12 Temmuz 2018 Perşembe

Fatma Nuran Avcı ile söyleşi


"Öykü yazarken giriş cümlesine, ilerlerken konuyu saptırmamaya, karakter ve kahramanların söz ve davranışlarına dikkat ederim." 

Mevzu Edebiyat okurlarının, Leyla Erbil'in hayatını, yazın dünyasını, getirdiği yenilikleri, kendini kabul ettirme süreçlerini ablası Mürvet Hanım'a anlattırdığı kurgu söyleşiden tanıdığı Fatma Nuran Avcı'nın ilk öykü kitabı "Son Cevizlik" NotaBene Yayınları'ndan çıktı. Avcı ile kitabı ve yazın anlayışı üzerine konuştuk. 



Mevzu Edebiyat okurları, sizi, Leyla Erbil’in hayatını, yazın dünyasını, getirdiği yenilikleri, kendini kabul ettirme süreçlerini ablası Mürvet Hanım’a anlattırdığınız kurgu söyleşiden biliyor. Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
1966 Yılında Aksaray’da doğdum. İlköğrenimimi Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladım. 1986 yılında evlendim.  Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirince devlet memurluğuna başladım. Kısa sayılacak çalışma hayatım oldu. Eşimin işi dolayısıyla İzmit, Karamürsel, Yalova, İstanbul derken şimdi de İzmir’ deyiz. Şehirleri dolaşırken pek çok insan tanıdım, hikâyesini dinledim. İyimserdim, gurbet acısı çekmek yerine farklı kültürlerden gelen insanları tanıma olanağı bularak,hayata tutunmayı öğrendim.
Son Cevizlik beklemiş bir ilk kitap mı, yazmaya mı geç başladınız?
İki anlamda da sorunun cevabı, evet.2011 yılında İstanbul’a taşındığımızda kızım serbest avukatlığa başlamış ve kısa süre sonra evlenmişti. Oğlum üniversiteye gidiyordu. Sorumluluklarımın azaldığı dönemdeydim,yeterince sabırla beklemiştim. Artık hayalimi gerçekleştirme zamanımın geldiğine karar verdim.Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri’ni duymuştum. Bir telefon numarası çevirerek kaydımı yaptırdım. Böylelikle yazmak için düğmeye bastım. Öykü yazabileceğime dair ilk yüreklendirici metni yazdığımda çok mutluydum. Ancak ilerleyen zamanda öykünün hiç de kolayca yazılabilen, mükemmel anıların ışığında yazılamayacağını anlayarak çalışmalarımı derinleştirdim. Daha çok okudum, yeni, farklı atölyelere gittim. Olgun, onaylanmış öyküleri yazıp dosya halinde yayınevine giden yolculuğum altı yılımı aldı.
Biçimsel yeniliklerin, söz oyunlarının peşine düşmeden, olayın eksik bırakılmadığı, somut gerçekçi hikâyeler anlatıyorsunuz. Anlatıcılığınız nereden besleniyor?
Kısaca söylemek gerekirse çaresizlikten besleniyorum. Bir yaralı bakış, bir kırık cümle beni, haksızlıkları, eşitsizlikleri gördüğüm, duyduğum ve müdahale edemediğim anlara geri döndürüyor. Ve öykü yerini ararken yaşadığım kentlere götürüyor. Ardından isyan sesleri yakalıyor beni. O da yazdırıyor usul usul.
Özellikle ilk kitaplarda, yazarın kendi yaşantısının fazla uzağına düşemediğini, klişeleri yeniden ürettiğini görebiliyoruz. Bu da beraberinde tekdüzeliği getiriyor.“Son Cevizlik” monotonluktan uzak, kahramanlarının ve konuların çeşitliliğiyle dikkat çeken bir ilk kitap. Bu gözettiğiniz bir unsur muydu?
Gözetmek değil de, var olan, önleyemediğim, başka insan hayatlarına duyduğum merak ve öğrenme isteğimin öykülerime yansıması aslında. Farklı hikâyeler beni çekiyor. Kendimden bahsetmek, uzun, sıkıcı yaz günlerimi anımsatıyor. Yazmaya değer ne yaşadın, diyorum. Ne öksüz, ne yetimsin. Hayat cömert davrandı sana, diyorum. 99 Depreminden sonra tamamen kendime acımaktan, kişisel sorunlarımdan kurtulmayı başardım. Önümde yaşayacağım yıllar varsa değerli olan sadece zaman, diyorum, hayatı ve insanı seviyorum, her şeye rağmen.
Küçük meseleleri anlatırken ardındaki büyük meseleleri göstermeyi ihmal etmiyor, hacimlerine oranla ağır hikâyeler anlatıyorsunuz. Bu hikâyeleri aktarırken çağın gerçeklerini aktarmakla kalmıyor, estetiği de gözetiyorsunuz. Bu anlatım tarzına sadık kalacak mısınız?
Teşekkür ederim öncelikle. Açıkçası küçük olaylardan büyük gerçekliği yakalamaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Her zaman kısacık, içi dolu ve net cümlelere kulak kabartırım. Tanık olduğum anlık olayları zihnimde geliştirerek neden sonuç ilişkisini sürekli düşünürüm. Neden böyle konuştu, sorusuna cevap ararım. Buldukça da öykü çıkar bir anda. Karmaşanın içinde, fikirleri tartışan, detaylarla yoğunlaşmış, ne düşünce sistemine, ne anlatma gücüne sahip değilim. Amacım göstermek sadece. Estetik boyutta metnin tadı, rengi adına çabaladığım bir durum. İki yüzlülük ve yalan hep benim temam olarak kalacak gibi. Anlatım tarzımönümüzdeki yıllarda değişir mi, tam olarak ben de bilmiyorum.
Öykülerde ilk dikkatimi çeken mekân kullanımı ve gündelik konuşma dilinin çok doğal bir şekilde aktarılması oldu. Alet çantanızda neler var? Öykü yazarken nelere dikkat edersiniz?
Aslında doğadan ve insandan biriktirdiklerim var. Bereketli taşra ilçelerinde, denizin, toprağın, ağaçların yanı başında geçirdiğim yıllar var. Çantada bir de çok değerli atölye notlarım, hocalarımın öğütleri bulunuyor. Öykü yazarken giriş cümlesine, ilerlerken konuyu saptırmamaya, karakter ve kahramanların söz ve davranışlarına dikkat ederim diyebilirim. Bir de yakaladığım sesi kaçırmamaya özen gösteririm.
Farklı yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldığınızı biliyorum. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde yazar adaylarına belli formüller verildiği, bu formüller neticesinde teknik özellikleri tastamam ama yavan, fotokopi metinler yazıldığı, yazar adayının belli yazarlara öykündüğü, kendisini güncelle ya da popüler olanla hizalarken Türk Edebiyatı’nın yapı taşlarını göz ardı ettiği gibi pek çok eleştiri var. Bu konuda ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Farklı yazarların atölyelerine katılmak size neler kattı, sizden neler aldı?
Deneyimlerim sonucundaki eleştirim, hem atölye yöneticisi hocalarına, hem yazar adaylarına yönelik olacak. Dokuz haftaya sıkıştırılmış programlarla anlatılmak istenen konuların çabucak kavranabilir olmadığı, bu zaman aralığının yeterli gelmediği inancındayım her şeyden önce. Yazar adaylarını yüreklendirmek adına verilen primler ise bazen yarardan çok zarar verebiliyor. Dil yetkinliği, anlatım bozukluğu gibi temel konularsa kimileri için önem arz etmiyor.  Kurguyu tam çözemeden, sinemasal sahnelerin peşinde koşarken öykünün dağılıp ne anlattın, sorusuna yazdıklarından çok cevap veren, savunan yazar adaylarını ikna etmek zorlaşıyor. Basit gibi sunulan kısa eğitimin sonucunda sanırım, ben yazdım, oldu dediler, daha ne, diyenlerin sayısına yenileri ekleniyor. Maalesef ne kadar iyi niyetli olursa olsun bu atölyelerin ticari işletme olduğu, sırası geldiğinde bu uygunlukta davrandıkları ise benim gözlemlerim arasında. Bana ne kattığına gelince, her şeyden önce büyük bir yaşam deneyimi oldu atölyeler. 45 yaşında ev kadını olarak çeşitli meslek ve yaş grubu yazar adayı arasındaki şaşkınlığımı üzerimden atmam kolay olmadı. Üstelik şehre de yabancıydım. Kısaca daha çok çalışmam gerektiğini öğreten faydalı, verimli, eğlenceli, güzel yıllardı, diyebilirim.
Bugünlerde neler yapıyorsunuz? Masada okunmayı, yazılmayı bekleyen neler var? Teşekkür ederim.
Şimdilerde son on altı yıldayım. İtaat ve isyan kelimeleriyle boğuşuyorum. Yeni öykülerimin temelleri atıldı. Duvar örüyorum. Son çıkan öykü kitapları,arkadaşımın armağanı Emile Zola’nınHayvanlaşan İnsan ve dergiler okunmayı bekliyor. Asıl ben teşekkür ederim.


FATMA NURAN AVCI’NIN ÖZGEÇMİŞİ
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı mart ayında “Son Cevizlik” adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.

* Bu söyleşi 5/6/2018 tarihinde Mevzu Edebiyat'ta yayımlanmıştır. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder