1 Eylül 2014 Pazartesi

GÜLÜMSEYEN MİDİLLİLER(*)


“Saatlerdir şu taş yığınlarına bakıp duruyoruz. Çok sıkıldım.”

“Bunları sadece taş olarak görüyorsun. Hepsi geleceğe gönderilmiş birer mektup aslında. Geçmişten, kayıp uygarlıklardan, kayıp dillerden ve kültürlerden gelen bu mektupları okumayı bilmediğin için sıkıcı buluyorsun. Hatırlasana küçükken resimsiz ya da az resimli kitapların da sıkıcı olduğunu düşünürdün.”

“Of, başımın belası kitaplar. Okumayı öğrendiğimden beri her aldığın kitabı okumam, okuduğum tarihi ve yeri, özetini ve en sevdiğim cümleyi bir deftere yazmam gerekiyor. Bu defteri tutmayı hiç sevmedim. O yüzden mi gittin? Hanginize inanacağım, sana mı, anneme mi?” Babasının her yaz sonu ayrılırlarken verdiği kitapları düşündü. “Kitapları okuduğum yok zaten. Annem okuyup bana anlatıyor. Bazıları komik aslında. Evde kalmalarını isterdim. Ama annemin kitapları satması gerekiyor. Çünkü süt alacak paramız yokmuş. Nafakayı da ödemiyormuşsun.” Göz kapaklarının ucuna kadar gelen damlaya geri dönmesini emretti. Sesinin titremesine engel olmak için bir iki derin nefes aldı. Duygularını göstermemek konusunda giderek uzmanlaşıyordu. Konuşamamak, sessizce isyan etmek onu durgunlaştırmıştı. Babasından gelebilecek küçük bir ima, bir soru her şeyi bozabilirdi. Durgunluğuna bir bahane bulmalıydı. Pekâla yorgun olduğunu ileri sürebilirdi.

“Baba çok yoruldum. Şu ağacın altında dinlenebilir miyiz?”

“İyi fikir. Kayıp Kitaplıktaki İskelet'i okudun mu? Burada, Efes harabelerinde geçiyordu. Okuduktan sonra ören yerini gezmenin ilgini çekeceğini düşünmüştüm.”

“Şey. Onu bir arkadaşım ödünç almıştı. Geri getirmedi baba.”

“Neyse arkadaşın geri getirdiğinde okursun?” Sustu. Bir kez daha söyleyemediklerini geçirdi içinden: “Doktorayı kazandığımı duyunca ne çok sevinmiştim. Sizi de yanımda Amerika'ya götürmek istedim. Annen kabul etmeyince anlamalıydım. Gider gitmez boşanma davası açtı. Üç yıldır ne adresini biliyorum ne de telefonunu. Ağzından tek kelime kaçırmıyorsun. Seni almaya geldiğimde nereden almamı buyuruyorsa orada hazır bulunuyorum. Elden ne gelir? Seçtiğim kitaplar bizi birbirine bağlasın istemiştim. Hepsini tek tek seçtim, okudum. Sayfaların arasına küçük notlar yazdım. Senin için açtığım blogun adresini ve şifresini de yazmıştım. İkimizin özel güncesi olacaktı. Birbirimizden uzak geçirdiğimiz günlerde yaşadıklarımızı, yaptıklarımızı paylaşacaktık. Tek bir satır yazmadın. Hiç etkilenmiyorsun. Zorla geliyorsun yanıma belli. Buna rağmen sana gücenmemeye, kalbimin kırıklığını sana belli etmemeye çalışıyorum.” Yutkundu.

“Ne diyordum? Evet. Taşların gizemini çözmek için onunla aynı dili konuşmamız gerekir. Sembollerin dilini,”

Babasının anlattıklarını dinliyormuş gibi görünmeye çalıştı: “Sembollerin dili yerine bisiklete binmeyi öğretmeni tercih ederdim. Ya da beni otelde bırakmanı. Üç tane su kaydırağı vardı. Keşke evin yanındaki parkta da olsaydı. Çok eğlenceli. Akşam saat beşte kapanıyor. Saat kaç oldu acaba?”

“Baba, saat kaç?”

“Bire geliyor.”

“...”

“Anlattıklarım pek ilgini çekmedi galiba.”

“Bir şey anlamadım ki baba, semboller, taşlar, mektuplar. Daha dokuz yaşındayım. Unuttun mu?”

“Anlayacağın gibi anlatmaya çalışayım o zaman. Biz arkeologlar, çok eski zamanlarda burada yaşamış insanların bıraktıkları izleri inceleriz. Toprağı kazar ve bulduklarımıza bakarız. Heykeller, kupalar, testiler, kolyeler, onlardan kalan her bir ize kulak kabartır, bize fısıldadıklarını duymaya çalışırız.”

“Baba hiç heykeller, kupalar konuşur mu?”

“Konuşur, her şey kendi dilinde konuşur.”

Sırtından çantasını indirdi. Elini acemice boşluğa uzattı. Sıkı sıkı tutmak istedi Yağmur'un ellerini. Doğduğu günü hatırladı, minik avcunun içine parmağını koyduğunda bir anda parmaklarının sımsıkı kapanmasını... “Yeni doğan refleksi,” demişti hemşire. Parmakların, babasını tanıdığı için sımsıkı kapandığını, kızının ellerini hiç bırakmayacağını düşlemek daha güzeldi. Elinin havada asılı kaldığını fark edince içi sıkıldı. İndirdi.

“Gel şuraya oturalım. Turistler elini, ayağını çekince dile gelir taşlar. Sokaklar şenlenir. Sesleri, kokuları duymaya başlarsın. Kapa gözlerini. Ses ve koku bulmaca oyunu oynayacağız.”

Yağmur'a baktı. Sağ eliyle sımsıkı kapattığı gözlerinin üzerini örtmüştü. Oyuna katılıyordu. Sevindi. Burun kanatlarının hafif hafif oynamaya başladığını görünce yeni emeklemeye başladığı günleri hatırladı. Ne zaman çiçek görse burun kanatları aynı böyle hareket ederdi.

“Hmm bal! Bal kokusu geliyor!”

“Doğru.”

Gözlerini açan Yağmur, balın kaynağını bulmaya çalıştı. Vakit kaybetmeden içine bal sürülmüş kreplerden birini aldı.

“Baba, nereden buldun ballı krepi?”

“Otelden aldım. Senin uyuduğunu, kahvaltıya yetişemeyeceğini söyleyince krep, bal ve sütten oluşan bu paketi hazırlamışlar Yağmur hanım. İki günde bütün otel çalışanlarının kalbini kazanmışsın bakıyorum. Çöp şişe de yer bırak.”

Ballı krepler çok güzeldi. İşin ucunda çöp şiş olmasa tamamını bitirebilirdi. Paketin içinde bulduğu kolonyalı mendille ellerini sildi. Çöp aramak üzere ayağa kalktığı sırada babasının sesini duydu.

“Dur! Daha ses oyununa başlamadık. Gözlerini kapat. Hangi sesleri duyuyorsun?”

“Kuş sesleri ve cırcır böceği.”

“Güzel. Devam et. Taş yontma ustalarının ellerindeki keskilerle taşı yontma sesini de duyuyor musun?”

Ağacın altından kalkıp Celsus Kitaplığı'na doğru yürüdüler. Kitaplığın ayakta kalan mermer cephesi ne kadar da süslü diye düşündü. Babasının anlatıklarını ilgiyle dinliyordu. Arkeoloji artık hiç de sıkıcı gelmiyordu. Agora'ya doğru yürürken babası bir taşın önünde durdu.

“Bakalım. Anlattıklarımı dinlemiş misin? Şu şekle bak. Sence bu ne?”

“Bunu bilmeyecek ne var. Tahta çıkmış çocuk kral. Yanında da onu koruyan iki sevimli midilli var. Gülümseyen yüzlerine baksana.”
 
(*) Bu yazı 26 Ağustos 2014 tarihinde altzinede altatölye bölümünde ( resimdeki mürekkep lekesinin çağrıştırdığı şekli bir kurgu içinde anlattığınız metin) yayımlandı.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme