9 Nisan 2019 Salı

SIRDAŞ RADYO

Sırdaş Radyo bir Oliver Stone yapımı (1988).


Oliver Stone gerçekten öldürülen bir radyocunun hikâyesinden etkilenmiş ama bire bir onun hikayesini anlatmıyor. Film etkileyici, heyecanlı ve gerilimli. Müzik, görüntüler,  tüm sinema araçları bu gerilimi destekleyecek şekilde kullanılıyor.
Filmin ana kahramanı Barry Champlain dilbaz,  laf ebesi, alaycı, acımasız,  zeki, komik, kışkırtıcı bir radyo programcısı olarak karşımıza çıkıyor.  Canlı yayına bağlanan dinleyicilerin bam teline basmaktan zevk alan, anlatılanlara karşı ilgisini yitirdiğinde onları yayından atmakta hiçbir beis görmeyen bir antikahraman. Canlı yayına katılanlar arasında zayıf, zorlukla yaşamı sürüdüren insanlar da var. Onlara yaklaşımını izlemek rahatsız edici. Kaygan zeminde yürüyen, hayatını idame ettirmektedir zorlananları sarsıyor, acı gerçekleri yüzlerine çarpıyor ancak onlara değişimle, yerine koyabilecekleriyle, iyileşmeye ilgili herhangi bir somut öneride bulunmuyor. Her an bir şeyleri tetiklemesi,  birilerini tökezletmesi mümkün. Sevmiyorum onu. Zencileri,  Yahudileri,  eşcinselleri,  bağımlıları bir eğlence öğesine dönüştürüyor. Mizah değil bu. Olsa olsa linç etmek,  iğdiş etmek.
Hikâye ilerlerken Barry'nin göründüğünden öte olduğunu fark ediyorum. Evet,  Barry'nin çok nahoş huyları var ama insanlar o denli yozlaşmış, kokuşmuş ya da o denli eylemsiz, hiç de acınası olmayan hayatlarına acımakla meşguller ki, mesajlarını iletmek için onları sarsmak, acımasız olmak dışında bir yol kalmıyor. Şiddet ögesi yüksek masallardan farkı yok.  Tıpkı o masallar gibi "gözünü aç, tehlike büyük" diyor. Ya da sarsıp harekete geçmeye çağrıyor. Ama asla gerçekleri yumuşatmak için bir şekerlemenin içine saklamıyor, olduğu gibi sunuyor. Bu benzerliği kurduğum zaman Barry'yi olduğu gibi kabullenmeye, hatta sevmeye başlıyorum. Kabuklarını görüyorum, incinmemek için ördüğü kalın duvarları,  üzerine giydiği dikenli telleri. 
Barry Amerikalı bir Yahudi. Filmde ailesinde birinci kuşaktan holokost kurbanı olup olmadığı bilgisine yer verilmiyor. Bir önemi de yok çünkü karabasanlar toplama kamplarının içinde, duvarlarında kalmadı. Yayılıyor. İnsanlığın nefreti, hayatı cehenneme çevirme becerisi devam ediyor. Ve böyle bir çağda yaşamanın nasıl bir yük olduğu, tüm hücrelerimize sinen yorgunluk, iyiyim demenin bile bir utanca dönüşmesi, şimdi sırası mı düşüncesinin baskınlığı, küçük, sıradan, güzel şeylerin heyecanını dile getirme mahcubiyeti, ölümlerin, yıkımların ağırlığı, görmenin, bilmenin yarattığı trajedi pek çoğumuzca malum. Tam da bu sebeple filmde beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Barry'nin canlı yayında öfkeyle patladığı sahne oluyor. Kısa zaman önce yaşadığım bir öfke patlamasını hatırlıyorum. Şimdi sırası mı diye sustuklarım, bastırdıklarım, içime akıttıklarım... Her öfke patlaması öyle değil midir zaten. Siz bastırdıkça, derinlere ittirdikçe bir an gelir, bastıramaz, tutamaz olursunuz. Avuçlarınızın arasından kurtulur gider. Nereye gideceğini, nasıl bir yön izleyeceğini, kimde nasıl bir iz bırakacağını bilemezsiniz. Barry'nin öfkesi de böyledir. Bir anda patlar. Kendini daha fazla tutamaz. Etkiyi asıl güçlendiren ise, havada bu ânın ağırlığı asılıyken gelen dinleyici telefonudur. Şovun bir parçasıymış gibi yaklaşır dinleyici az önce yaşananlara ya da farkına dahi varmaz. Seni seviyorum Barry, der. Anlamsız, içi boş sevgi kelimeleri sıralar. Az önce yaşanan dehşetten, kişinin yüzüne tokat gibi çarpan sistem eleştirisinden bir kırıntı dahi almamıştır. 
Sırdaş Radyo klostrofobi etkisi yaratan bir film. Çoğunlukla radyo stüdyosunun içinde geçiyor. Kamera çok nadiren Barry'nin radyocu olmadan önceki hayatı gösteren flash back anlarında, stüdyo dışına çıkıyor. Bu flash backler kahramanın özelliklerini inşa edebilmek için kullanılıyor, az sayıda ve kesinlikle işlevsel. Basketbol maçı sahnesi örneğin. Tam bir arena sahnesini andıran bu sekansta Barry'nin infazını isteyen, ağzı köpük saçan insanlar görüyoruz. Toplumsal linci andıran bu sahneye giren insanların her birinden tek tek korkmamıza gerek yok ama bir araya geldiklerinde yapabilecekleri kötülüğün sınırı yok. Barry zeki bir adam. Canlı yayına bağlanan dinleyicileri duyuyor, doneleri iyi topluyor, tasnifliyor ve yeri geldiğinde arena kenarında birikenlere kendinden bekleneni veriyor. Aşağılıyor, iğneliyor, hattan atıyor. Ağzı köpükler saçanları mutlu etmesini iyi biliyor. Ne denli sarkastik bir kahraman diyerek kızdığım anda, başka yüzlerini gösteriyor. Dinleyiciye güç veriyor. Bir tecavüzcüyü hatta oyalayarak yerini tespit ettirmeye çalışıyor. İyi tanıdığımızı düşündüğümüz bir arkadaşımızın farklı bir huyuna şahit olmak gibi. Şaşırırız belki ama sonra biraz düşününce yapma potansiyeli taşıdığını görürüz. Çok da özüne aykırı davranmamıştır arkadaşımız. Yalnızca onu bu koşullar altında görmemişizdir daha önce. 
Barry her yaratıcının kurgulamak isteyeceği kadar gerçek ve başına buyruk, kanımca. Hepimiz gibi bir ruhu var, acı çeken bir ruhu ve bu ruhu saran bir bedeni. O yüzden pisi pisine ölmüş gibi okumak istemiyorum filmin sonunu. Onu saran bedenden ve mekândan kurtulduğunda özgürleştiğini, rahatladığını düşünüyorum. "Tanrıya şükür" diyor Barry kanlar içinde yerde yatarken, "Tanrıya şükür". Ağrı, acı, üzüntü değil hissettiği. Zamandan, mekândan, bedenden bağımsız özgürce kanat açıyor ruhu sonsuzluğa.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme