliği için Kayseri’ye davet etmiştik. O sırada önemli bir etkinlik yaptığımızın farkında değildik. Bu etkinlik öykü çevresinde duyulunca bir anda kendimi Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nde “Öykü Dergileri Öykücüler İçin Okul mudur?” başlıklı panelde konuşmacı olarak buldum. Artık edebiyat dünyasının içerisine girdiğimi anlamıştım. Birçok saygın yazar, yayıncı ve editörle tanıştım. Okuduğum kitaplar, yazdığım öyküler değişmeye başlamıştı. İlk kitabımın editörü Ayşe Akaltun ile de orada tanıştım. Hazırladığım dosyayı Notabene Yayınevi'ne gönderdim. 2014’ün Nisan ayının başında ilk öykü kitabım Aşk Bilirkişisi yayınlandı. Üç hafta sonra ikinci baskıyı yaptı. Ben daha kitabın heyecanını yaşarken ikinci baskının yapılması beni hayli şaşırtmıştı. Sevinmiştim elbette. Esrar Dergisi ekibinden olan Alptuğ Topaktaş’ın yoğun ısrarı ile kitabı Orhan Kemal Öykü Yarışması'na başvuru süresinin dolmasına iki gün kala posta ile gönderdim.

Aşk Bilirkişisi, yarışmadan “Özendirme Ödülü” alınca şaşkınlığım iyice artmıştı. Sanırım ben bir yazar olmuştum. İmza günleri, etkinlikler, fuarlar, söyleşiler hayatımın, bir parçası olmuştu.
Dergilerle ilişkilerim artmıştı. Artık öykülerimle dergilerde yer bulabiliyordum.
Bu günlerde öykücü Mustafa Kömür ve şair Alptuğ Topaktaş ile Yazın Burcu ekibini kurduk. Öykü Burcu ve Şiir Burcu adlı fanzinleri çıkarıyoruz. 


2016’da ikinci dosyam Tengizek Destanı’nın Okunabilen Kısmı Alakarga Yayınları tarafından yayınlandı.
Bu Şubat ayında üçüncü kitabım ve ilk romanım yayınlanacak.

Babamın yarım bıraktığı masal beni nerelere getirmişti. Babamın, o uydurma masalının beni nereye gerdirdiğin farkında olmadığını adım gibi biliyorum.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder