21 Ağustos 2015 Cuma

Adı küçük kendi büyük bir tür, küçük hikâye

Haldun Taner 100 yaşında.
Kitap-lık dergisi son sayısında (sayı no 180 Temmuz-Ağustos 2015) Haldun Taner Öykü Ödülü almış yazarlar Behçet Çelik, Murat Gülsoy, Kerem Işık ve Neslihan Önderoğlu'nun katkılarıyla büyük ustayı anıyor.
Dergide 1983 tarihli bir de söyleşi yer alıyor. Yalıda Sabah'ın Sedat Simavi ödülü almasının ardından Ayça Aktan ile gerçekleştirilen "Küçük hikâyecilik, adı küçük kendi büyük bir türdür" başlıklı söyleşi yazmaya yeni başlayanlar için önemli tavsiyeler içeriyor. Söyleşiden önemli satır başlarını okumak için buyurun.

 
İyi bir hikâye için
Önce atmosfer ararım. Cenin nasıl  dünyaya bir plasenta içinde gelirse, her iyi hikâye de öyle, kendine özgü bir atmosfer içinde doğar. Bence en önemlisi budur. Kahramanlar, olaylar kendiliğinden gelir.
İkinci olarak, içtenlik, heyecan, sıcaklık ararım. Yapaya tahammülüm yoktur. Manirizm, cambazlık, fazla ustalık, soyuta fazla kayış hevesi, keyfimi kaçırır.
Sonra açık seçiklik ararım. Kulağını tersi ile göstermek bence acemiliktir. Açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borcudur. Kafasına ve kalemine çekidüzen vermeden okuyucunun önüne çıkan yazarı saygısız ve şımarık bulurum. İyi bir hikâye soyutla somutun, gerçekle şiirin mutlu bir bileşimi olmalıdır, içten olmalıdır. Yazanın yüreğinin sıcaklığını taşırmalıdır. Hikâye, yoğun bir yaşam tecrübesinin kâğıda yansımasıdır.
Üslup üzerine
Hikâyenin kendi havası yani atmosferi içinde yüzdüğü özel aurası belirliyor üslubumu. Ben sadece ona uyuyorum, aracısı oluyorum. Mesela, "Sonsuza Kalmak" hikâyesinde inadına banal, düzayak, ayrıntısız bir anlatı seçişimin sebebi basit. Bunu Sunuhi Bey değil de Ekrem Akurgal gibi bir arkeolog anlatsa hikâye bambaşka bir hava ve boyut alırdı. Kısacası sebebi, anlatanın kalıbına uymak kaygısı. Aynı isim altında bambaşka üslupla yazılmış bir hikâyem daha var.
Romana geç(mey)iş
Hikâyeyi daha zor, daha mükemmel bir tür saydığımdan. Bugün de aynı kanıdayım. Romanda yayılabilirsiniz. Hikâyede her şeyi derli toplu bir yoğunlukta yansıtmak zorundasınız. Derinliğine gelince, hikâye de roman kadar derin olabilir. Kısalığı, az sayfada, az kişi ve olayla yetinişi hayatı yoğun olarak yansıtma hususunda onun boyutunu asla azaltmaz. Tam tersine bazen çoğaltır. Roman orkestra ise hikâye oda müziğidir. Ben yaylı sazlar quartetini müziğin tacı sayanlardanım. En yadırgadığım laflardan biri de, bazı eleştirmenlerin hikâyeciler için kullandıkları, "Artık hikâye ona dar gelmeye başladı, romana geçti" gibi yargılardır. Sanki hikâye romanın basamağı imiş, onda olgunlaşınca romancı olunurmuş gibi. Romanlarını ve romanlarının zengin tarihi arka fonunu takdir ettiğim bir yazarımız, "On kere hikâyeyi denedim, yazamadım. Yazdıklarım hikâye olmadı. Hep roman özetleri oldu" demişti. Bu arkadaş hikâyenin bambaşka bir yaklaşım ve turnür gerektirdiğini, aslında zor bir tür olduğunu kimi eleştirmenlerden daha iyi kavramıştı.
Telif meselesi
İlk hikâyem için Sedat Simavi Bey'den aldığım telif ücreti 5 lira idi. Ama bu 5 liranın o zaman bendeki sevinci milyona değerdi. Daha sonra telif ücretim 10 liraya çıktı. Cumhuriyet'te yazdığım hikâyelere 15 lira alırdım. Varlık ve Yücel'de yazdığımız hikâyelere telif almazdık. Yaşar Nabi Bey'den kitap başına telif ücreti olarak 370 lira alışım bir rekor sayılıyordu. Yıllar sonra Merian dergisine yazdığım hikâyelere 500 mark alırdım. Geçen yıl Die Zeit'ın bastığı "Şeytan Tüyü" adlı hikâyem ise ömrümde aldığım en yüksek hikâye telif ücretidir. 1100 DM, yani 110.00 TL. Ama dedim ya, hikâyeden telif ücreti almasam da yine hikâye yazarım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme