25 Ağustos 2017 Cuma

BU PİLAV DAHA ÇOK SU KALDIRIR

Okulların açılmasına bir aydan kısa süre kaldı ancak Deniz'in hangi okula gideceği kesinleşmiş değil. Kafam oldukça karışık ve bulanık. Deniz için en iyisini seçmek istiyorum. Bunun için dış seslere kulağımı tıkamaya, sakinleşmeye ve netleşmeye ihtiyacım var. Belki burada kendi kendime mırıldanır ve paylaşırsam önümdeki seçenekler berraklaşır ve karar almam kolaylaşır.
Paralı öğretime karşıyım. Gönlümden geçen Deniz'in eve en yakın, adrese göre kaydının düştüğü okula gitmesi, saat 15.30'da okuldan çıkması ve kalan zamanını oyun oynayarak geçirmesi. Henüz kreşten çıkmış, 6,5 yaşındaki bir çocuğun 45 dk boyunca okul sırasında oturması bile başlı başına adaptasyon isteyen bir süreç olduğundan bu geçiş yılının minimum ödev, maximum oyunla desteklenmesi öncelikli tercihim. Çünkü oyun oynamadan geçen bir çocukluğun telafisi olmayacağına inanıyorum. Kendi ilkokul çağımı düşündüğümde de aklıma gelen ilk anılar, ne ödev ne ders... yalnızca oyun. O yüzden beni kuşatan sosyoekonomik şartlara, aile ve toplum baskısına karşın devlet okuluna daha yakın duruyorum. 
Devlet okulunun benim açımdan tek dezavantajı, öğle yemeği sunan bir yemekhanelerinin olmaması. Bu durumda her öğlen Deniz'i okuldan almam, yedirmem, tekrar okula bırakmam ve 15.30'da yeniden okuldan almam gerekiyor. Bu mecburiyetin çalışırken beni zorlayacağı kesin. Sağlık hizmeti sunduğum için ne kadar randevularımı ayarlamaya çalışırsam çalışayım rötarlar, o anda hasta başından kalkmamı imkânsız kılacak durumlar oluşabilecektir. Ne hastayı ihmal edebilirim, ne kızımı. Bunu önlemenin tek yolu çalışma saatlerimi oldukça kısaltmak (tercihim değil) ya da dışarıdan destek almak. Koşullarım, pek çok çalışan anne gibi, beni de özel okul seçeneğine yaklaştırıyor. Zira özel okulların en temel işlevi (bana göre) çocukları ebeveynlerin mesai saatleri boyunca okul binası içinde tutmak. Milli eğitimin müfredatına ilave İngilizce ve etkinlik dersleri ile bu amaç gerçekleştiriliyor. Bana sorsalar, tercihim az İngilizce, çok etkinlikten yana olurdu. O zaman sokakta yeterince oynayamamış olsa da, okulda ilgisini çeken, merak ettiği konuların irdelendiği atölyelerde keyifli vakit geçirdiğinden, koşturduğundan, bedeninin de en az zihni kadar yorulduğundan emin olurdum. O zaman uzatılmış okul saatleriyle ilgili daha az kaygılanırdım.
Karşımda Deniz'in gidebileceği bir özel okulun haftalık programı duruyor:
Türkçe 8 saat, Matematik 5 saat, Hayat Bilgisi 5 saat, İngilizce 14 saat, Yaratıcı Yazarlık 1 saat, Mucitlik Atölyesi 1 saat, Yaratıcı Düşünme 1 saat, Görsel Sanatlar 2 saat, Müzik Eğitimi 1 saat, Beden Eğitimi 1 saat, Ekoloji 1 saat, Drama 1 saat, Satranç 1 saat, Kodlama&Robotik 1 saat. 
Haftalık ders dağılımının 21 saati sınıf öğretmeni tarafından veriliyor. İkinci sırada haftada 14 saat dersle İngilizce öğretmeni yer alıyor. Çocuklarda yabancı dil eğitimini önemsiyorum. Deniz'in iyi derecede İngilizce okuyabilmesini, yazmasını ve konuşmasını isterim. Ve fakat ne yaparsak yapalım Türkiye'de yaşadığımız ve okul dışında dile maruz kalmayacağı (bu ifadeyi tuhaf bulsam da uzmanları böyle kullanıyor) için İngilizce Deniz için bu koşullar altında ikinci bir lisan değil, edinilmiş bir yabancı dil olacak. O zaman bu acele niye? Ya da diğer veliler bunu talep ederken ben neden bu yoğunluğa gerek olmadığını düşünüyorum. Belki burada kendi dil eğitimi sürecimden bahsetmeliyim.
İngilizceyi ilkokul bittikten sonra Anadolu Lisesi hazırlık sınıfında öğrendim. Kolay bir yıl olduğunu söyleyemem. Sol elimin orta parmağındaki nasır (evet solağım) o günlerden yadigar. Henüz ilkokul sırasından yeni çıkmış, okula yarım gün gitmeye alışkın 11 yaşındaki bir çocuk için sayfalar dolusu yazı yazmak hiç kolay iş değildi. Günlük akış, uyku saatine kadar bu ödevleri bitirebilmem için yetersizdi. Bu yüzden defterimde benim çocuk el yazımın yanında annemin yetişkin el yazısı da olurdu. İngilizce bilmediği halde, benim yetiştiremediğim birbirinin aynı cümlelerin kalanını yazar, bitirirdi. Ben de sorumluluk hissi ve bastıran uyku arasında daha fazla kalmaz, yatağıma giderdim. Gönlümün rahat olmadığını söylemeliyim. Öyle kendimi öğretmeni kandırmış falan hissetmezdim. Bu değişen el yazısı, eni konu rahatsız ederdi beni.  Annem benim ödevlerimi el yazısıyla taklit etmek yerine okula gidip ödevlere zamanında başladığım halde bitiremediğimi, bu kadar fazla ödevi bitirmemin mümkün olmadığını, daha az ödev verilmesi gereğini söylemiş miydi hatırlamıyorum. Dile kolay otuz yıl geçmiş üzerinden ancak ödevle ilgili hem öğrencilerin hem velilerin söylendiği hayal meyal aklımda. Buna karşın ödevler azalmış mıydı, zannetmiyorum. Bir dilin emekçileriydik, yazmaya devam ettik, zamanla elimiz hızlandı, parmağımız nasır tuttukça acımız azaldı ve öğrendik. Hâlâ dilin (hatta her şeyin) yazmadan, bolca tekrar etmeden öğrenilmediğine dair güçlü bir inancım var. Belki bu yüzden ilköğretimde nasıl işlendiğine dair ilk elden deneyimim olmamasına karşın çocuklarda yabancı dil eğitiminin ancak belli bir okuma yazma olgunluğuna ve ana dilinde yeterli gramer bilgisine sahip olduktan sonra (örneğin 3. ya da 4. sınıf)   haftada 12-14  saat arasında olmak üzere müfredata girmesi ve tez elden dil öğreniminin başarıyla verilmesini daha işlevsel buluyorum. Aynı konuları yıllara yaymadan, çocukta ben bunu biliyorum duygusu yaratmadan, bilgileri üst üste yığmak ve pekiştirmek... Benim deneyimim  bu yönde ve aldığım sonuçtan memnunum.
Hazırlığın özellikle ilk döneminde ödevleri yetiştirme konusunda sıkıntı yaşamış olabilirim ama bu dili öğrenmenin gereği gibiydi. Derse olan ilgim de, sevgim de azalmadı.  Daha o zamanlardan severdim dünyayı gezebilme ihtimalini, bilirdim iletişim kurabilmek için yeni bir dil edinme gereksinimini. Velhasıl İngilizce derslerini hep sevdim ve öğrenmekte zorluk çekmedim. Sonrasında kurduğumuz ilişki bozulmadı. Böyle sürdü gitti. Lisede sayısalı tercih ettiğim için ikinci ve üçüncü sınıfta İngilizce dersi hemen hemen yok gibiydi. Ben de dille ekstra bir uğraş içinde değildim. Buna rağmen üniversite sınavında birbirine yakın puanları olduğu halde sırf İngilizce eğitim verdiği için daha köklü olarak bilinmesine rağmen Hacettepe yerine Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ni yazdım. Son girdiğim dil sınavı da Marmara Üniversitesi'nin açtığı seviye belirleme sınavı oldu. Reading, writing, listening ve genel gramer seviyesini ölçen kapsamlı bir sınavdı. Listening bölümünün hidroelektrik santrallerle ilgili olduğu dün gibi hatırımda. Henüz lise sınavlarından yeni çıkmış genç beynim, hidroelektrik santral tanımı, kinetik enerjinin potansiyel enerjiye çevrilmesi (yoksa tersi miydi) vb. fen bilgilerine aşinaydı ve yalnızca sayısal değerleri not almakla yetiniyordu. Okutmanın o denli dikkatini çekmişti ki durumum, okumasına ara verip "Anlayabiliyor musunuz?" diye sorduğunu hatırlıyorum. Temiz Türkçe aksanını anlamamak mümkün değildi, oysa. Anladığımı ifade etmeme karşın soruları dağıttıktan sonra uzunca bir süre omzumun üzerinden cevaplarımı izledi ve ancak doğru yanıtlarımı gördükten sonra uzaklaştı. 
Üniversite hayatım boyunca eğitim dili hiçbir zaman tamamen İngilizce olmadı. Hafızam beni yanıltmıyorsa, ilk üç yılın ardından yurt dışından gelen tek tük arkadaş dahil tüm sınıf Türkçe konuşuyorduk. Bunun pek çok sebebi vardı. Sınıfın çoğunluğu Kolej ya da Anadolu Liselerinden gelmiyordu. Ve İngilizceleri bir önceki yıl aldıkları bir yıllık hazırlık programından ibaretti. İçlerinde bütünlemede ittire kaktıra geçenler de vardı. Ve bir yılda edindikleri dil, öğrendikleri kelime sayısı, dersi tamamen İngilizce takip etmelerine engeldi. Öğretim üyelerinin durumu da farksızdı. Pek çoğu önündeki İngilizce metni okuyor, biz de tepegözden tahtaya yansıyanları hızlı hızlı defterimize geçiyorduk. Basılı ders kitaplarımız yoktu. Lokomotif derslerin İngilizce fotokopilerini karşıdaki kırtasiyeden satın alırdık. Üniversite hayatımı hiç de keyifli, mutlu anmam. Çok zorlandığım yıllardı ancak bu zorluğun İngilizceyle bir ilgisi yoktu. Mezuniyet sonrasında dil karşıma bir engel olarak çıkmadı. Eğitim dili tamamen İngilizce olmasa da, edindiğim terminoloji ve Anadolu Lisesi yıllarından gelen İngilizce bilgisi vasıtasıyla meslek hayatımda zaman zaman karşılaştığım yabancı hastalarla iletişim kurabildim. Onların şikâyetlerini dinlemekte, teşhis ve tedavi planımı aktarmakta herhangi bir zorluk yaşamadım.
Benim hikâyemde İngilizceyi edinmek bir çile değil, öğrenim hayatımın doğal bir sonucuydu. Bu yüzden erken dönemde %100 İngilizceye maruz kalmayacaksa, dışarıda kullanma imkânı bulmayacaksa, yerleşik ikinci bir dili olmayacak, yalnızca edinilmiş bir yabancı dil olacaksa, 6,5 yaşındaki bir çocuğun haftada 14 saat İngilizce dersi almasını hiç de yararlı bulmuyorum. Bu işi 9-10 yaşlarına geldiklerinde rahatlıkla halledebileceklerini biliyorum. Bu konuda rahatım ancak azınlıkta olduğumun da farkındayım. Bunun sebepleri üzerine düşündüğümde hayatımın herhangi bir aşamasında dille sınanmadığımı fark ettim. Dil sınavını veremediği için yeterliliğimi alamasaydım, doçentlik vs için yıllarca kurslara gitmem gerekseydi, ya da ne bileyim dil bilmediğim için yurt dışına tatile çıkmaya çekinseydim, belki farklı düşünürdüm. O zaman kızımın daha erken yaşlardan itibaren dil eğitimi almasını arzu edebilirdim. Ancak kişisel hikâyem bana başka şeyleri gözetmem gerektiğini söylüyor. Haftada 14 saat İngilizce dersi görmek onu sıkar mı? Türkçe alfabeyi daha çözmemişken iki ayrı alfabede aynı yazılan farklı telaffuz edilen harflerin varlığı kafasını karıştırır mı? İngilizce öğretmeni erken çocukluk eğitmenliği açısından yeterli mi? 
Hepimiz sınıf öğretmenlerinin yeterliliğini, huyunu suyunu önemsiyoruz. Okullar da önemsiyor. İyi sınıf öğretmenleri bulmaya çalışıyor. Devletten emekli olup kadrolarına dahil ettikleri kıdemli, iyi öğretmenleri gururla lanse ediyorlar. Oysa o çok övündükleri İngilizce eğitimini kime emanet ettikleriyle ilgili daha az bilgi dönüyor ortada.

3 yorum:

  1. Merhaba Tuğba :)
    Benzer yollardan geçmiş, tecrübeli öhöm öhöm bir anne olarak bir iki kelam edeyim dedim.

    Öncelikle ödev konusu. Bu sorun benim tecrübemde devlet okullarında daha sıkı ve sıkıntılı oluyor. Devlet okuluna gidiyorsa çocuk, orada en başarılı, en iyi vs öğretmen arayışına giriliyor. Bu iyi kısmı da genel olarak bizde "hırslı" olarak ortaya çıkıyor. Yani okuma yazmayı daha çabuk öğreten, daha çok ödev veren, ödev konusunda işi çok sıkı tutan vs... İstisnalar, istisna pek tabi. Özelde de ödevler az olmuyor ama itiraz hakkın daha işlevsel. ve çözüme kavuşabiliyor. bir de ödev kısmı birinci sınıfın ilk dönemi için yoğun oluyor, o da dili öğretme sebebiyle tekrara odaklanmaları sebebiyle.

    İngilizce ise, evet çocuklar o kadar yoğun bir saatten sıkılıyorlar. Ama dil öğrenmek için erken mi nasıl öğrenecek kaygıların içinse şunu söyleyeyim kesinlikle bizim gibi öğrenmiyorlar. Gramer odaklı ya da aynı şeyi tekrar tekrar yazma üzerine değil. zaten müfredatları çok sınırlı ve o sınır içinde bütün yıla yaygın tekrarlarla -tekrar olduğu bile anlaşılmıyor- ve kesinlikle ana dili öğrenir gibi öğreniyorlar. hiç bir bilgi ve ezber sunulmaksızın o dili öğretiyorlar. bu da daha çok oyunlarla, şarkılarla ve çağımız çocuklarının dikkatini cezbedecek interaktif şekilde oluyor.

    oyunsa evet, en büyük sıkıntı. ama o saydığın derslerin çoğu da tırıvırı oluyor açıkçası ve bir süre sonra eğlence ve etkinliğe dönüşebiliyor.

    Kolaylıklar diliyorum, birinci sınıfın ilk dönemi büyük sabır gerektiriyor, özellikle veli için.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ebru'cuğum dil öğretimi konusunda söylediklerin içimi rahatlattı ve önyargılarımı kırdı. Teşekkür ederim.
      Biz bir başka seçenek üzerinde durduğumuz için özel okullardan herhangi birine kaydettirmemiştik, Deniz'i. Yeniden gündeme gelince kontenjanlarının dolmuş olabileceğini söylediğimi işitti Deniz. "Oh, oh, okula gitmiyorum, okullar dolmuş" diye göbek attı. :) Okulsuz hayat istiyor, çocuk.

      Sil
    2. Kim istemez. :) Kocaman öpücükler Denizciğe.

      Sil