30 Aralık 2024 Pazartesi

2024 Hafızası: 3

 Eylül

LGS annesi oldum. Bu deneyimin dördüncü ayından sesleniyorum. İşler yolunda. Bu konuda baskı ve stres yaratmadığıma inanıyorum çünkü benim için gerçekten stres ve kaygı kaynağı değil. Kızıma ve öğretmenlerine de dediğim gibi lise bir araç. Şu liseyi kazanması arzusunun arkasında iyi bir üniversite kazansın, seveceği, sürdürmekten hoşnut kalacağı bir mesleği olsun, para kazansın ve ayaklarının üstünde dursun isteğinden gayrısı yok. Yalnızca A lisesine giderse bu olur, yoksa olmaz gibi bir ihtimal olmadığına göre strese mahal yok. 

Çocuk ve gençlik kitapları yazarı Füsun Çetinel sevdiğim bir arkadaşım. Tam bir atom karınca. Çok okur, çok yazar, yaratıcı yazarlık atölyeleri düzenler, bire bir yazma danışmanlığı yapar. Yeni itabı çıkar çıkmaz okudum ve merak ettiklerimi sordum. Oggito'da yayımlanan söyleşiyi okumak için buraya

Bir grup kadın bizim evde toplaştık. Sertifikalı Şiddetsiz İletişim eğitmeni Özgen Saatçiler'den bir tam günlük atölye aldık. Böylece şiddetsiz iletişim ile yeniden daha yakın ilişkiye girdim.

Ekim 

Şiddetsiz iletişim yıllık eğitim programına başladım. 

Şiddetsiz İletişim kitaplığından yayımlanan kitaplar arasından seçtiklerimle bir okuma ve alıştırma grubu kurmak üzere harekete geçtim. Kısa sürede çağrım karşılık buldu. Ayda bir seçtiğim kitap üzerine konuştuğumuz, sonrasında şiddetsiz iletişim alıştırmaları yaptığımız, ortak sofra kurduğumuz, birlikte yiyip içtiğimiz, kalpten bağlantı kurduğumuz tatlı bir kadın grubu olduk. İçimdeki en güçlü iyi ki!

Akapunktura başladım. Gevşemek ve daha sıhhatli olmak için. 

Kilo verme çabalarım da sürüyor. 

Kasım 

Yalnızca bloğa yazdığım bir ay oldu. Bir kez sinemaya (Bir Cumhuriyet Şarkısı), bir kez tiyatroya (Bir Delinin Hatıra Defteri) gittim. Kasım sempozyumu düzenlendi. Bolca yorgunluk, kafanın kazan gibi şişmesi, sabah karanlığa uyanmalar... Kış geldi pirim. Dayanmak gerek. 

Şiddetsiz İletişim eğitimi ve alıştırma grubuna devam! 

Şiddetsiz İletişim'den öğrendiğim kıymetli bilgiler var. Bakış açımı değiştiren. Onlardan biri: ihtiyaçların biricik ve değerli ama bunları sağlamak için tek stratejiye tutunma! Dünya ise bolluk, bereket dünyası. En az iki stratejin olsun. İki yayınevinden okuma serüveninin başında olan çocuklar için yazdığım dosyaya olumsuz yanıt alınca bunu anımsadım. Olumsuz yanıt geldikçe jüri değiştiriyorum zaten ama bu kez farklı bir yol izlemek istedim. Son kitabımın yayıncısını aradım ve elimde resimleri hazır bir dosya olduğunu, resimli çocuk kitabı basıp basmadıklarını sordum. Bilin bakalım ne oldu? 

Aralık

Tabi ki de mutlu son! Dosya kabul edildi. Yayın programına alındı. Arka kapak yazısını ilk göz ağrım, ilk editörüm Sibel Öz yazdı. Tıpkı Geçmiş Zaman Çileleri'nde olduğu gibi. Dosya şu an dizgide. 2025'in ilk ayında buluşacağız diye umut ediyorum. 

Pelin ve Küçük Dostu Karamel'in ikinci baskısının yapılacağı müjdesini aldım. 

Parşömen'in 2024 yıl sonu soruşturmasına katıldım. 

Bir öyküm bu ayki KE Çocuk'ta yayımlandı. 

Şiddetsiz İletişim okuma ve alıştırma grubumuzla çok keyifli bir yeni yıl kutlaması yaptık. Bu yılın hasadını aldık, gelecek yılın niyetlerini, tohumlarını attık. Sevgiyle, şefkatle suladık. Hep beraber yeşermesini, filizlenmesini izleyeceğiz. 

Çanakkale Belediyesi Tiyatro Topluluğu'ndan Yedi Kocalı Hürmüz oyununu izledim. 




2024 Hafızası: 2

Mayıs

Hayatımda ilk kez bir yoga kampına gittim, üstelik kızımla. Bir çeşit inziva, 19 Mayıs tatilinde, Gümüldür'de gerçekleşen üç günlük kamp hayli keyifliydi. 

Çanakkale Kent Konseyi Kadın Meclisi Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında Onur Bütün'ün sunumuyla Geçmiş Zaman Çileleri'nde yer alan öykülere toplumsal cinsiyet bağlamında ele aldık. Sevdiğim bir yazar arkadaşımın kitabıma yakın okuma yapması, öyküleri toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendirerek sorular yöneltmesi, katılımcıların sorularını yanıtlamak keyifli bir gün geçirmemi sağladı. Etkinlik yerel basında da yer aldı. Bence en efsane başlık ise şuydu: Çanakkale ünlü yazar Tuğba Gürbüz'ü ağırladı. İnanmazsanız okuyun :) 

Evrim Sayın ile yaptığımız röportaj Fikir Gazetesi'nde yayımlandı. Kadınların Seslerini Daha Güçlü Duyurmalıyız başlıklı metni okumak isterseniz buraya

Meslektaşım Emre Harbalıoğlu ile yaptığımız röportaj TDBD 211. sayıda yer aldı. Okumak için buraya.

Nöroçeşitliliğe sahip bir genç kızın başından geçenleri anlatan Hortum Akıllı kitabı hakkındaki değerlendirme yazım Parşömen Edebiyat'ta yer aldı. 

Haziran

Bayram tatilinde kızımla kısa Balkan turuna çıktık. Plovdiv, Sofya, Üsküp, Ohrid, Manastır, Selanik ve yurda dönüş. 

Kızım ilk kez yanında aileden biri olmadan bir haftalığına tatile çıktı. Yurt dışına. Parasına, pasaportuna, telefonuna sahip çıkması gerekti. Kayıpsız, firesiz döndü. İkimiz için de önemli bir eşik. 

Uzun zaman sonra yeni kitabı yayımlanan yazar arkadaşım Reyhan Yıldırım ile kitabı üzerine yaptığımız söyleşi edebiyathaber'de yayımlandı. 

 

Temmuz ve Ağustos

Bu iki ay yavaşlamanın, denize girip çıkmanın, çimenlere yayılmanın, yaz konserlerine gitmenin, arkadaşlarla buluşmanın, aylaklık etmenin mevsimi. İki günübirlik Yunanistan sığdırdık bu iki ayın içine. Biri Dedeağaç, biri Midilli. Şehir dışından gelen arkadaşlarla görüştük. Sayısını hesap etmediğim kitaplar okudum. Belki bir o kadarını da yarım bıraktım. Ağustos böceği misali yaşamanın tadına vardım. Arada sıcaktan bunaldım. Havaların serinlemesini hayal ettim zaman zaman,  sonbahar ve kış aylarında okuyacağım kitapların, yazacağım metinlerin hayali sevinciyle. 


29 Aralık 2024 Pazar

2024 Hafızası:1

Yıl bitiyor. Ortalık "en ..." listeleriyle yıkılıyor. Kırmızı yeşil süsler, ışıl ışıl vitrinler, sokaklar ve de gecelerle yüklü atmosfer içerisindeyken doğal sayılmalı. Öyle değil mi? Ortam davetkar, ortam çekici. Aklını çeliyor. Dök bakalım bohçanı, nasıl geçmiş bir koca yıl dedirtiyor. Öylesine özensiz, dikkatsiz mi geçti, yoksa aralık ayının gazı, ocak ayının iyimserliği içerisinde kendinden muradını belirlediğin listendeki maddeler teker teker gerçekleşti mi? 

Bir liste tuttuysan yolun başında, şanslısın. Koyarsın önüne. Takke düşer, kel görünür misali, yıl sonu karnen önünde. Bak hiç hatırımda değil, bir listem var mıydı benim. Yoksa mutluluk, huzur, sağlık gibi evrensel iyi olma hâllerine mi sığındım. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Tek bildiğim için için dürtüldüğüm. Yaz kuzum işte, nasıl geçti bir yılın, dök günlüğüne diyen bir ses, beni yazı masasına çağıran.

Yalnızca ve yalnızca şimdiki zamanı yaşarken bitmekte olan yılın hatırlanmaya değer anlarını paylaşmak kolay iş değil. Bugünden geriye bakmak, doğru anları seçmek (her ne demekse artık) kendini sis çökmüş bir yaylada bulmak gibi çünkü. Hafızayla ilişki nereden baksan tuhaf. Bu yıl nasıl geçti diye düşünüyorum. Kendime bir mihenk noktası seçmeye çalışıyorum gerçekten bulamıyorum.  Ben ki okuduğu sayfaları kıvırmaz, kulağını bükmez, okuduğu satırların altını kimi zaman karalar, çoğunlukla yeni gibi, gıcır korur geçer. Hafızaya iz gerek oysa. Ocak ayından bu yana geçen koskoca 12 ayın adımlama taşları olmadan nasıl yazmalı. Neresinden tutmalı. El mahkum dijital ayak izlerime bakacağım. Hatıra ve gerçeklik bağını hatırda tutarak, gerçekliğinden şüphe ederek!

Ne demek istiyorum? Hatırladıklarına bu anın içinden, bu anın bilgisiyle bakmak onu yaşandığı anki bağlamından koparmak demek. Bu bilgi gün gibi aşikar ve cepte. Gerçeği kim bilir nerelerde nasıl çarpıtacağım. Kasıtlı değil, sizleri etkilemek için hiç değil. Yalnızca  geçmişi düşünürken onu şimdide yazmaya çabaladığımdan. Bu çaba ufuk çizgisine varmak kadar imkânsız olduğundan. Bu satırlar, belki de bu yılı en çok zihnin çarpıtmalarına kafa yormuş birinin kaleminden dökülüyor belki de. İşte buna sevinebiliriz. Ne de olsa, insanın her düşüncesinin gerçek olmadığını bilmesi, her gördüğünü doğru sayamayacağını kavraması gerek. 

Uzun lafın kısası, ay ay 2024 günlüğüm:

Ocak

Her seneye okuduğum kitapları paylaşma arzusuyla giriyorum. İnstagram'a fotoğraflı bir ileti, bloğa iki, üç satır, belki daha kapsamlı bir değerlendirme. İşte bu arzular içimde canlıyken 6 Ocak'ta yılın ilk kitabını bitirmişim. Erlend Loe Mal Sayımı. O ay kaç kitap okumuşum. İşte bunu bilen yok. 

11 Ocak'ta Engel Tanımayan Diş Hekimleri Derneği ile birlikte Çanakkale merkezde yer alan Şehit Tuğgeneral Sezgin Erdoğan Özel Eğitim Uygulama Okulu öğrencilerinin tedavilerini gerçekleştirdik. İzmir'den gelen Prof. Dr. Ertuğrul Sabah hoca ve onun gönüllü ekibiyle yediğimiz akşam yemeğinin hocanın anılarında tatlı ve kahkahalı anılar yaratacağından habersiz. Yıl içinde biri İstanbul biri Ankara'daki iki karşılaşmamızda ne eğlendik be o gece diyerek, şen kahkahalar attığında o geceyi muzip kılan neydi diye düşünüyorum. İşte hoca da bundan habersiz. 

18 Ocak'ta henüz yüz yüze görüşme imkânı bulamadığım, beni radyo programına da davet eden Esme Aras, Birgün Kitap'ta "Okumanın tadı, hazzı" başlıklı yazısıyla kitaplarıma dair bir değerlendirme yazısı kaleme almış. 

Kent Konseyi Kadın Meclisi Yürütme Kurulu'na seçildim. 

Şubat 

En kayda değer, korkutucu an, bir sokak kedisinin Sani'ye saldırması, benim onları ayırmaya çalışırken salak oğlanın sağ bileğime (neyse ki solağım) dişlerini kazma gibi saplaması, oluk oluk akan kan, kızımın çok korkması, anne ambulans mı çağırayım nidaları... İkimizin acile gidişimiz, benim zar zor araba kullanmam... Deniz'i derinden etkiledi bence bu sahne. O şiş bilekle hastalarıma da baktım. 

13 Şubat'ta çocuk edebiyatı yazarı Ömer Açık ile "Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün" kitabı hakkında yaptığımız söyleşi Parşömen Edebiyat'ta yer aldı. 

Bu esnada dördünce öykü kitabım "Geçmiş Zaman Çileleri" yayına hazırlanmakta. 

Bursa'ya gittik. Hayatımda ilk kez Uludağ'a çıktım. Teleferikle. Şiddetli lodos nedeniyle zirveye kadar çıkamasak da kar gördü gözler, değdi eller. 

Mart

Mart ayı üretken geçmiş. KE Çocuk dergisinde çocuklarda diş hekimi kaygısı  ve diş çekimi kaygısı üzerine kısa bir hikâyem yayımlandı. 

TDB Dergi için iki röportaj yaptım. Biri İsveç'te akademisyenlik yapan bir diş hekimi, diğeri aile dizimi üzerine çalışan ve "Aile Dizimi" kitabını yazan Ayla Akbuar ile. 

Leyla Ruhan Okyay'ın Bennane'nin Uçan Koltuğu kitabı üzerine Parşömen Edebiyat'a "Kemal'in İyilikleri" başlıklı bir tanıtım yazısı yazdım. 

Geçmiş Zaman Çileleri'ni fiziken elime aldım. 

Nisan 

Oda seçimleri yapıldı. İkinci kez yönetim kurulunda yer aldım. 

Bayram tatilinde annem, ablam ve kızımla Ayvalık ve Midilli'ye gittik. 

Yalı Han'da Reyhan Yıldırım moderatörlüğünde yeni kitabımın ilk imza günü ve söyleşisi gerçekleşti. 

Gizem Ardıç ile yeni kitabım üzerine yaptığımız söyleşi edebiyathaber'de yayımlandı.




Yılın son pazarı

Zemheri kış başladı. Kemiklerin içerisine işleyen türden bir soğuk var artık dışarıda. Dışarıya çıkma mecburiyeti olmasa bu tür havalarda evin içinde mutlu mesut yaşarım. Farkına bile varmam eve tıkıldığımın. Mecburiyet güzel şey. İnsanı çıkarıyor yataktan, karıştırıyor güne. Bazı şeyleri hevese, içsel motivasyona bağlamamak gerek. Hem heves aseton gibi bir şey. Ağzını açık bırakmaya gelmez. Uçar gider, sen durup durduğunla kalırsın. Geldi mi, eyleme geçmeli. Yoksa bakmışsın şişe kupkuru. 

Yılın son hafta sonu. Evde yapacaklarım da var. Salı günü yeni yıla bizim evde gireceğiz ailece. Temizlik, alışveriş, yılbaşı hediyelerini paketleme. Evde iş mi yok. Bulunur. Yemek masasının üstündeki kalabalıkla başlasam, marş marş evli evine, köylü köyüne, gerisi kendi çekmecesine desem yeriydi. Ama iş çıkışı kendimi eve atmak yerine soluğu ameliyat olan arkadaşımın yanında aldım. Umduğumdan çok daha iyi bulmanın huzuruyla eve döndüm. Sıcak çorbamı içtim. Kızıma evde unuttuğu anahtarı teslim ettim. Ablamı aldım. Arkadaşımın oynadığı Yedi Kocalı Hürmüz oyununu izlemeye gittim. 120 dakikalık iki perdelik oyun akıcıydı. Amatör bir topluluk olmalarına rağmen oyunu baştan sona tempoyu düşürmeden izletmeyi başardılar. Yer yer de güldük. Daha ne olsun. Perde arasında ablamla konuşurken onu sevmem, bundan hoşlanmam demek yerine şans vermekten, denemekten bahsettik. Şu mevsimi sevmem, bu tür ortamlardan hoşlanmam diyerek tüm benzer durumları bir çuvalın içine tıkmak yerine denemek ve olacakları görmekten bahsediyorum. Belki eğleneceğiz, belki bizi duygusal olarak zorlayacağını düşündüğümüz o durumla zannettiğimizden kolay başa çıkacağız. Beklemek, ertelemek yerine eyleme geçmek ve denemek işte yeni yıldan muradım bu. 

                                                                                 *

Saat 9.20. Yazmak için önümde 40 dakika var. Yeterince uzun görünüyor ama zihin maymun gibi daldan dala zıplarken, yazıyı sonlandırıp paylaşır mıyım, bildirimlere yenik düşüp ona buna bakarken yarım mı bırakırım bilemiyorum. Hayatın güzel yanı bu belirsizliği mi acaba? Hayaller, niyetler ile başlıyoruz her güne. Arada yeni ayrımlar beliriyor ve yeni seçimler yapıyoruz. Ben kendi adıma daha çok davete evet, dediğim bir yıl olmasını arzuluyorum. Bunun farkında olmaya davet ediyorum kendimi. Hangi davetleri alıyorum? Kimlerden? Kaçına katılıyorum? Kaçına mazeret buluyorum? Bu mazeretler geçerli mi? Yoksa hayali engeller mi üretiyorum zihnimde? Hayatı nasıl algılıyorum? Fırsatlarla, bereketlerle dolu mu görüyorum her bir günü? Yoksa birbirinin aynı, monoton mu? Klişe olacak farkındayım ama hayatı çamursu bir birikintiye dönüştürmek de parlatmak da elimizde. Hareketin olmadığı yerde durgunlaşma başlar, demişti bir eğitimde Cem Şen. Hareket olmayan yerde kan durgunlaşır, beden durgunlaşır, eylem durgunlaşır. Bir de bakarsın ağırlık, çürüme, bozulma... Yılın son pazarı buna dikkat ettiğimiz bir gün olsun istedim. Yazıya başlarken nereden başlayacağımı, nelerden söz edeceğimi bilmiyordum elbette. Ama laf lafı açtı. İçimden özenle yaşamaya dair bir özlem çıktı. Özenle yaşamak, seçimlerini sevdiklerini gözeterek yapmak önemli. Zorunluluktan bahsetmiyorum, onların iyiliğini gözettiğin için, başkalarının hayatını zenginleştirmeye dair istek duyduğun için iyi günde, kötü günde yanında olmak, onlardan gelen davetlere kalp açıklığıyla yaklaşmak, tam da bu yüzden yeni, keyifli, tatminkâr deneyimler içinden geçmek kastettiğim. Sizce de güzel değil mi?

Neden yazmak için kırk dakika ayırdığımı merak ettiysen dünden iş yerindekilerle sözleştik. Kahvaltıya gideceğiz. Biraz uyuyalım, dediler. 11'e doğru çıkacağız evden. Yılbaşı süslemeleriyle dolu (İnstagram'dan baktım, güzel süslemişler doğrusu) bir mekânda, yılın son zengin kahvaltısını yapacak ve dağılacağız. Erişimimin yıl sonunda biteceği bir eğitimin  5-6 saatlik içeriğini izleyecek, notlarımı alacağım. Çamaşırlar katlanacak. Beyazlar yıkanacak. Market alışverişi muhakkak bugünden hallolmalı. Aklımda bir de hamam sefası. Satın aldığım üç hamam paketi duruyor. Birini değerlendirsem, kızım da eşlik etse... Dünyevi zevkler, dünyevi sorumluluklar. Her bir sorumluluğa karşın, kendine dünyevi bir zevki hediye edeceğin bir pazar olmasını temenni ediyorum. Belki listen çoktan hazır. Belki de hiç üzerine düşünmedin. Yazmak, düşünmek, okumak birer güçlü araç, bize yaşamı ciddiyetle ele almaya, içinde öylesine savrulmak yerine dümene geçmeye, seçimler yapmaya davet eden. Bu yazı seni nerelere davet etti? Bugün için, yarınlar için hangi yeni niyetler oluşturmaya teşvik etti? Yazarın öyle bir misyonu yok elbette ama zihin öyle çalışıyor. Çoğu kez okuduklarımız bir anahtar vazifesi görüyor ve çoktandır açmak istediğimiz kapıları açmak üzere bizi dürtüyor. Zihin ve gönül de açıksa o anahtar o kapıyı açıyor. Seçimlerinizin o açmak istediğiniz, geçmek istediğiniz kapılardan yana olacağı bir pazar diliyorum. 

17 Aralık 2024 Salı

Halimden haber var, eğer dinlersen

Bu aralar ilginç, öğretici deneyimlerin içerisinden geçiyorum. Hareketli bir iki, üç gün geçirdim. Kızgın kumlardan serin sulara dedikleri türden.  Duygularım hayli yoğun, bedenim yorgun ve ağrılı. Tüm yazma sevdalılarının bildiği gibi, hiçbir şey değişmese bile yazmak ve anlatmak insanı hafifletiyor, yükünü paylaşmış oluyorsun. Duygusal olarak çöplüğünü birinin zihnine boşaltmak gibi değil bu yazarak paylaşma hâli. O yüzden içim rahat. Çok kişisel mızıldanmalar olarak duyulmayacağımdan emin, birkaçınızın sesini de duyma muradıyla paylaşıyorum. 
Malum ülkenin yarısı gergin ve dişlerini sıkıyor. Ben de o kategoride olduğum için bana başvuran hastaların halinden anlıyorum. Şifa da vermeye çalışıyorum. Bununla beraber diş sıkma, gıcırdatma bir hatalı alışkanlık. Hastalık değil. Ben en çok şöyle izah ediyorum hastalarıma: İfade etmediğiniz kızgınlıklarınızın, duygularınızın somatik olarak çenenizde vücut bulma hali. Siz ağrıyı çenenizde hissettiğiniz için diş hekimine başvuruyorsunuz ama çareyi tek hekimde bulamazsınız. Hakikaten de öyle. Hasta dişlerini sıktığında işe pek çok başka kas da ekleniyor. Boyun, ense, sırt kasları, kürek kemiklerinin arası. Massetere botoks yap ve geçsin ile bitmiyor iş. Farkındalık, meditasyon, yoga, pilates, yüzme vb bir spor, medikal masaj, belki psikiyatri ya da psikoloji desteği, gece plağı, masseter botoksu... Ben bu araçların hepsini kullandım ama tümünü aynı anda değil. Yaşam kalitemi, özellikle de gece uykumu çok bozduğu için pek çok aracı aynı anda kullanmanın yollarına bakıyorum bir süredir. Damdan düşen olduğum için de hastalarıma bütüncül bir yaklaşım sunmak istiyorum. Velhasıl cumartesi pazar kurs için İstanbul'a gittim. Sabah 5.30'ta yola çıktım. Silivri'ye yaklaştığımda artık navigasyonu açayım dedim ve cep telefonumu evde unuttuğumu fark ettim. Müthiş bir şaşkınlık ânı. Peşinden hızla kabulleniş. Tabelaları oku ve yola devam et moduna geçtim. Yolu muhtemelen uzatarak Edirnekapı sapağını takip etmeye karar verdim. Vatan Caddesi'ne çıkınca havada karada bulurum yolu diye düşündüm çünkü. Öyle de oldu gerçekten, Vatan Caddesi, Haşim İşcan Geçiti, Şişhane, Harbiye, Mecidiyeköy ve otele vardım. Ders başlayalı 50 dakika olmuştu ama iki günün kalan kısmında açığı kapattığıma inanıyorum. Hoca, girer girmez bir soru sordu. Gülümsedim. Sabah 5.30'tan beri yolda olduğumu, birtakım aksilikler yaşadığımı, oryente olmak için zamana ihtiyaç duyduğumu söyledim. Kısaca halimden haberdar ettim.
Aslında bu yazının temel meselesi de bu. Hayatın koşturmacası içinde pek çok şey yaşıyoruz. Kimi zaman en sevdiklerimizi bile arayamıyoruz. İstemediğimizden değil, kaynaklarımızı yettiremediğimizden. Geçenlerde bir arkadaşımın dediği gibi: günlük rutin dışında herhangi bir şey yapmak benim için çok zor. O yüzden arkadaşlığa, desteğe ihtiyaç duyduğumuzda etrafımızda bize bunu sağlayabilecek insanlara bu durumu bildirmek gerekiyor. Ben bu küçük gerçeği geçen yıl psikoloğa gittiğim dönemde fark ettim. Hayatımda pek çok değişiklik vardı. Bir sürü şeyi yeniden yapılandırmam gerekiyordu ve gerçekten etrafımda bana nasılsın diyecek, halimi hatırımı soracak arkadaşlarıma ihtiyacım vardı. Bu meseleyi konuşurken psikolog peki yardım istiyor musunuz diye sordu. Ondan sonra yavaş yavaş en yakınımdaki arkadaşlarıma ben zor bir dönemden geçiyorum, arkadaş sohbetine, kapımızın çalmasına ihtiyacım var, demeye başladım. Hayat bu son bir yılda bana yeni gönüllülük esasıyla yürütülen kapılar açtı. Yeni arkadaşlar edindim. Evimin kapısını çalan insan sayısı arttı. Kızımın iyiliğini gözeten dostlarım var. Galiba en çok buna seviniyorum. Halimden haber verdiğim için karşılık gördüğüme inanıyorum. 
Bir de şöyle durumlar var. Hepimiz karşılaşıyoruz. Bir yakınımızın başına ağır bir hastalık, ölüm gibi bir şey geliyor. Size haber vermemiş ama haberdarsınız. Tanıdığımız en yakıcı anın içindeyken siz bu bilgiyle ne yapıyorsunuz? Dün çalışırken, hastamın yakını ortak bir arkadaşımızın sağlığıyla ilgili gerçekten çok tatsız bir bilgiyi, çok gizli, kimsenin duymasını istemiyor ama ben size söyleyeceğim diyerek paylaştı. Ve ben arkadaşımın bir uzvunu kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu öğrendim. Bugün kendi tedavim için hastaneye gittiğimde durumdan haberdar iki arkadaşıma rastladım. Biri ziyaretçi istemiyor, gitme, dedi. Diğeri, daha az tanıyanı, git bacım sen, dinleme, dedi. Bu bilgiyle gitmeme fikri benim için çok rahatsız olduğu için çat kapı gittim. Durumunu duydum, ararsam belki kabul etmezsin diye korktum, o yüzden de hastaneden doğruca buraya geldim, dedim. Arkadaşım üzgündü elbette. Bununla beraber hiç de çekindiğim gibi olmadı. Her zamanki gibi sohbet ettik. Ona ayırabileceğim zamanları ve yapabileceğim işleri söyledim. Kendi kanser olduğum günleri hatırladım. Çok üzüldüğü için beni arayamadığını söyleyen eskiden arkadaşım olan tanıdıkları hatırladım. Küsmek gibi algılansın istemem küsmek değil çünkü bu. Benim için arkadaşlık hayatın akışı içinde, okul ya da aynı iş yerinde çalışmak gibi olağan buluşma alanlarını yitirdiğinde de karşılıklı emek ve zaman ayırdığın için beraber yürümeye devam etmek. Kimse kusura bakmasın ama bunun için de zor anlar da var. Telafisi olmayan kayıplar karşısında akıl vermeden, suçlamadan, teselli etmeden yanında durmak ve sohbet etmek de var. Hastalığım sırasında bana en çok desteği evime gelen benimle okey, tabu oynayan, kahve içen, sohbet eden arkadaşlarım verdi. Üzmemek için aramayanlar değil. Yetişkin olmak da böyle bir şey. Böyle işte. Başı, ortası, sonu nasıl demeden bırakıyorum size satırlarımı. Çünkü bunca duygusal ağırlığın içinde, insana insan gerek. 


12 Aralık 2024 Perşembe

2024 Parşömen Edebiyat Soruşturması

Öykü ve deneme yazarı Onur Çalı 18 yıldır çevrimiçi olarak çıkardığı eski ismiyle Parşömen Sanal Fanzin yeni adıyla Parşömen Edebiyat'ta güzel işler paylaşıyor, Parşömen'i kolektif bir üretim alanına çevirmek için takdire değer çaba gösteriyor. İlk kitabı çıkan yazarların heyecanına ortak oluyor örneğin. İlk Göz Ağrısı bölümünün ilk konuğu ben ve Lodos Çarpması idi. Aradan geçen dokuz yılda ilk heyecanına ortak olduğu yazar sayısı 176'yı bulmuş. 

Yıl sonu soruşturmalarını altı yıldır kesintisiz sürdürüyor. Yazarlar, çevirmenler, editörler, sıkı okurlar aynı soruları yanıtlıyor. Ortaya biten yıla dair çeşitliliği geniş bir panorama çıkıyor. Bugün benim de görüşlerime yer verdi. Buradan da paylaşmış olayım. Bence 2024...

Parşömen’in 6 yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizler içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, kitapçılara, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.

Savaşların ve katliamların gölgesinde bir yıl geçirdik... İyi kitaplar okuyacağımız, barışın hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2025.

 

2024 yılında yayımlanan kitaplardan (telif ya da çeviri, kurmaca ya da kurgudışı) beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahseder misiniz?

Kendime yeni bir hayat inşa etmeye çalıştığım günlerde en çok kendimi anlama çabası içinde olduğum için Budist Felsefe, Şiddetsiz İletişim konulu kişisel gelişim başlığı altına sokabileceğimiz kitaplarla geçti bu yıl.

Değişen yaşam koşulları nedeniyle okumaya odaklanmakta zorlandığım her an çocuk kitaplarıyla buluştum. Sevdiklerimin bir kısmını paylaşmak isterim.

Şövalye Çocuk (Lee Bacon/ Çınar Yayınları) Ebeveyn kaybı, değişen ve zorlaşan yaşam, maruz kalınan akran zorbalığını hayali arkadaş Kürek’in ağzından anlatan yaratıcı bir hikâye. Gerçeklerin yol açtığı duygusal enkazın hayali dünyadaki karşılığı çok güzel dile getirilmiş.

Tuhaflar Kulübü (Jordi Sierra i Fabra/ Günışığı Yayınları) Sınıfın ucubesi olmaktan, akran zorbalığına uğramaktan kurtulmanın, özgürleşmenin ancak dayanışmayla mümkün olduğunu anlatan iyimser bir çocuk romanı. Yeri gelmişken bir de slogan atmalıyım. Tüm tuhaflar birleşin! Asla yalnız kalmayacaksınız!

Abim Benjamin (Peter Carnavas/ Can Çocuk) İki kardeş üzerinden büyümeye, küçük kardeşin geride kalmasına, büyük olanın kendine ait bir dünya yaratmasına dair gerçekçi, sıcacık bir kardeşlik hikâyesi.

Son Bahçe (Füsun Çetinel/ Günışığı Kitaplığı) Çevresi hızla betonlaşan bir bahçeyi korumaya çalışan çocukların hikâyesini anlatan bir roman. Yeşilin ve iyiliğin peşinde koşan, dayanışmayı ve umudu örgütlemeye çalışan bir grup mahalleli bunca çevre talanı karşısında yüreğime su serpti.

Hikâyenin Kalbi (Ömer Açık/ Günışığı Kitaplığı) Okullarda belirlenen yıllık kitap listelerinin okuma kültürüne katkısı/attığı çelme üzerine gerçekçi bir tartışma sunuyor. Bir öğrenme biçimi ve ders aracı olarak kitaplar ile içinde sürükleyici, heyecanlı maceralar içeren, okuma hazzı veren kitaplar karşı karşıya gelirse ne olur sorusuna yanıt veriyor.

Bu yıl okuduğum yetişkin edebiyatı kategorisinden üç kitabı anmak istiyorum.

Olay Yeri (Reyhan Yıldırım/ Mask Yayınları) Ülkenin olay yeri gibi masaya yatırıldığı, sarı emniyet şeritleriyle çevrildiği, sınıf meselesinden kadına şiddete, cinsel yönelimden rantsal dönüşüme farklı meselelerin ele alındığı, konu seçimlerindeki ağırlığa rağmen baskın hissin tuhaf biçimde acı veya keder olmadığı, ümitli ve iyimser bir direnişle var olan öykülerden oluşmasıyla beğenimi kazanan bir kitap.

Karanlıkları Yara Yara (Engin Çetinbağ/ Alakarga Yayınları) 20 yıl aradan sonra öykü kitabı yayımlanan Çetinbağ, yeraltı mühendisi olarak geçirdiği uzun meslek hayatından damıttığı deneyimlerle madenleri mekân tutan, madencilerin hayatlarını ele alan bir kitapla karşımızda. Öykü kitaplarındaki tekdüzelikten sıkılan okurların dikkatine!

Saraybosna Blues (Semezdin Mehmedinoviç/ Ketebe) Anlatı türündeki bu kitap 2024 basımı değil ancak yeni okuduğum ve etkilendiğim için kısaca değinmek isterim. Çetnik kuşatması boyunca ülkesinde kalan, aktif direniş hareketinde yer alan yazar ve şair Semezdin’in savaş koşullarında, savaşın içinde yazdığı düzyazılar ve şiirlerden oluşan kitap, güvenli sandıkları dünyanın bir anda Bosnalılar’ın üzerine yıkılışını etkileyici bir dille aktarıyor. Okura insanlığını sorgulatıyor.

 

 

 

Size göre 2024 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?

İlk aklıma gelen, Mine G. Kırıkkanat’ın Elif Şafak’ın “Bit Palas” isimli kitabının, “kendi yazdığı “Sinek Sarayı” kitabından intihal olduğu gerekçesiyle açtığı davayı kazanması, bilirkişinin iki eser arasında %5 oranında benzerlik bulduğu tartışma yaratan rapor, edebiyatçıların Elif Şafak’a verdiği destek, “Sinek Sarayı”nın yayıncısı Kırmızı Kedi’nin “aslı varken taklitlerinden sakınınız” başlıklı talihsiz sosyal medya iletisi oldu.

2023 deprem felaketinde ağır hasar alan Antakya’da gönüllülerin çabasıyla yürütülen “Antakya yeniden” projesi kapsamında yazarların, edebiyatçıların Antakya’da depremden etkilenen halkla buluşması verdiği umut ve iyimserlik duygularıyla hafızamda yerini aldı.

Güney Koreli yazar Han Kang, İsveç akademisi tarafından “tarihsel travmalarla yüzleşen ve insan yaşamının kırılganlığını ortaya koyan yoğun şiirsel düzyazısı” nedeniyle Nobel Edebiyat ödülünü kazandı. Bu ödülü alan ilk Asyalı kadın yazar olarak da adını edebiyat tarihine yazdırdı.

Mario Levi’nin, Füruzan’ın, Ferit Edgü'nün, Paul Auster’ın ölümü sevenlerini üzdü.

2024 yılının benim açımdan önemli olayı ise mart ayında yayımlanan “Geçmiş Zaman Çileleri”nin Gürbüz soyadıyla basılan son kitabım olması. Bundan sonra metinlerimi  üretirken Alaybeyoğlu soyadını kullanacağım.

Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?

Son 3-4 yıldır basılı edebiyat dergilerini düzenli olarak takip etmiyorum. Matbu dergiler daha çok Halk Kütüphanesi’nde karşıma çıkıyor. Bir köşeye çekilip Sözcük-ler, Varlık, Notos Öykü, Kitap-lık gibi dergileri karıştırıyorum. Çoğu okur gibi ben de matbu dergiler yerine çevrim içi dergileri daha çok izliyorum. Parşömen Edebiyat, edebiyathaber, oggito, Litera Edebiyat çevrim içi takip ettiğim dergiler arasında.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Ekonomik kriz nedeniyle özellikle yeni yazarların mevcut dosyalarını bastırmakta daha çok zorlanması, sözleşme imzalandıktan sonra birkaç yıla varan bekleme süreleri, bu koşullar sonucunda yazarlardan katkı payı istenmesi ya da basım maliyetlerini karşılamasının beklenmesi, linç ve sansür kültürünün giderek artması…

Artan maliyetler, yayınevlerinin yayın programlarının daralması, seçiciliklerinin artması, özellikle ilk kitaplarını bastırma aşamasındaki yeni yazarlar için aşılması güç eşikler. Bakanlığın yürüttüğü TEDA ilk kitap projesiyle bu sorun bir nebze aşılsa da bu yazarlar,  ikinci, üçüncü kitaplarını çıkarmakta zorlanıyor mu diye de merak ediyorum doğrusu. Parşömen Edebiyat’ta 2015 yılından beri yayımlanan “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri 176’ya ulaşmış. İlk heyecanını paylaşan 176 yazarın yüzde kaçının yeni kitaplarının okurla buluştuğunu belki  sonraki Dünlük’lerde okur, üzerine düşünürüz.


11 Aralık 2024 Çarşamba

Sınav, endişe ve kış tatili

Cumartesi sabah erkenden İstanbul'a doğru yola çıkıyorum. Ayağımın tozuyla eğitim salonuna girip ders dinleyeceğim. Maksat zamandan tasarruf etmek. Evde yapılacak işler var haliyle. Çamaşır katlamak, bir posta daha yıkamak gibi. Dün akşam onlara girişmek üzere yatak odasına gitmiştim ki kızım peşimden geldi. Dilinde bir soru: "Ne yapacaksın?" Bu soruyu seninle bağlantı kurmaya ihtiyacım var diye duyduğum için "Çamaşır katlayacaktım ama istersen konuşabiliriz," dedim. Küçükken taktığı isimle mırmır yatağa uzandık ve uzun uzun konuştuk. 

Kızım sekizinci sınıfta. Ben her ne kadar sınav baskısı yaratmadığımı düşünsem de sınav ve ders çalışmakla ilgili kaygılar, ders çalışmakla ilgili hevessizlikler çıktı ortaya. O yaşlarım geldi aklıma. Önünde belirsiz bir hayat var ve sen beş, altı yıl sonra seçeceğin ve sonra ömür boyu sürdüreceğin meslek için test çözüyorsun. Daha kendini bile tanımazken, hayattan ne istediğini bilmezken. 

Kızımı endişeli görünce ben ve baban diş hekimi diye sayısalcı olmak, tıp ya da diş hekimliği seçmek zorunda değilsin diye hatırlatma gereği duydum. Tam olarak ne istediğini bilmiyor çünkü. Bununla beraber benim meslek örgütünde aktif çalışmam, kimi zaman benimle katıldığı sempozyumlar, kongreler onda bir sempati uyandırıyor. Bununda farkındayım. Hem bilimsel anlamda hem örgütsel anlamda. İleride nasıl bir genç kadına dönüşeceğini çok merak ediyorum. Büyüyecek ve yuvadan ayrılacak. Göz açıp kapayıncaya kadar hem de. Bir insan evladını yetiştirmek içinde farklı farklı ne çok duygu barındırıyor.

Yaklaşan yarı yıl tatilini planladık sonra. Kısa bir kar tatili yapacağız kısmetse. Ben kar insanı değilim ama ilandaki bilgi doğruysa otelde sıcak su havuzu da var. Ye, iç, ılık suyun keyfini çıkar, odana çık, kitap oku, çay kahve iç, karda  yürüyüş çok tatlı imkânlar gibi gözüktü bana. Bugün gidip görüşeceğim tur şirketiyle. Kesin kalkışlıysa kaydolacağız. Bu yaz itibarıyla Çanakkale kalkışlı yurt dışı turlarına kesinlikle çok sıcak bakıyorum. İstanbul'a git, uçağa bin zahmeti ya da arabaya sigorta yaptır saatlerce araba kullan derdi yok. Üstelik ekonomik. Epeydir blogta bir gezi yazısı da yok. Bir taşla çok kuş.


10 Aralık 2024 Salı

Yağarsa yağmur yağar

Şakır şükür yağmurlu bir Çanakkale öğleninden herkese merhaba,

Yılın o zamanları geldi benim için. Yeni yıl ruhunu taşıyan romantik komedi (tür her ne kadar romantik komedi diye tanımlansa da komedi unsuruna rastlamak daha güç) filmlerini izlemeyi seviyorum. Başının sonundan belli olmasını hiç dert etmiyorum. İçlerinde güzel olanlar var elbette. Ama idare ederlerden de razıyım. Bir yılı uğurlarken ışıl ışıl Noel süslemeleri izlemek görsel bir şölen. Amerikalıların eline kimse su dökemez galiba bu konuda. Parlak, gösterişli ışıklar, kasaba güzellemesi, güzel gülüşlü kadınlar ve erkekler, hayat bir anlığına (90-105 dk civarı) iyimser, bereketli bir yere dönüyor. Küçüktesadüfler, kişilerin üzerine serpilmiş ölü toprağını atıyor, oh bir silkeleniyor kahraman sudan çıkmış köpekler yanında halt etmiş.  Monoton yaşamının ya da ters giden ilişkisinin içinden tereyağından kıl gibi çeker gibi hop kurtuluyor. Modern zamanların peri masalları gibi bu filmler. Klişe ama hemen her zaman çalışıyor. 

Hafta sonundan bu yana kategorinin iki üç örneğini izledim. Yılbaşına kadar Netflix'in tüm yeni eklenenlerini izlemeye de talibim. Bu filmlerde dikkatimi çeken, özendiğim şey, bir kafede, sokakta bir kadın ve erkeğin bir vesileyle diyaloğa girmesi, bunun doğallıkla akması... Ben en son ne zaman bu türden bir tanışma yaşadığımı hiç ama hiç hatırlamıyorum. Amerikalı ya da Avrupalı hemcinslerimiz gibi rahat değiliz haliyle. Kafada kırk tilki. Hırlı mı hırsız mı, manyak mı, ısrarlı takipçi olma potansiyeli taşıyor mu? 

Neyse ki hayatın olağan akışı içinde bizim de kurabildiğimiz dostluklar var. Yaz tatilinde çıktığımız turda otobüste önümüzde oturan aile örneğin. 7-8 yaşlarındaki oğlan çocuğu hem turda bizi epey güldürmüştü. Bu aralar hastam olarak geliyor ve yine bizi gülümsetiyor. Bu ara pek yazma modunda değilim ama bazı kelime öbekleri yakalıyorum gündelik diyaloglarda bir sahne gibi algılıyor zihnim. Şahane öykü adı olur bundan derken buluyorum kendimi. Arka planda belki de çalışıyor üzerine. 

Yağmur hızlanıyor, yavaşlıyor ama sürüyor. Bu havaların insanı eve, battaniye altına, film izlemeye, yanında sıcak bir filtre kahve ya da ne bileyim bol tarçınlı bir salep içmeye davet eden bir yanı var. Ha bir de içinden yağmur geçen şarkılar dinleten bir yan. Sizin yağmurlu hava şarkılarınız hangisi?

Yağmurun Elleri, It's raining men, Here comes the rain again, Singing in the rain, yağarsa yağmur yağar... Aklınıza gelen içinde yağmur geçen başka şarkı var mı? Bu bloğun sahibi bayılıyor çünkü böyle klişelere... 





30 Kasım 2024 Cumartesi

Durmaktan olmaya doğru

Arada özellikle kış günlerinde eve cumartesi giriş yapıp blok nöbet tutar gibi pazartesiye kadar kalmışlığım var. Öyle tek tük, parmakla sayılır cinsten değil. Bildiğin gönüllü, şikayet etmeden eve girip minimum 36 saati evde geçirebiliyorum. Evde sıkılmıyorum. Evde tek kaldığımda da sıkılmıyorum. Aksine hafta içinden sarkan, hafta içine daha da sarkmasın diye kullanabildiğim en elverişli zaman dilimi pazar günü. Perşembe günü market alışverişini de yapmışım. Kar yağsa, mahsur kalsak dert değil. Kurarız mükellef soframızı. Yeter ki elektrik olsun. 
İnternetim, kitaplarım, bilgisayarım olduktan sonra bana her yer bir, her yer cennet. Yapmak istediklerim ve yapmam gerekenler terazisinin dengede, mümkünse isteklerin ağır bastığı bir hafta sonu diliyorum kendime. İşte listem: bir istek, bir sorumluluktan oluşan dengeli bir liste olsun. 
Güzel bir pazar kahvaltısı (istek)
Yatak odasını süpür (ihtiyaç)
Çocukları Şefkatle Yetiştirmek kitapçığını oku (21 kitap sayfası) (istek)
Beyazları yıka (ihtiyaç)
Şefkatle Öğretmek kitapçığını oku (47 kitap sayfası) (istek)
Nevresimleri değiştir (ihtiyaç) 
Film izle (Mubi Perfect Days) (istek)
Yemek yap (ihtiyaç) 
Güzel, uzun bir banyo (istek)
5 istek 4 ihtiyaç. Böyle yazınca yalnızca dokuz madde. Eğer zihnimi çelecek boş işlerle uğraşmazsam, örneğin telefonda o video, şu ileti derken zamanımı yiyip bitirmezsem çantada keklik. Ama rakibi hiçbir zaman hafife alma, derler. Dolayısıyla hiç de öyle kendimden emin değilim ama elimden geleni de ardıma koymayacağım. 
Bu ay için en önemli görev Cem Şen arşivine dalmak. Bu hem istek hem de ihtiyaç. Çünkü geçen yıl dört modül devam ettiğim eğitimin arşivine erişim hakkı yıl sonunda bitiyor. Onları baştan sona dinlemek, fiziksel egzersiz ve meditasyon videolarını öğrenmek zaman alacak. Birkaç kere başladım dinlemeye. Hep ilk modülden başladığım için en çok ona maruz kaldı kulaklarım. Kulaklarım duydu pek çok defa ama ben ne kadarını öğrendim. Ne kadarını içselleştirdim bilmiyorum. Kas tendon egzersizleri, nefes egzersizleri, organ nefesleri bir yığın kaynak...  Aralık ayından en büyük muradım bu arşivle ilgilenmek.  Altından kalkarsam  kendimden çok memnun kalacağım. Yarın aralığın ilk pazarı. Evdeyim. 31 gün daha var sonrasında. Koskoca 31 gün. O halde bir önceki yazıda belirttiğim gibi bu konuda da küçük ama kararlı adımlar atabilirim. Her gün bir saat dinlemek ve not almak gibi. İyi olma halimi destekleyecek eylemler en nihayetinde. Olmalı, olacak, istiyorum! 

Yarın akşam, aralığın birinde, yeni ayın ilk blog yazısında küçük bir rapor sunma sözü veriyorum size. Durmaktan olmaya doğru geçmek için. 

Küçük ama kararlı adımlar

Hareketsiz bir yaşam sürdüğüm herkesin malumu. Burada da sık sık dile getiriyorum. Buna bağlı kilo fazlası, ağrılı bir beden, kenetlenmiş dişler, fazlasıyla kasılmış çene ve üst bacak kaslarından muzdaribim. 

Ara ara diyet ve spora başlama denemelerim oluyor ancak çok uzun sürmüyor. Eylül ortalarında (yeni yaşla beraber) böyle geldi diye böyle gidecek değil ya dedim. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle nöral terapi, akapunktur, hacamat uygulayan bir tıp doktoruna gidip gelmeye başladım. Arada yoğunluk nedeniyle aksattığım haftalar olsa da devam ediyorum. 

İlk akapunktur seansım çok dinlendiriciydi. Ardından gelen ağrılıydı. Dün yine çok gevşediğim bir seans yaşadım. Gözlerimi kapattım. Üstümde ince bir battaniye, loş bir ortamda 50 dakika uzandım. Zihnimin geleceğe ve geçmişe atlamamasına özendim. Dikkatim nefesimde. Ara ara gözlerimin önünde mor ışıklar, figürler... Oh gevşedim ki ne gevşemek... 

Üzerine hayatımda ilk kez hacamat yaptırdım. İşte o çok tuhaf bir deneyimdi. Kürek kemiklerimin arasından belime kadar olan bölgede sayısız yeri bir kupanın içine hapsetti doktor. Kupanın tepesindeki deliğe kriko gibi bir anahtarı yerleştirdi ve döndürdü. O döndürdükçe kıtaların birbirini sıkıştırıp tepecikleri oluşturması gibi cildimde kum tepecikleri oluştu. Sonradan fotoğrafını gösterdi bana. Bir fanusun içinde yüzeyden kabarık tenim üzerinde enine mor çizgiler... Sırayla her birini serbest bırakıp çizgilerin üzerine bistüri ucuyla çizikler attı ve yeniden vakumladı. Çizik yerlerden kirli, toksin yükü olan kan aktı. Gerçekten tuhaf bir işlemdi. Çok ağrılı ya da acılı bir işlem değil ama tuhaf olduğu kesin. Doktorum kışa ve yaza girerken yapılmasını önerdi. Şimdilik ne akapunkturun ne de hacamatın bedenimde herhangi belirgin değişimini hissetmiyorum. Ama sağlığım için düzenli olarak bir hekimi ziyaret ediyorum. Üstelik bunu yapmak için merkezden bir ilçeye gidiyorum. Yol aşağı yukarı bir saat sürüyor. Büyük şehirler için ehemmiyeti olmayan bir süre ama burada küçük bir şehirde yaşarken o bir saati arabada geçirmek rutinimin kesinlikle dışında. Ve bu aralar fark ediyorum ki rutinim dışında bir şeyleri yapmak için zaman ve alan yaratmak beni epeyce zorluyor. Örneğin göz muayenesine gitmek, arabayı servise götürmek, kediyi veterinere götürmek vb. Hayatımda ancak rutin sorumluluklara yer var. Bu kadarının elimden geldiği bir dönemden geçiyorum uzunca bir süredir. Yeniyi içeri almak hayli güç. Özellikle de bir defalığına değil de haftalık tekrarlayan periyodlarla olacaksa. Not almak, kendine vazife listesi yapmak işe yarayabiliyor böyle durumlarda. 

Ben de buradan yürüyeyim dedim. Evdeki beyaz tahtayı salona kurdum. Ev işi, sağlık, sosyal aktiviteler olmak üzere üç başlık altında her biri en fazla beş olacak şekilde maddeledim. Bugün cumartesi listede yapılmayan üç şey var: kütüphaneye kitapları iade etmek, kızımın nevresimini değiştirmek ve Sani'yi veterinere götürmek. An itibariyla son madde gerçekleşemeyecek ancak nevresim ve kitapları iade etmek için önümde nereden baksan 24 saatten fazla zaman var. Başlangıç için iyi bir performans.  

Bugün aletli pilatese de başladım. Evinde bireysel ders veren arkadaşıma önerilen bu değil biliyorum ama benim kaynaklarım ancak haftada bir gelmeye yeterli dedim. Amerikalılar'ın dediği gibi: better than nothing. Pazar günleri açık havada yürümek için kendime otuz dakika ayırmak da fiziksel egzersiz için ikinci kaynağım, stratejim olabilir pekala. Kararlı ama küçük adımlar, hiçbir şey yapmamaktan iyidir biliyorum. Atalarımız mermeri delen suyun gücü değil kararlılığıdır, derken yanılmış olamaz. Küçük ama kararlı adımlarla yola devam! 

Sen yapsan iyi olur ama yapmaya da çok üşeniyorum durumlarıyla nasıl başa çıkıyorsun? 


Tükenmeden eğlenmek

Kasım ayının son günü. Yarından itibaren ışıltılı aralık! 
Muayenehane de nasibini aldı yılbaşı hazırlıklarından. Ağaç kurulmadı henüz ama bankoda duran yeşil vazonun içi kırmızılı, gümüşlü yılbaşı süsleriyle dolu. İnceden sızdı anlayacağınız yeni yıl ruhu iş yerime. Ay sonuna kadar dozu artacak mı aynı mı kalacak göreceğiz. 
İki yıllık Schengen cepte. Kaldı 1,5 yılı. Yıllardır aralık ayında Noel ruhunu içime çekebilmeyi, Noel pazarlarında dolanmayı, sıcak şarap içmeyi, zencefilli kurabiye yemeyi, stantlar arasında dolanmayı hayal eder dururum. Şimdiye değin fırsat olmadı. Dedeağaç'ı görmüşlüğüm var yeni yıl arifesinde. Ağaçlar, süslemeler, Jumbo'da yeni yıl konseptli yığınla ıvır zıvır ile. Ama benim özlemini çektiğim daha oturmuş Noel pazarının olduğu bir şehir. Bu yıl yapabilir miyim emin değilim. Belki kıyısından uğramak mümkün. Sofya'ya gece treni. Olduğu kadar Noel ruhu. Bu hayal de içimde yıllardır tuttuklarımdan. Bir yandan bunları düşünürken öte yanda gözüm mesleki kurslarda. 14-15 Aralık hafta sonu için bir eğitim sepette. Hakikaten sepette. Online alışveriş yapar gibi satın alıyoruz artık bu tür kursları. Eğitim içeriği yüz yüze ve uygulamalı elbette. 
Aralık ayı hayallerinden birisi daha. Arkadaşlarla ve kızımla beraber birkaç saatlik yeni yıl temalı bir üretim atölyesine katılmak. Artık punch mı olur, mum yapmak mı, seramik obje dekore etmek mi bilmiyorum. Yılbaşı dekorasyonunu elimizle üretip sohbet edeceğimiz bir alan olsun yeter. Geçenlerde bir arkadaşımın doğum günüydü Cumartesi kutlayalım mı dedim. İçki içip dans edebileceğimiz bir yer önerdi. Bunu kafam kaldırır mı emin değilim. Öncesinde bir akşam yemeği yemek istersen haberleşelim gibi bir noktada bitti konuşma. Kesinleşmiş bir plan yok. Bu konuşmadan geriye şu seçimimi net şekilde görüyorum artık. Hepimiz eğlenmek istiyoruz. Hakkımız elbette. Benim eğlenme tercihim tüketmeyen eğlenceden yana. Gürültülü ortam, içki, uykusuz bir gece, beden yorgunluğu yaratan eğlencelere karşı gençliğimden beri mesafeliyim. İçkiyle ilgili kuralım da çok net. Zihni bulandıracak her türlü maddeye karşıyım. Benim eğlenme tarzım dingin kafa, sohbet, kutu oyunları, dışarıda yemek yemek, sinemaya gitmek, birlikte el emeği bir şeyler üretmek... Tüketen değil üreten eylemler içinde birlikte olmak, kalpten bağlantı kurmak, iyimser duygular içinde ayrılmak.
Tüketerek ve üreterek eğlence kavramları sende nasıl karşılık buldu? Anlatsana... 


28 Kasım 2024 Perşembe

Paka paka

Bir ay daha bitiyor sevgili okur,

En sonda söyleyeceğimi en başta söyledim. Farkındayım. Gel biraz laflayalım. İnsan dediğin sosyal bir varlık neticede. Sohbete ihtiyacı var, yakınlık kurmaya, duyulmaya... 

Güneşli bir hava var dışarıda. Öğle tatilimin bitmesine nereden baksan 40-45 dakika var. Bir blog yazısı yazmak için ideal süre sayılabilir. Hoş iş yerinde olunca kesintisiz yazma imkânı pek mümkün değil ama bir kelime, bir kelime daha.. Elimden geleni yapacağım. (Bir kısa telefon görüşmesi molasının ardından tekrar buradayım.) 

Hayatıma fiziksel egzersiz ve düzen çekmeye çalıştığım günlerin içinden geçiyorum. Beynin elastisitesi var diyorlar. İşte buna güveniyorum. Kendimi tembel, uyuşuk, meşgul olarak etiketlemeyi bırakıp zihnimi şaşırtmayı planlıyorum. Umarım bu satırları okumuyordur. Mindfulness ve benzeri öğretilerden bilirsiniz etiketler yargı ürünü. Harekete geçemeyecek kadar tembelim dediğimizde yalnızca kendimize kaba ve sert yaklaşmıyoruz. Evet bu dil şefkatten uzak ama aynı zamanda bir yargı. Yargılar tüm bu öğretilere göre düşüncelerden kaynaklanıyor. Düşünceler ise zihin ürünü ve kaynağını geçmiş deneyimlerden alıyor. Velhasıl tembel ve hareketsiz değilim şu sıralar hayatımda fiziksel aktiviteler açısından durağanlık var. Bunu aşmak için yeni, sürdürülebilir stratejiler arıyorum.

Dün resimli çocuk kitabı olabilecek bir aday dosyama sektörün saygın yayınevlerinden birisinden red cevabı geldi. Çocuk kitaplarıma duyduğum ilgi için tebrik edilip bu dosyamın da yayınevi yayın programına yerleştirilmesinin mümkün olmadığını öğrendim. Nazik ve mesafeli mail güzel temennilerle sonlanıyordu. Yanıttaki "da" vurgusuna takıldı aklım. Kibarca daha da yollamayın mı demek istiyorlar emin olamadım. Onlar hayır dediğine göre jürimi değiştirmeliyim. Başka yerleri denemeye devam! Umarım 2025 yılı içinde bu çooook uzun yıllar beklemiş dosyayı kitap bütünlüğünde görmek mümkün olur. Bir baş yapıt değilse de yayımlanabilir nitelikte. Resimleri bile hazır üstelik. O zaman ne diyoruz. Oldu, oldu, oldu! Theta healingcilerin kulakları çınlasın.

Bugün üçüncü kez muayeneye gelen bir çocuk hastama basit de olsa bir işlem yapabildim. İşte buna sevinebilirim. Anne Rus baba Türk bir ailenin çocuğu olan hastam randevulara annesiyle geldiği ve ana dilinde konuşmayı tercih ettiği için koltukta anlaşmamız güç. Oradan kalktığı anlarda güvenini kazanmaya çalışıyorum. Zaman içinde benimle Türkçe konuşmaya başladı. Hatta bugün bir anlaşma yaptık. Her geldiğinde bana Rusça bir kelime öğretecek. Bugünün kelimesi paka paka. Güle güle anlamına geliyormuş. 

Sende ne var ne yok? İzlediğin eğlenceli, sürükleyici film ve dizi önerilerini paylaşır mısın? Uzun kış geceleri için öneri biriktirmek gerek. 





22 Kasım 2024 Cuma

Bir kutlama

22 Kasım ülkemizde bilimsel diş hekimliğinin miladı. Bugün 116. yılını kutlarken mesleğimizi ve mesleğimizin geleceğini tehdit eden pek çok mesele var. Sağlıkta şiddet gibi, meslek dışı sermayenin sağlık kuruluşları açabilmesi gibi, iş gücü planlaması yapmadan diş hekimliği fakültesi kurulması ve kontenjanların arttırılması gibi. Yine de yüzüm gülüyor. Çünkü halk sağlığını doğrudan ilgilendiren bir alanda hastalarıma hizmet veriyor, yaptığım işi çok anlamlı buluyorum. 

Bilimsel diş hekimliği 116, benim meslek yaşantım 24 yaşında. Kutlu olsun!



Kıvılcım yakanların hikâyesi: Bir Cumhuriyet Şarkısı

Çarşamba günü sinemada "Bir Cumhuriyet Şarkısı"filmini izledik. 



Film Ahmet Adnan Saygun'un 26 gün gibi sınırlı sürede ilk Türk operasını sahneye koyma sürecini anlatıyor. İran Şahı'nın Ankara ziyaretine kadar olan 26 günlük kısa sürede ortada henüz ne beste ne koro ne solist varken Gazi Mustafa Kemal'in koyduğu hedefi gerçekleştirmek üzere çırpınan bir avuç sanatçının hikâyesi bir yandan da ülkemizde çok sesli müziğin, orkestranın da kurulma hikâyesi. 

Cumhuriyet'in 101. yılındayız. Cumhuriyetin kurucuları, o ülküye inanarak canla başla ülkeyi yoktan var edenler artık yaşamıyor. Dolayısıyla bu tür filmlere daha çok ihtiyaç var. Cumhuriyet'in yalnızca yurttan düşmanı kovma meselesi olmadığını gösteriyor bu tür filmler. Asıl önemli olan gençlere Cumhuriyet'in bir aydınlanma hareketi, bir devrim olduğunu göstermekte. Ben bu açıdan filmi başarılı buldum. Yer yer güldüm. Yeterince opera sanatçısının olmadığı bir dönemde mevcut sanatçıların yanına eklenen sesi güzel insanların azimle çalışması, ellerinden geleni yapması, umutsuzluğa, yılgınlığa kapılmadan birbirlerini desteklemeleri, diğerinin potansiyelini açığa çıkartmak için gösterdikleri gayret, dayanışma karşısında insan iyimser hislerle çıkıyor o salondan. Bir Süleyman Bey karakteri var ki görünce çok seveceksiniz. Bir o kadar da güleceksiniz. Ama sabrın ve azmin sonu selamet ve alnının açkıyla çıkmak...

Filmi izleyince Atatürk'ünnitelikli öğrencileri yurt dışı eğitimine yollarken söylediği o ünlü sözünü anımsadım. 

"Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz." 

"Bir Cumhuriyet Şarkısı" Türkiye'de operanın, çok sesli Batı müziğinin kıvılcımını yakanların hikâyesi. İzleyin, izletin. 

19 Kasım 2024 Salı

İÇSEL VE DIŞSAL BAKIM

Bu aralar kendimi içsel ve dışsal bakıma aldım. Sessizliğim o yüzden. Uzunca bir süredir bedenimde özellikle de üst bacaklarımda bir katılık, bildiğin gevşeyememe hâli, dişlerimde ise gece boyu süren kenetlenme hissediyor, bunun bedenime düşen ağrılarını çekiyordum. Diş sıkma eylemi malum atasözünün de buyurduğu gibi sık dişini geçsin'lerin sonucu. Dolayısıyla çözümü yalnızca bir diş hekiminde aramak yeterli değil. Dile vurmadığın kızgınlıkların, birikmiş olumsuz duyguların yol açtığı bu somatik deneyimi masseter botoksla baskılamak bana bir diş hekimi olarak doğru gelmiyor. Çözümü de stres yönetiminde arayıp duruyorum. Ancak yılların alışkanlığını bırakmak öyle kolay değil. 
Neler yapıyorum? Anlatayım. Geçen yıl dört modüllük bir Dharma eğitimine katıldım. Bana zihnimin oyunları, çarpıtmaları hakkında epeyce farkındalık sağladı. Bu yıl Şiddetsiz İletişim yıllık eğitimine katılıyorum. Şiddetsiz İletişim toplulukla öğrenilen bir dil. Dolayısıyla empati buddyliği çok öneriliyor. Ben de empati grubumdan olabildiğince destek alıyorum. Farklı kaynaklar kullanmaya da çalışıyorum. 
Akapunktur tedavisine başladım. İlk seans nöral terapi ve damardan magnezyum uygulaması yaptı doktorum. Üzerine üç seans akapunktur. Son akapunktur seansı epey ızdıraplı geçti aslında. Tıkanıklığın açıldığını söylediğinde bu ızdırap benim için hâlâ ağrılı bir deneyim olmasına karşın katlanır hâle geldi. Şu an kulağımda kalıcı akapunktur iğneleri var. Bu hafta tekrar gideceğim. Bu arada bacaklarımdaki kasılmanın gevşediğini hissediyorum. 
Hareketiz yaşamıma bir hareket katmak için dünden beri sandalye yogası yapıyorum. Sabahları otuz dakikahiç yormayan, her yaşa ve beden tipine uygun ama bedeni kesinlikle uyandıran bir seri... Yapmak iyi hissettirdi. 
Bunların yanı sıra dışarıdan magnezyum takviyesi alıyorum. 
Kış için okuyabileceğim pek çok güzel kaynağım var. Şiddetsiz iletişim, şefkat, empati temalı... 
Şiddetsiz İletişim alıştırma grubumla iki alıştırma akşamı düzenledim. Üçüncü için içerik oluşturmak üzere çalışmaya başlayacağım.
Benim alet çantamda bunlar var. Seninkiler nasıl? Sana iyi gelen kaynaklarından bahsetmek ister misin?

12 Kasım 2024 Salı

Yenilenme zamanı

Yeter artık noktasına (çoktan) geldiğim halde bakışlarım, duruşum sessiz, bir o kadar da kararlı. Öfke, kızgınlık hep içime içime... Bir perde gibi çekiyorum arkasından hayal kırıklığı, üzüntü, bıkkınlık beliriyor. Hayat, bu aralar beni özen ve güven üzerinden sınıyor. Bir daha bir daha. Ben ne ara dağ gibi güçlü oldum bilmiyorum. Bir 20 yılı var belki. Sabah bu düşünceler yoklayınca içimi Lao Tzu'dan rastgele bir sayfa açtım.

"Direnme ki yenesin
Eğil ki doğrulasın.
Boş ol ki dolasın
Yıpran ki yenilenesin.
Tasarruf et ki kazanasın.
Az arzulayan kazanır,
Fazlasını arzulayanın aklı karışır.
Bundandır ki bilgeler birliği kucaklar,"
Ezcümle bu aralar yenilenmeye ihtiyacım var. Buna da soyadımla başlayacağım. Çok pratik nedenlerle (kısalığı, telaffuz kolaylığı, kızımla aynı soyadı olması gibi) tercih ettiğim yazar soyadını arkamda bırakıyorum. Yenilenmek için güzel bir ilk adım bence.

31 Ekim 2024 Perşembe

Öfke dile geldiğinde

Geçenlerde yaptığımız Şiddetsiz İletişim pratik akşamı çok keyifliydi. Hepimize ilaç gibi geldi. Sıcacık bağlantılar, kahkahalar, evet ya'lar birikti imece usulü donattığımız sofrada ve bağlantı çemberinde.

İkincisinin niyetini koyuyorum. Bu da afişi. Nasıl güzel olmuş mu?



Orada ama değil

Bugün çok acayip bir gündü. 
İzin ver anlatayım. Bir kere saat 18.35 ve ben çalışma odamdan sesleniyorum size. Ne var bunda demeyin. Bu saatlerde Ankara'da olmalıydım. Zira sabah Ankara'ya uçağım vardı. 
Uçak biletimi bir ay önce aldığımda uçuş saati 08.20'ydi. Ben de rahat ve gevşek bir Çanakkaleli olarak kabin tipi valizimle saat 7.40 civarı alana vardım. O da ne! Uçuş saati 7.50 olarak güncellenmiş ve kapı kapanmış. Bırakmam Allah bırakmam. Rica, minnet, bakın kendimi şu an çok çaresiz hissediyorum lütfenlerim karşılık bulmadı. Uçak, bensiz, içinde üç arkadaşımla (ikisiyle aynı toplantıya gidiyorduk- biri Ankara'ya kesin dönüş yapıyordu ve uçaktan feci korkuyordu ve birlikte oturma hayali kuruyorduk) ve ben alanda ertesi güne biletimi güncelledikten, oda sekreterini arayıp onu evinden alarak odaya gitme planı yaptıktan, Ankara'daki oteli arayıp rezervasyonumu güncelledikten sonra kalktı. Ben elimdeki valizi havaalanının dış bahçesinde sürüklerken o da pistin başına geçti. Aksi yönlerde ilerledik. Karşıdan karşıya geçerken süzülerek havalandı. Kuğu gibi zarif şey! 
Özlem'i evinden aldım. O da üzüldü. Keşke hatırlatsaydım size uçağın saatini dedi. Ama yetişkin olmak eylemlerinin olağan sonuçlarına katlanmak olduğundan bu sonuç için kimseyi suçlamadım elbette. Bir filmin içinde değildik. Sevdiğim adam uçakta sonsuza kadar benden uzaklaşmıyordu. Dolayısıyla kapı görevlisi tüm uçuş kurallarını hiçe saymadı. Saysaydı keşke. Keçi gibi inatçı şey!
Odada yapmam gereken işler vardı. Onları halletmek üzere yola koyulduk. Asistanımı aradım. Gidemediğimi arayan hasta olursa saat üçten sonra bakabileceğimi söyledim. Simit, çay, kahve, taslaklar, yazışmalar... Karınca gibi çalışkan şey!
Bayağı kapının önünden geri dönmek zorunda kalmak karşısında en çok şaşırdım. Kaçırdığıma üzüldüm. Arkadaşımla bekleme odasında biraz laflayacağımızı, belki yan yana oturabileceğimizi hayal etmiştim. Bu konuda hayli hevesliydim. Oranın telafisi yoktu yalnızca. Uçağı kaçırdım düşüncesine tutunmadan, hayıflanmadan, öfkeden köpürmeden günü yeniden planlamak bana epey ferah hissettirdi. Burayla olan kısmı çözümledim kolayca. 
Günün bir ikinci şoku daha var. Yazdım yazdım sildim. Çünkü ayrıntılı yazmak ifşa etmek gibi geldi. Utandırdı. Yazarak yükümü döktüm bir nebze. Sildiğim satırlarda aradım bir nevi teselliyi. Bu arada bir arkadaşımla empatik bir yerden dertleştik. Sıcak suyun altına girdim. Sevdiğim şarkıları dinledim. Ama yok şakağımdaki, ensemdeki ağrı, kalbimdeki sıkışıklık gitmiyor. Çünkü güvendiğim, değer verdiğim birinin ödemeyi ihmal ettiği küçücük bir borç yüzünden banka hesaplarım bloke. Sebebi öğrenince durumu ilettim. Borç ödendi ama etebligat sistemi farklıymış. Manuel olarak blokaj kalkmıyormuş. Yarını beklemek dışında bir seçenek yok. Umarım daha fazla uzamaz çünkü yarın ayı biri ve ödemelerim var. 
Bugünün sınanması buradan geldi a dostlar. Uçak orada görüyorum ama binemiyorum. Para orada görüyorum ama gönderemiyorum. 

30 Ekim 2024 Çarşamba

Belgesel önerisi: Dr. Phil Schutz

Bu yıl yazar arkadaşım Onur Bütün'ün Eleştirel Erkeklik Atölyesi'ne katılıyorum. Eylül ayında başlayan atölyede ayda bir çevrim içi toplanıyor, o aya ait izleme ve okuma listesine dair düşüncelerimizi konuşuyoruz. 

Dün gece bir de baktım. Ayın 29'u olmuş. Buluşmamıza 20 gün kalmış. Hadi bakalım, dedim. Sallanma ve bir yerden başla. 

Netflix'te yayımlanan Dr. Phil Schutz belgeseliyle başladım. Yarısını izledim. Şimdiden dört sayfa not aldım. İlgiyle, beğeniyle izlediğimin bir işareti. "Belgesel ne hakkında? Neden beğendin?" diye soracak olursanız... 

Dr. Schutz'un bir hastası kendi terapi sürecinden aldığı faydayı deneyimleyince bunu bir armağan olarak izleyicilere taşıyabileceğini düşünmüş. Ve harekete geçmiş. Belgesel bireysel bir terapi seansını izler gibi çekilmiş. Sanki biz de o odaya konmuş bir sineğiz ve terapist ve hasta arasındaki o mahrem ilişkiyi izliyoruz. Yöntem bu. 

Dr. Schutz'u hastasının gözünde eşsiz kılan onun hastalarına ilk seanstan itibaren işlevsel araçlar sunması. Şöyle düşünün. Arkadaşlarınıza gidiyorsunuz onlara dertlerinizi anlatıyorsunuz ve size tavsiyeler veriyor. Aslında ihtiyacınız olan şey dinlemeleri. Terapiste gidiyorsunuz ona dertlerinizi anlatıyorsunuz, sizi dinliyor. Aslında ihtiyacınız olan size tavsiyede bulunması. 

Dr. Schutz henüz asistanlığının başlarında klasik terapilerdeki sürecin yavaş işlediğini görerek hekimin tutunduğu tarafsız kalma rolünü sorgulamaya başlamış. Ve terapiye hız katmak için bir alet kutusu hazırlamaya başlamış. Hastanın bir anda iyileşmesi olanaklı değil elbette ama ona iyi gelecek bazı yöntemler öğretilirse mevcut hâlinden daha iyiye gideceğini ve bunu da fark edeceği için süreci daha iyi, daha güvenli atlatacağına inanmış. Nedir bu aletler? 

Bir piramidi var örneğin. Beden, sosyal ilişkiler ve kendinden oluşan. Onlarla ilgilenmeye başlatıyor hastasını. Bu hastaya bir uğraş, kendi iyiliğine katkı sunma, depresyonundan daha hızlı sıyrılma olanağı sunuyor. Gölge yanıyla, kendini engelleyen yanıyla bağ kurmak için araçlar hazırlıyor. En tatlısı da sanırım, hastasını dinlerken hazırladığı görsel kartlar. Hastanın o kendine ait biricik hikâyesinden bir terapist olarak duyduklarını, o en büyük problemi, onu engelleyen yanlarını basit figürler ve kelimelerle hastaya seans sonunda veriyor. Bir nevi onu o seansa taşıyan yılların birikimini görselleştiriyor. Bunu da büyük fikirleri imgeye çevirmek diye tanımlıyor. Beyin görsellerle çalışıyor. Öyle diyor uzmanlar. Bir uzmanın sana hayatına dair böyle bir araç sunması, seni basit ama önemli günlük görevler hakkında yüreklendirmesi sizce de çok tatlı değil mi? Bir nevi hayatın el kitabının sunulması gibi. 

Hepimizin hayatında böyle zamanlar var. Hayatın bir el kitabı olsa da okusam, nelere dikkat etmem gerektiğini bilsem dediğimiz zamanlar... Kişisel gelişim kitaplarının çok satması, kitapçılarda onlara koca koca duvarlar ayrılması boşuna değil. Otuzlu, kırklı yaşlara kadar hayat gailesi içinde koşturduğumuz hayat bir yerde bizi yavaşlatıyor ve şimdiye değin yaşadığımız tüm problemlerin aslında zihnimizden kaynaklandığını fark ediyoruz. Bu hızlı giden araçta frene asılmak gibi bir şey. Duvara toslayabilirsin. Yoldan çıkabilirsin. Takla atabilirsin. Hava yastıkların açılabilir. Belki zarar görmeden yavaşlarsın ama muhakkak bir şey olur. Oluyor da. Hiçbirimiz bu fark etme ve hesaplaşma anından muaf değiliz. Yani umarım değiliz. Şimdi bunu yazarken sizin de aksi örnekler gelmiştir aklınıza. Benim hemen geldi. Bir hastam var örneğin. Onca yolu gelmişiz beraber. Şikâyetini geçirecek son dokunuşu yapmam için gelmiyor. Telefonlara çıkmıyor. Ona ve kendisini bir aczin içinde hisseden herkese şunu sormak isterdim. Yeni bir ayakkabı aldın ve vuruyor. Ayağının iyileşmesini o ayakkabıyı giymeyi sürdürürken mi bekleyeceksin? İşte size bir davet. Bu aralar nerelerde ayakkabı ayağınıza vuruyor? Ve siz ne yapıyorsunuz? Bir çözüm arıyor musunuz? Bu esnada ayakkabıyı ne yaptınız? 

Dr. Phil Schutz belgeseli bana bunları düşündürttü işte. Henüz izlemeyi bitirmeden sizinle de paylaşmak istedim. Hemen şimdi, sabah sabah, üzerimde pijama işe gitmeden. 

29 Ekim 2024 Salı

Çirkin sebzeler, kör kuyular...

Tezgâhlarda hâlâ tarla domatesine, kavuna rastlasam da artık resmi olarak güzün içindeyiz. İnstagram'da rastladım sanırım. "Çirkin sebzeler mevsimi geliyor," diyordu biri. Çok da katılmıyorum aslında ama yaz mevsimindeki bereket yok galiba kış aylarında. Karnıbahar, brokoli, ıspanak, kereviz, pırasa, lahana... Dön baba dön. 

Kızım ıspanak ve pırasayı hiç sevmiyor. Kerevizin kokusuna dahi katlanamıyor. Lahanayla da arası pek hoş değil. Coleslaw salatası bile yemiyor. Belki bazen turşu çıtır çıtır, yemeğin yanında. 

Dün akşam çirkin sebzelerden girip bireysel seçimlere dayanan uzun sayılabilecek bir yazı yazdım. Meğer internet bağlantım kesilmiş ve blogger ancak yukarıdaki iki kısa paragrafı kaydedebilmiş. Evdeki laptop sıkıntılı. Diğer tüm cihazlar kesintisiz, sıkıntısız internete bağlıyken o damdan düşer gibi düşüyor, pek çok defa bloğa yazdığım yazılar kaydedilmeden kör kuyulara düştü. 

Bazı kelimelerin ağızdan hiç çıkmadan kör kuyulara atılması gerekiyor zaten. Bilirsiniz, bazen birileriyle yan yana işbirliği içinde çalışmanız gerekir ama o uyum, şeffaflık, netlik, güçlendiren iş birliği ihtiyaçları bir türlü karşılanmaz. Bir gönüllü oluşumun içinde tam da beni bu hâllere sokan partner var. Zaman zaman ayrılmayı bile düşündüm. Çünkü şeffaf olmamama hâli bana hiç iyi gelmiyor. Yaptığım iş, verdiğim emek, alınan sonuca baktığımda kendimi hiç de hevesli bir yerde bulmuyorum. Bugünlerde belki de buna dair bir karar almam gerekebilir. Ya hiçbir şey olmamış gibi, bu üslup problemini görmezden gelerek devam edeceğim ya da ayrılacağım. Belki hızlı belki yavaş, belki görev süresi sonunda, belki öncesinde, bilmiyorum. Bildiğim şu: hevesim kaçmış durumda. Beni daha çok heyecanlandıran başka hayaller dönüp duruyor kafamda. Daha çok okumak yazmak örneğin. Kendi kaynaklarımı doldurmak, umutla, güzelliklerle... Bazı buluşmalardan hangi duygularla ayrıldığına daha çok dikkat etmeli insan? O mekânı dolduran kimselerin duygu evreninde bıraktığı hisleri... Bu seçim yapmak için iyi bir yerdir belki de. Ne dersiniz? 



29 Ekim

Bağımsızlığımızın, özgürlüğümüzün, aydınlık yarınlarımızın sembolü Cumhuriyet 101 yaşında. Her bireyin eşit haklara ve yaşam değerine sahip olmasının önünü açan, kız çocuklarının eğitimde fırsat eşitliğini yakalayarak kendi seçimlerini yapabilen, kendi kaderlerini tayin edebilen özgür, kararlı kadınlara dönmesinin  kapılarını aralayan Cumhuriyet 101 yaşında. Kapılar ardına kadar açık değil. Hâlâ her yaştan, her sosyoekonomik düzeyden kadın fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddete uğruyor. Kadına yönelik şiddet sıradanlaşıyor ama bugün bayram. Mutlu, kararlı ve inançlı olmak gerek.  Eğitimde, bilimde, sanatta, siyasette, yönetim kademelerinde vardık, varız, var olacağız. Küçük beyler geriye. 

27 Ekim 2024 Pazar

Öfkeye kulak vermek

Bir önceki iletimde Şiddetsiz İletişim'den ilhamla yapmayı arzu ettiğim okuma ve alıştırma grubuna dair içimde canlı olan çağrıyı, daveti sizlerle de paylaşmıştım. Çağrımı birkaç Whatsapp grubunda ve İnstagram hesabımda paylaşır paylaşmaz ilgi ve merakla karşılandı. Ertesi gün verimli bir alıştırma grubu oluşturacak maksimum büyüklüğe erişmiştik. Okuma kitabı belliydi. Marshall Rosenberg'in Öfkenin Şaşırtıcı Amacı. Kitabın alt başlığı Öfke Yönetiminin Ötesindeki Armağanı Keşfetmek. 

Şiddetsiz İletişim Kitaplığı'ndan çıkan bu kısa kitapçık, Marshall Rosenberg ile Şiddetsiz İletişim Uygulamaları ve Sunumları Serisi'nden. Bu kısa metinde Marshall Rosenberg, okuru öfkeyi bastırılması gereken bir unsur olarak algılamaktan ziyade arkasına saklanan armağanı görmeye davet ediyor. Olan şeyi bir tetikleyici olarak tanımlamayı, tetikleyici ile öfke arasında çoğu kez gözden kaçırdığımız "düşünme ve bir şey atfetme" evresine geri dönmeyi, orada duraklamayı, aslında ne olduğunu keşfetmeyi öneriyor. 

Öfke toplumda hoş görülmeyen, çocukken pek çoğumuzun izinli olmadığı bir hâl. Onu bir duygu olarak kabul etmekte zorlanıyoruz. Cebelleşip duruyoruz. Öfkeyi yönetmek üzerine beceriler edinmeye çalışıyoruz. Şiddetsiz İletişim'e göre öfke bir duygu. Bu duygu bir ihtiyacım karşılanmadığında ortaya çıkıyor. Bir olay gerçekleşiyor, saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede, ruhum bile duymadan bir düşünce üretiyorum (örneğin bu hiç de adil değil, bu kabalık, saygısızlık. Çok bencil, çok saygısız vb.) ve içimde hoşnutsuz duygular uyanmaya başlıyor. Ve bir tepki veriyorum. Ya öfkemi ya kusuyorum ya da bastırıyorum. İkisi de eşit derecede rahatsız edici bir yük bindiriyor zihnime, bedenime. 

Peki başka bir yol yok mu? Öfkeyi bir çalar saatin alarmı gibi görmek, gerçekten tahammülümün sonuna vardığımı fark etmek, dikkatimi, ilgimi karşı taraftan kendi iç dünyama yöneltmek mümkün mü? Bunu yaparsam nasıl bir armağan beni bekliyor? 

Dün ilkini gerçekleştirdiğimiz okuma ve alıştırma grubunda bu sorular etrafında dolaştık. Kısa sürede çağrım karşılık bulduğu, alıştırma grubuna dair belirlediğim ricalar kabul gördüğü için iyimser, istekli, motive, şükran dolu hissediyorum çünkü ... 

Katılımcılar Şiddetsiz İletişim (Şİ) kavramlarını öğrenme ve/ya gözden geçirme imkânı buldu.  

Katılımcılar için Şİ'i uygulamada akıcılık geliştirmelerine yardımcı olacak bir alan açtım.

Benzer şekilde düşünen bir topluluk oluşturma tohumları attım. Böyle bir topluluk içinde pratikleri sürdürmenin bireysel hareket etmekten daha destekleyici olduğuna dair güçlü bir inancım var.

Yapılan alıştırmaların katılımcıların empati ve bağlantı ihtiyaçlarını karşılamaya katkı sunduğunu deneyimledim.

Şİ ile temellenen arkadaşlıklar geliştirme potansiyeli gördüm. 

Şİ amacından ve bilincinden ilham alarak hayatlarına dahil etme kapısını araladım. 

Daha ne olsun? Şimdi güneşli, aydınlık pazar gününe karışabilirim. Okudukların senin içinde bir yerlere dokunduysa özendiysen, imrendiysen diyelim ya da benzer bir deneyimin içinden yüreğine akan, dilinin ucundan çıkmak isteyen bir şeyler varsa lütfen yaz. Geri döndüğümde merakla okuyacak, ilgi ve hevesle yanıtlayacağımdan emin olabilirsin. 


16 Ekim 2024 Çarşamba

Açık çağrı



2015 yılında Vivet Alevi'den Şiddetsiz İletişim'e Giriş eğitimi aldım. Çevrim içi eğitim seçeneklerinin artmasıyla ilerleyen yıllarda Judith Saruhan, Gizem Alav Şapçı ve Özgen Saatçiler'den eğitim alma fırsatı buldum. Ekim ayında Özgen Saatçiler'in yıllık şiddetsiz iletişim programına başladım. Çevrim içi eğitimler mesafeleri kaldırarak bize dilediğimiz eğitmenle evimizin içinden, konforlu şekilde çalışma imkânı tanıyor. Bununla beraber katılımcılarla aramızda bir cam var. Kimi zaman bu camı aşarak bağ kurmak ve bu bağı eğitim tamamlandığında sürdürmek mümkün olmuyor, yüz yüze bağlantıların özlemi duyuluyor.


Dışımdaki ve içimdeki dünyaya Şiddetsiz İletişim çerçevesinde kalarak bakmak, derinleşmek ve öğrendiklerimi paylaşmak için Çanakkale'de yüz yüze temas kurabileceğim, Şiddetsiz İletişim'in gücüne inanan, düzenli buluşmalara katılma isteği, hevesi taşıyan insanlarla bir arada olmayı arzuluyorum. 


Siz de isterseniz Şiddetsiz İletişim Kitaplığı'ndan seçtiklerimin rehberliğinde birlikte bir yolculuğa çıkabiliriz. Başkalarıyla ve kendimizle ilişkimize doğru/yanlış çerçevesinin dışında bir yerden bakmak, talepte ve teşhiste bulunmaya alışmış zihnimizi esnetmek, kendimizi ifade etme ve başkalarını dinleme biçimlerimizi değiştirmek, düşüncelerin yarattığı duyguları fark etmek, duyguların ardındaki ihtiyaçları görmek... Bu başlıkları çalışmak için Şiddetsiz İletişim Kitaplığı seçkilerinden yararlanacak, konuya dair alıştırmaları birlikte yapacağız. Şimdiye değin katıldığım Şiddetsiz İletişim, Mindfulness, Beden Farkındalığı, Dharma konulu eğitimlerden damıttıklarımı yazarlık becerilerimle birleştirip okuma grubunun ve pratiklerin kolaylaştırıcılığını üstlenecek, mekân tahsis edeceğim. Sen de bu bağlantı çemberinin bir parçası olmak istersen bana ulaşabilirsin. 

7 Ekim 2024 Pazartesi

Fotoğrafın Hikâyesi: 4



Bütün kadim ve işe yarar öğretiler ancak olguları olduğu gibi gördüğümüz, kişisel olarak algılamadığımız, varsayımda tahminde bulunmadığımız zaman çektiğimiz ızdıraplardan kurtulacağımızı söylüyor. Yapılan araştırmalar, dünyadaki tüm sorunların insan zihninin ürünü olduğu konusunda hemfikir. Zihni susturmadan, olanı kameraya alır gibi görmek mümkün değil. Krishnamurti, "değerlendirme yapmadan gözlem yapmak insan zekasının doruk noktasıdır," derken abartmıyordu. Şiddetsiz İletişim, tam da bu yolu aralayan bir kapı. Gözlem yapmak, bizi duygu ve ihtiyaçlar dünyasına taşıyan ekspres bir tren adeta. Biz, o gün, orada, Uluslararası Şiddetsiz İletişim Merkezi Sertifikalı Eğitmeni Özgen Saatçiler rehberliğinde kendimizle ve birbirimizle bağ kurduk, bağlantıya geçtik. Eğitimin hemen ardından çekilen bu fotoğrafta kendimi iyimser, motive ve de şükran dolu hissediyorum. 

30 Eylül 2024 Pazartesi

Mecburiyet mi? Seçim mi?


Ayın bitmesine sayılı dakikalar kala, ayın son yazısını yazmak üzere masama kuruldum. Şimdi böyle yazınca, iki elim kanda da olsa, girerim arkadaş ben her ay sekiz yazı, yaz demem kış demem, okurum, yazarım, eksik de bırakmam, istikrar ve süreklilik benim göbek adım gibi bir iddia doğuyor. Eni konu irade sahibi görünüyorum belki de. 

Tutkuyla bağlandığım, inandığım, anlamlı bulduğum konuları, başlıkları önceliklerim arasına almakta zorlanmıyorum. Sıkışsam bile zaman yaratmanın bir yolunu buluyorum. Ama mantığımın yapman gerekler ile, yapsan iyi olurlar ile başı pek de hoş değil. Örneğin kilo vermek, sporu, meditasyonu günlük pratiğimin bir parçası yapmak. Bununla beraber üzerime atılmış ölü toprağı da son taneciğine kadar üflenmiş, silkelenmiş durumda gibi hissediyorum. İşleri küçük parçalar halinde ele alıyor, yapmalısın, etmelisin yerine ... yapmayı seçiyorum çünkü ... sebepten dolayı yapmayı anlamlı ve değerli buluyorum türünden yeni hikâyeler yazmaya çalışıyorum. Şiddetsiz İletişim'de mecburum'u seçiyorum'a çevirmek olarak tanımlanan şey. İlginizi çekti mi? Kulak verin o zaman. Alıştırma Marshall Rosenberg'in "Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili" kitabından. 

Birinci adım: 
Yaşamınızda keyif almadan yaptığınız şeyleri listeleyin. 
örneğin: ev işleri, market, manav alışverişi yapmak 

Düşünsene arkadaşım yorgun argın evden çıkmışsın. Yemeğin hazır değil. Buzdolabında ne olduğundan çok da emin değilsin. Markete giriyorsun. Karnın aç. Fırından taze çıkmış ekmek kokuları iştahını kabartıyor. Çocuk evde bekliyor. Dondurulmuş ürün dolabında leziz karbonhidratlar göz kırpıyor. Zamandan da tasarruf. Köfte keza öyle. "At beni ızgaraya, yanında on dakikada makarnayı da haşladın mı mis," diyor. Deli mi ne? Böyle böyle yığılıyor kilolar, belinin çevresine can simidi gibi. 

"Zamanım az. Pratik şeyler pişirmem lazım. Bu koşturma çok can sıkıcı ama ev işlerini, alışverişi yapmaya mecburum." Keyif almadan yaptığım şeyleri bu cümleyle formüle edebilirim muhtemelen. 

İkinci adım: 

Listeyi tamamladıktan bu yaptıklarınızı mecbur olduğunuz için değil, yapmayı seçtiğiniz için yaptığınızı açıkça kabul edin. Her maddenin arkasına "... yapmayı seçiyorum" kelimelerini ekleyin. 

"Ev işlerini, alışverişi yapmayı seçiyorum." 

Üçüncü adım: 

Belli bir eylemi yapmayı seçtiğinizi kabul ettikten sonra, seçiminizin ardındaki niyetle bağlantı kurmak için, "Ben ... yapmayı seçiyorum, çünkü ... istiyorum," cümlesini tamamlayın. 

"Kızımın ihtiyaçlarının karşılanması için evdeki düzeni sağlamayı, sürdürmeyi seçiyorum. Kızımın sağlıklı beslenmesi, büyüme gelişimini sürdürmesi ve ideal kiloma inebilmek için market ve manav alışverişlerini son dakikaya bırakmamayı, menüyü önceden planlayarak ona göre hazırlık yapmayı seçiyorum." 

Nasıl buldunuz? Aklınıza yattı mı? Tepe kullanın. 







                













Bekleyiş

Hevesli ruj boyadı dudakları. Şaşkındı telefon duyduklarından. Koştu aynanın karşısına. Saçlarını taradı. Kirpikler çift kat rimel. Tedirgin ceket omuz başlarına yerleşti. Dili damağı kurudu heyecandan. İyimser bardak içindeki suyu sundu. Taze, limon kokulu.

Yorganın kıvrımlarından başını uzatan pofuduk ayıcık üzgündü. Kızın ardından baktı gözleri nemli. Kitap öfkeyle devrildi yatağa, ayıcığın yanı başına. Defter kabak gibi açılıp saçıldı. Tükenmez kalem yaylandı kalemliğin içinde. Arkadaşları da arkadan itince hop diye boş defterin sayfalarına yerleşti.

Gözyaşlarıyla ıslanmış, buruşmuş peçete gergindi. Katlanmış, sıkışmış yerlerinden gerindi, gerindi, açtı kendini. Cami yıkılsa da mihrap yerindeydi. Eh, onun da vardı diyecekleri. Açtı ağzını, yumdu gözünü. Diğerleri sessiz kalır mı? Tüm oda dile geldi. Kızın hevesine kimse anlam veremedi. Rujdan başka. Onun derdi ayrıydı. Pastanedeki bardağa âşıktı. Bir parçası kızın dudaklarında dışarıda ya... Olur da öperim kıyısından bardağın diye içi içine sığmadı.  Umut fakirin ekmeği.

Kaşlar kalkmış, dudaklar cık cıklarken defter hâlâ açıktı. Tükenmezin dermanı tükendi yazmaktan. Güneş battı. Odanın renkleri, sesleri bir bir karanlığa gömüldü. Hepsi diken üstünde kızın dönüşünü bekledi. Rahat koltuk hariç. O çoktan derin uykudaydı. Gamsız şey ne olacak!


29 Eylül 2024 Pazar

Fotoğrafın hikâyesi: 3




Uzun lafın kısası: fazladan köke sahip üst birinci küçük azı. 

Kısa lafın uzunu: Olağanın dışına çıkan şeyler düşünce üretir. Fazladan kökü olan bir diş dile gelir örneğin. "Açtım bacaklarımı, yerleştim yerime sımsıkı," der kendinden emin. Ta ki biri rahatını kaçırıncaya kadar. O biri ortodontist olur kimileyin. Yer darlığı nedeniyle çekimli tedaviye karar vermiştir. Hasta elinde kâğıt çıkagelir. 

Öğrenciyken ilk çektiğim dişin hikâyesi buydu işte. İki kıvrık kök, ucu kırılır mı telaşı, uçlarını sağlam görünce çekilen derin bir oh! Bugün yine ortodontik tedaviye hazırlık için 24 nolu dişi çektim. Üçüncü kökü görmeye hazırdım. Hafta başı 14'ta fazladan kökü gördüğümden. Doğa simetriyi sever ne de olsa. Açsa da bacaklarını, yerleşse de yerine sımsıkı, davyeye karşı koyamadı. 

Kıssadan hisse: fazladan önlem aldığını düşünürsün bazen, her şeyin sabit kalacağını, olduğu gibi kalsın istersin, tutunursun ama yine de kontrol edemezsin. Olacak olan olur. 


Kıssadan hisse

Ülkemizde yakın tarihi ele alan, toplumcu gerçekçi dizi olarak tanımlayabileceğimiz Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili gibi sevilen dizilerin yapımcısı, senarist Tomris Giritlioğlu hayatını kaybetti. Anısına "Bu Kalp Seni Unutur mu?" dizisini izlemeye başladım. Yeniden. 12 Eylül dönemini, Diyarbakır cezaevindeki işkenceyi ilk kez ana akım medyada bu derece açıkça anlatan dizi, pat diye yayından kaldırıldığında izlenme oranlarının düşüklüğü, ekonomik sebepler gösterilmişti. Yeniden izlemek aynı tadı verdi doğrusu. Yer yer gözlerim doldu. Kerim ile Yıldız'ın arkadaşlıkla başlayan, tuğla tuğla örülen ilişkilerine, birbirlerinin hayatlarına havanın boşluğu doldurur gibi sızmalarına imrendim. Yıldız'ın dışarıda, Hüseyin'in içeride kendi gerçeklerine tutunmalarına, boyun eğmeden yaşama dirençlerine, farklılaştıklarını sevgiyle, şefkatle kabullerine, bir o kadar nezaketli ayrılıklarına bayıldım. Gülümsün'ün dönüşümünü başarılı buldum. Hasan abinin çatısı altında dört gazetecinin birbirini güçlendiren, destekleyen dergi ortamının neşesi, hüznü, birbirlerine iyi gelme halleri, atışmaları, şakalaşmaları yüzümü güldürdü en nihayetinde. Keşke dedim, bitseymiş şu dizi, devamı gelseymiş, en azından iki, üç bölüm toparlamalarına izin verselermiş. Sanki bir anda deprem olmuş ya da yanardağ patlamış lavlar altında kalmış gibi, oracıkta bitmiş. Kurmacada bir son istiyor insan zihni. Hayatta bulamadığı finali orada görmeyi istiyor. Çünkü gerçek bunun tam tersi. Bir Zen atasözünün dediği gibi, bir sonraki güne mi, bir sonraki yaşama mı uyanacağımızı bilmiyoruz. Sahiden bilmiyoruz. 

Başlığın vaat ettiği kıssadan hisse işte bu. Madem bilmiyoruz, bu beden içinde, bu zihinle daha kaç gün yaşayacağız, sevdiğimiz bir şey yapalım, bugün, tam da şimdi. Sizi bilmiyorum ama ben güneşin tadını çıkaracağım. Yanıma kitabımı, defterimi alıp sahilde yürüyeceğim. Kahve içip etrafa bakacağım. Benim kendime davetim bu. Siz, bugün kendinizi nereye, hangi zihin hâline, kimin yanına davet ediyorsunuz?