1 Mart 2015 Pazar

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM?(9)




NASIL ANLATTIM, NERDEN BAŞLADIM, BODRUM MODRUM.

On dördündeydim. ‘Ayın on dördü’ gibi pırıltılı bir başlangıç olsun diye. Ben, herkes her nasılsa, düzenli olarak, ısrarla, yıllardır, hiç sektirmeden, malum zincir kitapevlerinin çoksatan (ne de sevimsiz, sinsi yılan gibi bir kelime) raflarından “Kürk Mantolu Madonna” alıyor diye, “Kuyucaklı Yusuf” alıp çıkmıştım, o gün girdiğim kitapçıdan. Evet, geçimsiz ve muhalifimdir. On dördünde öyleydim, bugün de öyleyim, çok şükür. Bana sokuşturulmaya çalışılanla barışık olamıyorum, elimden ne gelir ki!
Sonra bir çırpıda okudum kitabı ve aydınlandım. Ah Bay C’nin başından geçenler (başka kitabın kahramanı mıydı yoksa bu, aman neyse ney), Selim ile Turgut’un aşkı, Çerçi Mıristin, Bay Buluğm, Raskolbişey. Aman Allah’ım, bu büyülü dünyaya ben de adım atmalı, ben de böyle kahramanlar yaratmalıydım, evet. Yazar olmalıydım ve adım, kitapların tepesine alengirli harflerle yazılmalıydı.
Oturdum hemen şiirler yazdım, sonra öyküler. Dergilere postaladım o canım metinlerimi ve anne tarafından Gümüşhaneli baba tarafından Bitlisli olmama, dahası Burdur da ikamet etmeme aldırmayan bir dergi (çünkü o genç yaşımda anladığım kadarıyla bazı dergiler sadece İstanbullu, Ankaralı ve İzmirlilerin eli kalem tuttuğunu düşünüyordu), ilk öykümü daha on yedi yaşımdayken yayınladı. Bu kelimenin doğrusu da, yayınladı mıdır yayımladı mı, daha halen bilmiyorum. Olsun. Ve sonra, sanırım üçüncü öykümün bir dergide yer almasının ardındandı, memleketin üçüncü büyük yayınevi (ciro bakımından), benimle irtibat kurdu ve kitabımı yayınlamak istediklerini bildirdiler. Aman Tanrım, dünyalar benim olmuştu. Hemen Latife’yi aradım. Latife de kim?
Bu yukarıda anlattığım, benim (ben; Fuat) hikâyem değil. Böyle olsun isterdim, ne güzel olurdu kim bilir. Kimi yazar olmuş arkadaşların, söyleşilerde buna benzer hikâyelerini dinliyor, kitap eklerinde böylesi başlangıçlar okuyor, gıpta ediyorum. Gıpta kelimesini de, ‘kıskanıyorum,’ yazıp zorda kalmayayım, diye kullandım. Ne şirin, kıvrımlı, dostlar alışverişte görsün bir kelimedir ‘gıpta’. Siz de kullanın, memnun kalacaksınız. Benim hikâyem başka türlü, şöyle ki;
On dördündeydim. Yok, şaka! Otuz yedisindeydim. Bildiğin otuz yedi, kazık kadar adam yani. O güne kadar da hiç ama hakikaten hiç, aman yazsam mı falan filan, diye aklımdan geçmemişti. Ama iyi okurdum doğrusu. Dükkânda oturuyorum. Dükkân dediğim de, dayımın işyeri, ben de müdürüm orda. Ama birkaç hafta içinde de işten ayrılacağım, canım sıkkın o nedenle. Hani hepimizin dönemleri vardır ya, şu yaşıma geldim kendim için bir şey yaptığım yok, diye düşündüğümüz. Öyle bir dönem işte. Can sıkıntısı, gelecek kaygısı ve sair.
Ya, dedim kendime, kendin için ama sırf kendin için bir şeyler yap. İşte, yap demesi kolay da, ne yapacağım?
Spor mu yapsam, diye düşündüm, üşendim. Kalkacaksın, yürüyeceksin koşacaksın. Uzun iş. Müzikle mi uğraşsam, diye geçti aklımdan, insanlara da yazık bu bet sesimle, dedim. Doğru demişim. Sonra nedense, yazmak fikri hâsıl oldu, hoşuma gitti.
İyi güzel yazayım da, ne yazacağım? Roman yazayım desem, altından kalkamam (o dönem), şiir yazayım desem, duygu yoğunluğu falan gerek, o da bende yok. Dedim ki öykü yazayım iyisi mi.
Peki öykü nasıl yazılır ki? Sait Faik gibi yazılır elbette. Deniz, kenarda kalmışlar, İstanbul, balıkçılar ve sair. Oturdum, bir balıkçı öyküsü yazdım. Sonra hoşuma gitti yazma fikri, bir tane de ‘Kapalıçarşı’ öyküsü yazdım. Okudum yazdıklarımı, baktım fena değil. Biraz sağını solunu düzelttim, orasından burasından kırptım. İyi olduğu fikrine kapıldım.
Burada araya girmek istiyorum; yazılan öykünün en doğru eleştirmeni yazanın kendisidir. İçine siniyorsa iyidir öykü. Bence. Devam edelim.
Öyküler fena olmadı, en azından ben beğendim de, ondan sonra ne olacağına dair hiç fikrim yok. Elemanlarıma mı okutsam, diye düşündüm. Hemen vazgeçtim bu fikrimden. Bu kadar zalim olmanın gereği yok, on gün sonra işten ayrılacağım, haklarını helal etmezler falan, bize eziyet etti, diye. Öylesi bir durumda haksız da sayılmazlar. Yok, bu iyi bir fikir değildi.
Sonra biraz araştırdım. Dergilere gönderilebiliyormuş öyküler ya da yarışmalara. Baktım ki bazı yarışmalar para ödülü de veriyor, belli mi olur, diyerek, hayatımda yazdığım ikinci öyküyü (Ben sana Kapalıçarşı), altı nüsha ve bir CD kopyası alıp, şimdi burası önemli; halen çalıştığım işyerinde kullandığım telefon ve ileti adresini de içeren özgeçmişimi yazıp, hepsini birlikte zarflayarak, “İstanbul Mimarlar Odası”nın düzenlediği yarışmaya gönderdim. Zarfa rumuz ne yazmıştım, bakın onu unuttum. Bugün olsa, Kahtalı Mıçı, yazardım.
Ve sonra… İşten ayrıldım ve her şeyi unuttum. Öykü mü yazdım, canım mı sıkıldıydı, yarışmaya mı katılmıştım, püf, hepsi uçtu gitti aklımdan.
Başka bir işe girdim ki orada jeneratör satıyoruz. Jeneratörün müşteri gruplarından birisi de mimarlardır. Bir akşam eve azıcık erken gittim. Saat altıya yaklaşıyor. Daha kapının kilidini çevirirken ev telefonunun sesini duydum. Zırıl zırıl çalıyor. Koşturarak açtım telefonu ki şu an sizlere bu tuhaf hikâyeyi yazıyor olmamın sebebidir o telefon. Karşımda bir adam, söyleniyor.
Ne biçim adamsınız siz, diyor. Telefonlarınıza cevap vermiyorsunuz, iletinize cevap vermiyorsunuz, kaç gündür size ulaşmaya çalışıyoruz, ben Mimar Bilmemkim, yarın ödül töreni var, gelecek misiniz gelmeyecek misiniz, diye ağzına ne geldiyse. Tüh, dedim, kendi kendime, adam mimar, sattığımız jeneratörü arızalanmış zağar, sinirlenmiş doğal olarak. Haklı. Beyefendi, dedim, en zarif sesimle ve alttan alarak, yarın sabah erkenden elektrik ustamızı gönderirim, arızanızı giderir. Bir de, hiç telaş etmeyin, diye ekledim.
Adamcağız daha da bir dellendi. Dalga mı geçiyorsunuz kardeşim, dedi. Usta musta olmaz, bizzat gelmeniz lazım. Yazdığınız öykü ödül aldı. Mimarlar Odası’nda tören var, deyince benim jeton düştü. Ah, dedim, kusura bakmayın, elbette, saat kaçta, tabii ki, çok özür dilerim, ben teşekkür ederim, ne demek.
Ertesi gün giyindim, tıraş oldum, gittim törene. Bana ödül verdiler. Öykü yazdım, diye bana ödül verdiler. Bu dünya hakikaten tuhaf bir yer. Mimarlar Odası’nı sevmeyeyim de hangi kurumu seveyim, sorarım size. Öylece havaya girdim ben. Sonra?
Sonrası, yaz babam yaz. Harika bir duygu ‘yazmak’. Yazarlık mı? Onu bilmiyorum. Daha henüz ‘yazar’ olmadım. Olur a olursam bir gün, yazdıklarımı okuyanlar yazar olduğuma karar verirse, onu da anlatırım belki bir gün.
Bir de, size anlatmış mıydım bilmiyorum, on dördündeyim bir zamanlar…
Fuat Sevimay


3 yorum:

  1. Daha önce dinlemiş olsamda sevgili Fuat Sevimay' ın kaleminden okumak ayrı bir keyif verdi ..Eline sağlık..

    Safiye Elber

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Haklısınız.Bire bir yazar söyleşilerine katılamayanlar için hoş anekdotlarla dolu "Nasıl Yazar/Şair Oldum?" bölümü. Katkı veren tüm yazarlarımıza bir kez daha teşekkür ediyorum bu vesileyle.

      Sil
  2. Çok güzel bir yazı, tebrikler.
    Keşke sevgili yazar, daha dikkatli yazsaydı.
    "zağar" kelimesi hatalı kullanılmıştır. Dil Derneği ve öteki sözlüklere bakılırsa "zağar : bir cins çoban köpeği olarak tanımlanmaktadır." Türkçemize saygı adına yazmak istedim. Saygılar

    YanıtlayınSil