Yağamayan karı beklerken, karda uzun uzun yürüdüğüm ve Resim şarkısını mırıldandığım Kayseri yıllarım geldi aklıma.
30 Aralık 2016 Cuma
13 Aralık 2016 Salı
ÖYKÜCÜLERE SORDUM: BANU ÖZYÜREK
Öykücülere Sordum onuncu ayı geride bıraktı. Bu süre zarfında 12 farklı öykücüye yönelttim sorularımı. Her ay öyküye dair bir unsurun farklı isimler tarafından irdelenmesine ve bir arada sunulmasına aracılık etmekten büyük keyif aldım. Onuncu soru bittiğinde, yeni sorular aramak yerine bu on soruyu her defasında yeni bir öykücüye sormak ve aynı konularda cevapları arttırmak, çeşitlendirmek istediğimi fark ettim.
Öykücülere Sordum Banu Özyürek ile devam ediyor.
Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Akrabalık kurmak değil ama kitabımın girişinde de kullandığım, Peter Handke’nin Çocukluk Şarkısı’ndan şu dizeler beni çok etkiler:
ve şimdi hep tekrar uyanıyor
Bu dizelerde bütün bir hayat duygusunu hatta hayata dair hissettiğim en temel duyguyu buluyorum. Şiirin tamamı çok güzeldir zaten;
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
mesela…
Atmosfer, bir betimlemeler
zinciri değilse, nedir?
Atmosfer benim için çoğu zaman ilk birkaç cümledir. Metnin tamamına yayılan ve yapıtın biricik dünyasında olduğumu hissettiren duygudur. Yazar bunu daima betimlemeyle mi yapar? Evet ayak bastığımız yeri, ufkumuzda neler olduğunu, dokunduğumuz nesnenin sertliğini yumuşaklığını bilmek bir şeydir. Önemli de bir şeydir. Ama yine de atmosferin betimlemeden ziyade yazarın kafa sesinin yarattığı etki olduğunu düşünürüm.
Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?
Bu seçim yapabileceğimiz bir konu mudur gerçekten? Sonuçta bu çağın içinde, bu çağın vaatleri, umutları, umutsuzlukları, hastalıkları, mücadeleleri ile biçimleniyorsunuz. Bu çağın insanlarına değiyorsunuz, alışverişinizi onlarla yapıyorsunuz, aynı sosyal kültürel manzaralara bakıyorsunuz. Dolayısıyla zaten siz bu çağsınız. Tanık olmaktan öte o’sunuz. Yazdıklarınız da o olacaktır. Böyle kesin ayrımlar, vazifeler, nişanlar çok hoşuma gitmiyor. Birileri tepeden doğru yolu işaret ediyor gibi. Ve okuldan çıkmış bir grup öğrenci birbirini ite kaka ama asla usluluğun sınırlarını zorlamadan o yola girmeye çalışıyor. Çağının tanığı olmaktan ziyade (ki dediğim gibi bundan kaçmayı mümkün göremiyorum) çağını biraz itip kakan sanatçıyı daha çok seviyorum.
Yoksa ortalıkta terzi kız ol(a)mayan pek çok terzi kız hikâyesi vardı bir dönem ve bunlar aynı şarkıyı söyleyip dururken çağının tanığı falan olmayı da başarabiliyor değillerdi. Bugün de plaza insanı yaşamı, beyaz yakalı eleştirisi gibi konuların yazarların ilgisini çektiğini görüyoruz. Evet, tamam, elbette içinde yaşadığımız gerçeklik… Ancak metinlere bakın, orada hiçbir sıkıntı yok mu sizce? Sen çağının tanığı oldun peki ama metin edebi olabildi mi? Yoksa eleştirin yeni hiçbir şey söylemediği için eleştirdiğin şeyin kendisinden daha ölü bir şey mi?
Ernest Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Yazarken tıkandıysam, tekrar yazma isteği ve gücüyle dolana kadar masadan uzaklaşırım. Bu artık birkaç gün mü sürer birkaç ay mı daha fazla mı bilemiyorum. Ben ne yazık ki düzenli çalışabilenlerden değilim. Ne yazık ki diyorum ama bir yanım da bunda yazıklanacak bir şey yok demiyor değil; yollar başka başkadır ve bu senin yolun. Bağım daha duygusal bir yerden. İçten, zorlayan bir kuvvete gereksinim duyuyorum. O olduktan sonra, cümleler doğru da olsa yanlış da olsa bir şekilde beliriyor zaten. Yanlışlar zamanla siliniyor, doğrular kalıyor ya da yeni doğrular gelip giriyor metne.
Ama okumak oldukça verimli bir jeneratördür bu tıkanıklık zamanlarında, yani kesinlikle makineyi çalıştırıcı etkisi oluyor. Okurken okurken bir anda elimdeki kitabı bırakıp iştahla yazmaya başladığım pek çok zaman biliyorum.
Öykücü, bir hikâye kahramanı
yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna,
küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi
hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü
kahramanınız oldu mu?
Bende kahramandan çok mesele çalışır aslında. Yani bir şekilde meseleyi çözememişsem geri dönerim. Devam metni olabilir, bozup yeniden yazmak olabilir. Bir günü bitirme sanatı’nda örneğin birbiriyle bağlantılı hikâyelerim vardı. Anlatmak istediğim şey o öykülerle bitmemişti ama bir yandan da o öyküler çoktan bitmişti. Uzatmak çare olamazdı, metinler kendi içlerine kapanmışlardı artık. Ben de peşlerine taktığım ikinci metinlerle işi çözmeye çalıştım. Fakat ilk metinleri boğmamak için ikincileri biraz oyunlu tasarladım.
İlhan Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak" başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
Anlamı aşmak tabii büyük bir hedef ve şiir için de daha uygun bir ifade gibi duruyor. Öykü için ise anlamı, anlatımı, bakışı, yapıyı zorlayan, çarpıtan bütün denemeler yapılmalı diye düşünüyorum. Her denemenin başarılı sonuç vermeyeceğini de kabul ederek.
Hüseyin Kıran’ın romanlarındaki dil dünyasının beni etkilediğini söyleyebilirim.
Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Öykücünün tercihine göre, metne göre değişir. Şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır tarzında bir mecburiyet göremiyorum. Neden olsun? Aksine birtakım formülleri, izleri takip etmenin bize çok şahane tek tip metinler armağan ettiğini göremiyor muyuz? Biraz gevşemeliyiz ve herkes kendi yolunu aramalı, her anlamda.
İyi metin olsun da isterse yazar metnin göbeğinde otursun yahut onu kendinden tutabildiği kadar uzakta tutsun, eğer metni bunu talep ediyorsa. Ben yazarın metninden kolayca ayrılabileceğini düşünemiyorum açıkçası. Sonuçta metin yazanın bilincinden çıkar. Yani yazar isterse kendini Fizan’da sansın, farkında bile olmadan metinde volta atıyordur. Fakat bir yandan da öyküdeki “ben” öyküdeki “ben”dir. Çünkü yapıt kendi gerçekliği ile vardır.
Kundera’nın “bütün romanlar ben’in bilmecesiyle ilgilidir” ifadesini öykü için de düşünebiliriz ve yazar o bilmeceyle uğraşıyorsa, metnini zayıflatmayacak biçimde istediği yerde konumlanabilir.
İlk taslak daima sıcak olur. Bu sıcaklık da iyi bir fikri yakıp geçebilir. Ancak çalıştıkça (çalışmaktan kastım dil temizliği ve işçilik değildir) yani düşündükçe metin gelişir, boyutlanır, öz’lenir. Bu değişim çok uzun bir zamana yayılabilir çünkü değişmek her zaman zor bir iş olmuştur. Ve noktayı koyduğumuzda başlangıçtan çok farklı bir yerde de sonlanabilir mücadelemiz, o yerin iyice billurlarmış bir görünümünde de.
Bazen metni o kadar genişletirsiniz ki, bin defa yazdıktan sonra artık bir defa yazılması imkânsız bir şey haline gelir ve işe yaramaz yüz taslağıyla bilgisayarda bekler durur.
Sonuç ne olursa olsun ve o yol çok sıkıntı da verse ve yorsa ve üzse de insanı, en sevdiğim kısım, bu kendi kendime debelendiğim kısımdır. İşin özü oradadır benim için.
Öykü
ne değildir?
Yazarının duygu ve düşünce
dünyasında yeterince yer işgal etmemiş, ona yeterince mesai yaptırmamış hiçbir
öykü öykü değildir. İnsanı anlamak için gereken zahmetli, ürkütücü ve pek çok
fedakârlıklar isteyen çabayı sarf etmeden insan üzerine bolca laf döküp saçan
metinler öykü değildir. Ruhsuz yapma çiçekler gibi birbirinin aynı, alıp bir
kenara koyabileceğiniz ve orada öylece duracak metinler öykü değildir.Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Akrabalık kurmak değil ama kitabımın girişinde de kullandığım, Peter Handke’nin Çocukluk Şarkısı’ndan şu dizeler beni çok etkiler:
Çocuk
henüz çocukken
bir keresinde yabancı bir yatakta uyandıve şimdi hep tekrar uyanıyor
Bu dizelerde bütün bir hayat duygusunu hatta hayata dair hissettiğim en temel duyguyu buluyorum. Şiirin tamamı çok güzeldir zaten;
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
mesela…
Atmosfer benim için çoğu zaman ilk birkaç cümledir. Metnin tamamına yayılan ve yapıtın biricik dünyasında olduğumu hissettiren duygudur. Yazar bunu daima betimlemeyle mi yapar? Evet ayak bastığımız yeri, ufkumuzda neler olduğunu, dokunduğumuz nesnenin sertliğini yumuşaklığını bilmek bir şeydir. Önemli de bir şeydir. Ama yine de atmosferin betimlemeden ziyade yazarın kafa sesinin yarattığı etki olduğunu düşünürüm.
Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?
Bu seçim yapabileceğimiz bir konu mudur gerçekten? Sonuçta bu çağın içinde, bu çağın vaatleri, umutları, umutsuzlukları, hastalıkları, mücadeleleri ile biçimleniyorsunuz. Bu çağın insanlarına değiyorsunuz, alışverişinizi onlarla yapıyorsunuz, aynı sosyal kültürel manzaralara bakıyorsunuz. Dolayısıyla zaten siz bu çağsınız. Tanık olmaktan öte o’sunuz. Yazdıklarınız da o olacaktır. Böyle kesin ayrımlar, vazifeler, nişanlar çok hoşuma gitmiyor. Birileri tepeden doğru yolu işaret ediyor gibi. Ve okuldan çıkmış bir grup öğrenci birbirini ite kaka ama asla usluluğun sınırlarını zorlamadan o yola girmeye çalışıyor. Çağının tanığı olmaktan ziyade (ki dediğim gibi bundan kaçmayı mümkün göremiyorum) çağını biraz itip kakan sanatçıyı daha çok seviyorum.
Yoksa ortalıkta terzi kız ol(a)mayan pek çok terzi kız hikâyesi vardı bir dönem ve bunlar aynı şarkıyı söyleyip dururken çağının tanığı falan olmayı da başarabiliyor değillerdi. Bugün de plaza insanı yaşamı, beyaz yakalı eleştirisi gibi konuların yazarların ilgisini çektiğini görüyoruz. Evet, tamam, elbette içinde yaşadığımız gerçeklik… Ancak metinlere bakın, orada hiçbir sıkıntı yok mu sizce? Sen çağının tanığı oldun peki ama metin edebi olabildi mi? Yoksa eleştirin yeni hiçbir şey söylemediği için eleştirdiğin şeyin kendisinden daha ölü bir şey mi?
Ernest Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Yazarken tıkandıysam, tekrar yazma isteği ve gücüyle dolana kadar masadan uzaklaşırım. Bu artık birkaç gün mü sürer birkaç ay mı daha fazla mı bilemiyorum. Ben ne yazık ki düzenli çalışabilenlerden değilim. Ne yazık ki diyorum ama bir yanım da bunda yazıklanacak bir şey yok demiyor değil; yollar başka başkadır ve bu senin yolun. Bağım daha duygusal bir yerden. İçten, zorlayan bir kuvvete gereksinim duyuyorum. O olduktan sonra, cümleler doğru da olsa yanlış da olsa bir şekilde beliriyor zaten. Yanlışlar zamanla siliniyor, doğrular kalıyor ya da yeni doğrular gelip giriyor metne.
Ama okumak oldukça verimli bir jeneratördür bu tıkanıklık zamanlarında, yani kesinlikle makineyi çalıştırıcı etkisi oluyor. Okurken okurken bir anda elimdeki kitabı bırakıp iştahla yazmaya başladığım pek çok zaman biliyorum.
Dil amaç mıdır, araç mı?
Araç
ya da amaç olmaktan ziyade bir mücadele alanıdır demeyi tercih ederim. Yani hem
imkânlar vaat eden hem imkânsızlıklarıyla yolunuzu kesen bir alan. Ancak
elbette yazar bu mücadeleyi vermeli ve kendine ait bir dil, ses peşinde
olmalıdır.
Bende kahramandan çok mesele çalışır aslında. Yani bir şekilde meseleyi çözememişsem geri dönerim. Devam metni olabilir, bozup yeniden yazmak olabilir. Bir günü bitirme sanatı’nda örneğin birbiriyle bağlantılı hikâyelerim vardı. Anlatmak istediğim şey o öykülerle bitmemişti ama bir yandan da o öyküler çoktan bitmişti. Uzatmak çare olamazdı, metinler kendi içlerine kapanmışlardı artık. Ben de peşlerine taktığım ikinci metinlerle işi çözmeye çalıştım. Fakat ilk metinleri boğmamak için ikincileri biraz oyunlu tasarladım.
İlhan Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak" başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
Anlamı aşmak tabii büyük bir hedef ve şiir için de daha uygun bir ifade gibi duruyor. Öykü için ise anlamı, anlatımı, bakışı, yapıyı zorlayan, çarpıtan bütün denemeler yapılmalı diye düşünüyorum. Her denemenin başarılı sonuç vermeyeceğini de kabul ederek.
Hüseyin Kıran’ın romanlarındaki dil dünyasının beni etkilediğini söyleyebilirim.
Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Öykücünün tercihine göre, metne göre değişir. Şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır tarzında bir mecburiyet göremiyorum. Neden olsun? Aksine birtakım formülleri, izleri takip etmenin bize çok şahane tek tip metinler armağan ettiğini göremiyor muyuz? Biraz gevşemeliyiz ve herkes kendi yolunu aramalı, her anlamda.
İyi metin olsun da isterse yazar metnin göbeğinde otursun yahut onu kendinden tutabildiği kadar uzakta tutsun, eğer metni bunu talep ediyorsa. Ben yazarın metninden kolayca ayrılabileceğini düşünemiyorum açıkçası. Sonuçta metin yazanın bilincinden çıkar. Yani yazar isterse kendini Fizan’da sansın, farkında bile olmadan metinde volta atıyordur. Fakat bir yandan da öyküdeki “ben” öyküdeki “ben”dir. Çünkü yapıt kendi gerçekliği ile vardır.
Kundera’nın “bütün romanlar ben’in bilmecesiyle ilgilidir” ifadesini öykü için de düşünebiliriz ve yazar o bilmeceyle uğraşıyorsa, metnini zayıflatmayacak biçimde istediği yerde konumlanabilir.
"Eserin ilk hâli bok
gibidir" demiş Ernest Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen
zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış,
gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç
bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne
zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların
sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler
düşünüyorsunuz?
Hemingway’in cümlesi
metinlerimin çoğu için geçerlidir diyebilirim J Hiç, bir defada yahut defalarca
çalışmadan bitirebildiğim bir metin olmadı.
Benim için yazmak bir tür düşünme biçimi. Çoğu zaman saplantı
derecesinde yoğunlaştığım, varlığımı işgal etmiş bir düşünce ve duyguyla yola
çıkıyorum. Bunun da konuya mesafenizi kaybetmek, aşırı duyarlı hale gelmek ve
duygusal bir yüzeyde debelenmek gibi riskleri var.İlk taslak daima sıcak olur. Bu sıcaklık da iyi bir fikri yakıp geçebilir. Ancak çalıştıkça (çalışmaktan kastım dil temizliği ve işçilik değildir) yani düşündükçe metin gelişir, boyutlanır, öz’lenir. Bu değişim çok uzun bir zamana yayılabilir çünkü değişmek her zaman zor bir iş olmuştur. Ve noktayı koyduğumuzda başlangıçtan çok farklı bir yerde de sonlanabilir mücadelemiz, o yerin iyice billurlarmış bir görünümünde de.
Bazen metni o kadar genişletirsiniz ki, bin defa yazdıktan sonra artık bir defa yazılması imkânsız bir şey haline gelir ve işe yaramaz yüz taslağıyla bilgisayarda bekler durur.
Sonuç ne olursa olsun ve o yol çok sıkıntı da verse ve yorsa ve üzse de insanı, en sevdiğim kısım, bu kendi kendime debelendiğim kısımdır. İşin özü oradadır benim için.
Etiketler:
Banu Özyürek,
öykü,
Öykücülere Sordum,
Söyleşi
8 Aralık 2016 Perşembe
ÖYKÜCÜLERE SORDUM: EBRU ASKAN
Öykücülere Sordum onuncu ayı geride bıraktı. Bu süre zarfında 12
farklı öykücüye yönelttim sorularımı. Her ay öyküye dair bir unsurun
farklı isimler tarafından irdelenmesine ve bir arada sunulmasına
aracılık etmekten büyük keyif aldım. Onuncu soru
bittiğinde, yeni sorular aramak yerine bu on soruyu her defasında yeni
bir öykücüye sormak ve aynı konularda cevapları arttırmak,
çeşitlendirmek istediğimi fark ettim.
Öykü
ne değildir?
Öykü
kamera ışıkları ya da patlayan bir flaş değildir.
Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Bana
öykü yazdıran şiirler ya da ünsiyet kurduğum şairler var ama burada anmak
isteğim bir şairin-Mehmet Said Aydın-bana yazma cesareti veren sözüdür, çok net
ve kısa: “Yaz!” :)
Atmosfer,
bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?
Değil
öyküde, bir romanda dahi ulana ulana büyümüş, sayfalarca sürmüş betimlemelere
tahammül edemeyen huysuz bir okur olarak öykünün en önemli öğelerinden biri
olan atmosferin betimlemeler zinciriyle kurulabileceğine inanmıyorum. Bu,
yazarı için kolaylık olabilir ama bana yolumu kaybettiriyor. Okumak yol
bulmak değil elbette, ama öykünün dışına atılmama sebep olan her şey
fazlalıktır esasında. Atmosfer ise okuru o anda, orada, tüm gerginliği ve
gerçekliğiyle var ederken neden beni ötelesin ki? Vel hasıl-ı kelam atmosfer
dil ile hemhal olmak ve onla didişmekle kurulsa tadından yenmez.
Öykücü,
çağının tanığı olmalı mıdır?
“-meli,
-malı” içeren cümleler bende anarşik ruh hâli oluşturuyor. Kimse hiçbir şeye
meli, malı olmamalı :) Tanığı olmak; yazara, sanatçıya görev yükleyen, eski de
bir tartışma. Yazar yaşadığı çağdan ne kadar uzaklaşmaya, arınmaya çalışsa da
elbette çağ tüm acıları, güzellikleri, yoksullukları, yolsuzlukları,
mutlulukları, gelişmeleri, sürünmeleriyle bir yerlerden yazıya sızar. Mühim
olan bildiri yazılmadığının akılda tutulmasıdır bana kalırsa. Ders veren yahut
azarlayan yahut aklı küçümseyen metinler yazarına tatmin sağlamanın ötesinde
bir işleve sahip olamıyor, son kertede.
Ernest
Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne
oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken
çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden
bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek
yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye
düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en
doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Yazarken
tıkanmak, bir şeyler yazamamak, bir sonraki cümleye varamamak… Öyleyse bırak.
Zorlama. Yazmanın zorlayarak, ille de her gün alıştırma yapılarak, başladığını
bitirmeye çalışarak yapılması bana görev yapıyormuşum, daire başkanıma bilgi
notu hazırlıyormuşum duygusu yaşatıyor. Elbette yazmayı ciddiye almakla
birlikte, hayatımın odağı, yaşamımın kaynağı, olmazsam olmazım saymadığım için
bu tür reçetelere meyletmiyorum. Okumak güzeldir, ama bazen hiçbir şey
okuyamadığınız da olur. O zaman sadece orada olmak kâfidir.
Dil
amaç mıdır, araç mı?
Dil
kimi metinlerde amaca dönüşmüş oluyor mesela Berna Durmaz’ın ya da
Mustafa Orman’ın son kitabındaki gibi, bazen de kendini anlatmanın bir aracı
olarak raflardaki en uygunu– gündelik dil, ergen dili, eski zamanların
beyefendilerinin hanımefendilerinin dili, arabesk dil, mesafeli dil, eril dil,
bitirim dil, melodra.. vb. - seçilip alınıyor. Sanırım ne anlatıldığı ya da
kurgulandığıyla da değişen, yazarının önceliğinin belirlediği bir durum. Ama
denge önemli oluyor nihayetinde. Mesela Berna’nın “Karayel Üşümesi”ndeki
öykülerin hikâyeleri o kadar da farklı, o kadar da yazılmamış, o kadar da
kenarına gidilip dinlenilmemiş değildi, ama özellikle öykülerin başlangıcındaki
o biraz da şiire yaklaşan dille mücadelesi öyküleri diğerlerinden ayırıyordu.
Yine de bir handikabı vardı; o da öyküye girememe hissi. Mustafa’nın “Derdin İncinmesin”i
okurken ise bazen “bu Türkçe mi yazılmış?” dediğimi hatırlıyorum. Pelin
Buzluk’un “Deli Bal”ındaki dil metne çok mesafeliydi bu biraz da kapalı bir
anlatıma sebep oldu ki, son kitabı için herkes neredeyse dili çözülmüş diye
yorum yaptı. Aslında olan belki de derindekini yüzeye çıkaracak dil
yetkinliğini kazandığında sadeleşmenin de kendiliğinden geldiği.
Öykücü,
bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne
sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna
itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına
geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?
Kitabımın
ilk öyküsü “Hayvan Kocam”daki kadın, son öyküde de birden ortaya çıkıvermişti.
Kitap çıktıktan sonra yazdığım bir-iki öyküde de meğer görünmeye çalışıyormuş,
ben fark edememiştim, okuyanlar öyle dedi. Sanırım ilişkimizin artık sonuna
gelsek fena olmaz.
İlhan
Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak"
başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu
olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan
yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı
sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi
özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
“Yanık
Saraylar”ı ilk okuduğumda inanılmaz bir hayranlık ve tatmin olmuşluk hissetmiş
ve bu yazarın muhakkak başka eserlerini de okumalıyım diye not etmiştim. Gün
geldi “Afrika Dansı”nı okudum. Gel gör ki, değil kitaptan bir mana
yakalayabilmek; yer yer cümleler, kelimeler bile anlamını yitirdi. Biraz da
üzüldüm aslında. Zira onun haykırışını da biliyordum:
“Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok. Açıkgözler
için hiçbir şey yazmayacağım. Dünyalarını kaybetmişler için… Kendim için
yazacağım. Erken bunamışlara, hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan
gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım. Yalnız aklını kaybetmişlerle bu
dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı
romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım. Aptallara da sevgim var.”
Ama bu işler böyledir, başlangıçta herkes en denenmiş
yoldan gider yahut, kendini en emin hissedeceği, yazıp geri dönüşünü iyi
aldığı, bol layklandğı yahut imzalar-söyleşiler getiren türde yazmaya daha çok
meyledebilir, doğaldır, hem kalem de, dil de, kurgu da, atmosfer de öyle
bilinmedik, ışık görünmeyen, ses gelmeyen yerlere gitmemek için diretir. İşte
ara sıra bazısı çıkar ironiyi dener, bazısı çıkar biçimsel oynamalar yapar,
bazısı çıkar diyalogu yok sayar, bazısı çıkar bilinç akışını karıştırır, bazısı
da çıkar anlamı aşar. Ama oralar çok kalabalık olmaz, herkesin de
kaldırabileceği bir yük değildir akıldan vazgeçmek.
Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir?
Öykücü metnin neresindedir?
Öykücü metnin her yerindedir. Amma ben buradayım, beni
gör, hişt baksana diye bağırırsa, o metin benim için okunamayanlar rafına
kalkar.
"Eserin
ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway.
İlk
taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak,
bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek,
beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden
yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi
kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik
yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Hemingway doğru demiş. Ama eklememiş ki, yazmak denen
meret hiç bitmiyor. Metne her bakıldığında oradan bir şey çıkıyor, şuraya bir
şey konuyor. Yani bende öyle oluyor. O yüzden dergilere öykü göndermeyi pek
sevmiyorum. Çünkü elimdekiyle oradaki hiçbir zaman aynı olmuyor. Bu konuda
biraz takıntılıyım. Dosyamı yayınevine gönderdikten bir-iki ay sonra tamamıyla
değiştirmiş, bu yüzden geri çekmiş, yeni halini de kabul edilmesinden sonra bir
yıla yakın çalışmıştık editörümle. Hatta baskıya gittiğinde editörümü arayıp
bir öyküyü çıkartmaya bile teşebbüs etmiş olabilirim.
6 Aralık 2016 Salı
ÖYKÜ MÜCADELE ALANIMDIR(*)
Boşlukta Büyüyen Eylem Ata Güleç'in ilk kitabı. Güleç ile 2011 yılından bu yana edebiyat dergilerinde ve kitap eklerinde yer alan edebiyat yolculuğunu ve kitabını konuştuk.
İlk
kitabınız Boşlukta Büyüyen ekim ayında yayımlandı ancak sizin edebiyat
yolculuğunuz çok daha eski. 2011 yılından beri ürünleriniz edebiyat
dergilerinde ve kitap eklerinde yer alıyor. Bu yolculuk nasıl başladı? Kimlerce
desteklendi? Yazı öğretmenleriniz (size ilham veren metinler, yazarlar, iyi
tavsiyelerde bulunan dostlar) kim oldu?
Bu
yolculuğun nasıl başladığını tam olarak bilmiyorum. Ortaokul yıllarımda
kendimle dertleşmek için yazdığımı, günlük tuttuğumu hatırlıyorum. Zorlayıcı
durumların yarattığı tahribatları yazarak uzaklaştırmaya çalışıyordum. Yazmanın
sağaltıcı etkisine hâlâ inanıyorum. Ancak metinlerin edebiyata dâhil olması
için dertlerinizi olduğu gibi boşaltmanın gerekli ve yeterli olduğunu sanmıyorum.
İlerleyen
yıllarda -biraz da el yordamıyla- nitelikli edebiyat metinlerine ulaşmaya
gayret ettim. İz sürerek, adres takip ederek, seçerek okumaya çalıştım.
Edebiyat dergileri adres bulmak bakımından süreci kolaylaştırabiliyor. Dünya
edebiyatından ve Türkçe edebiyat mirasından öyküleri, günümüz öyküsüyle bir
arada bulmak, çekimine kapıldığınız imzaların peşine düşmeyi sağlıyor. Vü’sat
O. Bener, Füruzan, Sabahattin Ali, Flannery O’Connor, John Berger ve Borges ilk
söyleyebileceğim isimlerdir. Dergilerin bir başka desteği de uzun süre öykülerimi
yayımlamamaları oldu. Evet, yayımlamadılar, kaynayan kazanın altını kıstıkça
kıstılar, bu yüzden minnettarım. Zamanından önce daldan düşen bir elmayı kim
yer?
Kitaba
adını veren Boşlukta Büyüyen öykülerinizden
birinin adı. Bu ad, aynı zamanda, özellikle kısa öykülerde bilinçli
bıraktığınız boşlukların okurun zihninde büyümesini, çoğalmasını da imliyor
adeta. Öykülerin bir araya gelip sıralanması ve Boşlukta Büyüyen’in kitap ismi olarak öne geçme sürecine dair neler
söylemek istersiniz?
Öyküler
henüz dosya halindeyken belli bir niyetle sıralanmış ve bazı öykülerin yeri boş
bırakılmıştı. Boş yerlerin nasıl bir öykü beklediği belli olmasına rağmen ne
zaman dolacağı belirsizdi. Mendeleyev’in elementler için hazırladığı periyodik
tablo gibi.
Kitabın
adına gelirsek, hepimizin boşlukları var. Boşluklarımızda kendiliğinden beliren
lekelerin nasıl şekilleneceğini bilmiyoruz.
Güneydoğu’da
yaşanan şiddeti, zulmü, haksızlıkları somut insanlar üzerinden, gerçekçi bir üslupla hikâyeleştiriyorsunuz.
Öykü sizin için hayatın zor ve sert gerçekleriyle yüzleşme yeri midir?
Öykü,
mücadele alanımdır.
Öykülerinizde
Diyarbakır yalnızca bir mekân olmanın ötesinde. Sizin için Diyarbakır’ın anlamı
nedir?
Diyarbakır’da
yaşamak, Diyarbakır’la yaşamadan mümkün olmuyor. Kentin canlı bir organizma
gibi refleksleri var. Hissedilmeyi ister. Özen gösterilmeyi ve dikkatli olmayı
gerektirir. Kendinizi şehirden yalıtarak ayrı planlamanızı kabul etmez. Aranıza
mesafe koymanıza müsaade etmez. İnsan burada yaşayıp burada değilmiş gibi
yapamaz. Bu bakımdan bağlayıcıdır. Bünyeye dâhildir.
Yaşanan
siyasi baskılar ve toplumsal acılar, bölge gençlerinin çocukluktan erken
çıkmasına, birden büyümesine ve siyasallaşmasına sebep oluyor. Bu konuyu ele
aldığınız YDÇ-H öyküsünde partiye
gelen ve bir an evvel büyüme telaşında çocukları, edebiyatla tanıştırmak
isteyen Şerdil, aklıma Diyarbakır Birlik Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Hişt Hişt dergisini ve derginin çıkış
amacını “Dergiyi çıkarmamızın tek derdi öğrencilerimizi ‘has edebiyat’la
buluşturmak, ‘has edebiyat’a bulaştırmak,” diyen Murat Özyaşar’ı getirdi.
Birlik
Lisesi, benim de liseyi okuduğum okuldur. Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindedir.
Bağlar, Diyarbakır’ın kendisine en çok benzeyen çocuğudur. Zordur.
Sertliklerini törpületmez. Burada öğretmenlik yapmak, öğretmenlik yapmaktan çok
daha fazlasını gerektirir. Şimdi Murat Özyaşar’ın yaptığı gibi ben liseyi
okurken de öğretmenlerimiz bizi korumaya çalışırlardı. Cümle kötülükten korumak
için türlü yol ararlardı. Başka bir yol daha var, demek istiyorlardı
öğrencilerine. Edebiyat bu yollardan bir tanesi.
Yazık
ki bu kıymetleri hocalarımın pek çoğunun görevinden uzaklaştırıldığını duydum.
Bugün öğretmenlerimi hürmetle andığım gibi Murat Özyaşar’ın öğrencilerinin de
yıllar sonra Murat hocayı aynı güzel duygularla hatırlayacağına
inanıyorum.
İlk Gün ve Kanepede Oturarak öykülerinin kahramanları
yazın ve yaşam arasında sıkışmış kadınlar. Bu sıkışmışlık hissi üzerinden
kadınlara “Dünya tüm gücüyle sizden yazmaya ayırdığınız mesai saatlerini
çalmaya (ya da daha fenası, yazmak istediğiniz için kendinizi suçlu
hissetmenizi sağlamaya) çalışırken yazmaya çalışmak çok zorlayıcı olabilir,”
diyen ve acımasız ve zararlı bir yaratık olan “Evin Meleği”ni öldürmelerini
tavsiye eden Virginia Woolf’un sesini duyabiliyoruz. Kahramanlarınız Woolf’un
tavsiyesini tutabilecek mi?
Woolf’un
tavsiyeleri… Emin değilim. Sözünü ettiğiniz öykülerde iki kadının yaşamından
birer kesite tanıklık ettik ve bitti. Sonraki süreçleri hakkında, duygu
dünyaları onları nereye taşıdı, mantıkları onlara neler söyledi bilmiyoruz. Ben
de bilmiyorum. Önceki süreçleri hakkında bir fikrim olmadığı gibi sonra ne
yapıp edeceklerini de bilemem. Öyküde ortaya koymaya çalıştığım an ve anlık
gelgitler dışında başka bir şeye hâkim değilim. Okuyucu öyküyü bitirdikten
sonra –eğer öykü okurda güçlü bir etki bırakabilmişse- kendi sezgilerine göre
kahramanlara çeşitli davranışlar yakıştıracaktır.
Bundan
sonraki planlarınız nedir? Teşekkür ederim.
Kimya
biliminde karışımları ayırma yöntemleri
diye bir konu başlığı var. Bu teknikler arasında damıtma ve yoğunluk farkından
yararlanarak ayırma en sevdiğim iki yöntemdir. Mürekkebe karışan çapakları
bu metotları deneyerek ayrıştırıp, mürekkebi iyice saflaştırmak istiyorum.
İçimde bekleyen öykülerin lekeleri zihnime üşüşüyor, ama fazla ayrıntı verip
sonra bunu başaramamaktan korktuğum için şimdi çenemi kapatmalıyım.
Ben
teşekkür ederim. Emeğiniz için size ve zaman ayırıp bu söyleşiyi okuyan herkese
bir parça buz. Dikkat, erir!
* Bu söyleşi 24/11/2016 tarihinde Birgün Kitap'ta yayımlandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)