31 Aralık 2018 Pazartesi
30 Aralık 2018 Pazar
Philip Pullman'dan Yazar Adaylarına Öneriler
Fikirler yazarların aklına nasıl gelir?
Sanırım, bu soruyu on farklı yazara sorsanız, on farklı yanıt alırsınız. Çok eski zamanlarda ozanlar, ilham perisi olduğu düşünülen Musa'lara inanırlardı. Şiir, tragedya, dans ve diğer sanat dalları için toplam dokuz Musa olduğuna inanılırdı. Ozanlar ve müzisyenler, ilham vermesi için kendi Musalarına dua eder ya da belki kurban keserlerdi.
Günümüzde hâlâ Musa'lara inananların olduğunu zannetmiyorum ama bir zamanlar insanların neden onlara inandığını anlayabiliyorum. Akla bir fikrin gelmesi gizemli bir olaydır; "ben yazarım" demeniz ille de yazacak bir fikir bulacağınız anlamına gelmez. Fikirler sanki dışarıdan bir yerlerden, karanlıktan, sebepsiz yere çıkagelir.
Fakat hazırlıklı olmakta fayda var. İnsanlar bana fikirlerimin nereden geldiklerini sorduğu zaman onlara bazen şöyle derim: "Nereden geldiklerini bilmiyorum ama nereye geldiklerini biliyorum: Çalışma masamın üstüne geliyorlar ve ben orada değilsem gerisin geri dönüp gidiyorlar."
Demek istediğim şu: "İster masa başında olun ister başka bir yerde, aklınıza iyi bir fikir geldiğinde hazırlıklı ve ne yapacağınızı biliyor olmalısınız."
Okuldayken kriket oynadığım zamanlarda aklıma iyi fikirler gelirdi. Çünkü ne doğru dürüst atış yapabiliyordum ne de topu yakalayabiliyordum. Onun için de beni sahanın en uzak köşesine gönderirlerdi ve ben de orada yarı hayal âlemine dalmış, yarı oyuna dikkatimi vermiş halde vakit geçirirdim. Zaten galiba hayatımın büyük bölümünü bu şekilde geçirdim.
Bazı yazarlar, akıllarına bir fikir gelir gelmez yazabilmek için yanında bir defter taşır. Bu yöntem sizin de işinize yarayabilir. Zaman zaman ben de denedim ama çok işime yaramadı çünkü bir öyküyle ilgili iyi bir fikir yakaladığımda o fikir zihnime yapışıp kalır, tıpkı kırlarda yürürken üstünüze başınıza takılan pıtraklar gibi. İstesem de ondan kurtulamam.
Fikirler her yerden gelebilir. Okuduklarımdan pek çok fikir alırım; bir başka yazarın yazdıklarından ilham almakta hiçbir sakınca yoktur. Çoğumuz okuduğumuz bir yazıdan çok etkilendiğimiz için benzer bir yazı yazma isteğiyle başlarız bu işe. Sadece insanları seyretmek ve dinlemek bile aklınıza pek çok fikir getirir.
Fakat aklınıza iyi bir fikir gelmesi yalnızca bir başlangıçtır. O fikirden yola çıkarak bir öykü kurgulamanız gerekir. Kimileri yazar olmak için gereken tek şeyin esinlenmek olduğunu düşünür. Hiç de değil! Pek çok kişinin aklına iyi fikirler gelir ama bunların pek azının gerisi gelir ve bir öyküye dönüşür. İşte sıkı çalışma bu noktada devreye girer.
Ama sakın endişelenmeyin; düzenli ve sıkı çalışırsanız ve istediğiniz gibi yazamadığınızı hissettiğiniz anlarda bile yılmadan devam ederseniz Musa'nız sizi görecek, yeni fikirlerle size ilham verecektir. Ve yaşayacağınız en güzel duygulardan biri, haftalardır üzerine uğraştığınız sorunu çözmenizi sağlayacak fikrin aklınıza gelmesi olacaktır. Bunun ne olduğunu gerçekten de olabildiğini biliyorum ve Musa'lara bir açıdan hâlâ inanmamın nedeni de bu zaten. Öyle ya da böyle, ilham perilerine saygı duyuyorum.
Kaynak:
Küçük İnsanlardan Büyük Sorular
Hayli Mühim İnsanlardan Basit Cevaplar
Derleyen Gemma Elwin Harris
Çeviri Şiirsel Taş
Domingo Yayınevi
26 Aralık 2018 Çarşamba
Andrew Clements'ten Yazar Adaylarına Tavsiyeler
Genç yazara verebileceğim en iyi tavsiye: Okumak. Ulaşabildiğiniz tüm iyi kitapları okuyun. İyi yazının nasıl göründüğünü ve hissettirdiğini öğrenin, dikkatinizi iyi yazının size nasıl hissettirdiğine ve nasıl düşündürdüğüne verin. Ve bir sonraki aşamaya geçin, yazarın kullandığı unsurları keşfetmeye çalışın. Bir kitapta olan her şeyin bir amacı olduğunu hatırlayın. Kelimeler öylesine sayfada belirmez. Başkalarının binlerce ve binlerce kez yaptığı seçimlere bakıyorsunuz ve bir yazar gibi düşünmeye başlayacaksanız o cümlenin neden öyle yazıldığını keşfetmek zorundasınız.
*Bu tavsiye, yazarın www.andrewclements.com adlı şahsi web sitesinden alınarak tarafımdan Türkçeye çevrilmiştir.
SAKAR CADI VİNİ VE DİŞ PERİSİ
Edebiyatta diş hekimliği teması "Sakar Cadı Vini ve Diş Perisi" hikâyesinden tadımlık bir bölümle devam ediyor.
…
Vilbur patisini ağzına götürdü. Gözlerinde bir telaş ifadesi vardı.
"Eyvah, Vilbur!" dedi Vini. "Yoksa dişlerini mi döktüm?"
Vilbur patilerini yavaşça ağzından çekti. Sonra da ağzını açıp diliyle tek tek dişlerini yokladı. Hepsi yerli yerindeydi.
"Bunun için kokmuş peynirlere şükret!" dedi Vini. "Yine de seni Dişçi Parıldakdiş'e götüreyim mi, bir kontrol etsin?"
"Mırrıv-ov-ov!" dedi Vilbur.
Yakalanmamak için hemen perdeden yukarı tırmandı.
"Tamam, tama!" dedi Vini. "Ama dikkatli olsan iyi edersin. Dişlerin gevşemiş olabilir. En iyisi şu güzelim sıcak kabaklardan ye ve kamışla portakal suyundan iç."
Vini tekrar koltuğa yerleşti.
"Çelme tak! Pas ver" diye bağırırken bir havuç dilimini yoğurt sosuna batırdı, sonra da ağzına attı. Nam-nam! "Gıdıkla onu!" dye haykırırken susamlı gevreklerden biraz aldı ve onu da katır kutur yemeye başladı.
Ama birden, "Aıııı!" yaparak elini ağzına götürdü Vini. Uzun parmaklarını ağzına sokup bir şey çıkardı...
"Bir diş!"
"Miyoov!" dedi Vilbur. Diş çok ilgisini çekmişti.
Vini elindeki dişe bakarak, "Şimdi ben dişsiz ne yapacağım?" dedi. "Bu dişe ihtiyacım vardı! Televizyondaki güreşçiler gibi görüneceğim şimdi! Bir daha asla güzel olamayacağım! Üstelik açlıktan öleceğim. Ne olacak şimdi?"Vilbur onu dürtükleyerek su içme kamışını vermek istedi.
"Hayır!" diye sızlandı Vini. "Her şeyin suyunu kamışla içmek istemiyorum!" Ama Vilbur bu sefer elinde bir telefon rehberi tutmuş ona bir telefon numarasını gösteriyordu.
"YOK, yok, yok!" diye çığlık çığlığa bağırdı Vini. "Hayatta Dişçi Parıldakdiş'e gitmem! Katiyen olmaz!"
...
Bu hikâye Sakar Cadı Vini'inin Fotoğraf Albümü kitabından alınmıştır.
Yazan Laura Owen
Resimleyen Korky Paul
Çeviren Bülent O. Doğan
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
21 Aralık 2018 Cuma
CANIM AĞACIM*
Canım Ağacım Kanadalı yazar ve
illustratör Jacques Goldstyn’in Türkçeye çevrilen ilk eseri. Jacques
Goldstyn’in yazıp resimlediği Can Sanat Yayınları’ndan yayımlanan kitabın
çevirisi Mehmet Erkurt’a ait.
Cömert Ağaç’ta çocuk ve ağacın bir ömür boyu süren
arkadaşlığı ele alınırken Canım Ağacım kısa bir zaman diliminde geçiyor
ve çocuğun Bertolt adını verdiği ağacın son kışının ardından hikâye nihayetleniyor. Cömert
Ağaç’ta ağacın ölümü bizzat çocuğun elinden (maddi hırslarını gidermek
için) gelirken, Canım Ağacım’da çocuk, ölümünün ardından yakın
arkadaşı Bertolt’u onurlandırıyor.
Cömert Ağaç’taki çocuğun aksine onu asla terk etmiyor
çünkü o bir münzevi, farklılıklarıyla yaşadığı toplumda göze battığının,
insanların onunla alay ettiğinin farkında ama bu onu hiç de rahatsız etmiyor.
Yalnızlığından memnun, ilgi alanları var.
Ağaca tırmanmak en sevdiği
şeylerin başında geliyor. Elbette Bertolt’a ve elbette ilkbaharda. Çünkü bahar
gelince, tepeden tırnağa yeşile keser Bertolt. Harika bir gizlenme yerine
döner. Gizlenme yeri yeterli değil onu tarif etmeye. Bertolt, bu koca meşe, bir
ev, sığınak, labirent, hatta bir kale, bir çocuğa, sincap ailesine, bir
kargaya, puhu kuşuna, ağustos böceklerine, sıvacık kuşlarına ve diğerlerine…
Bir 500 yılı var ki ayakta, dimdik ve de dilsiz. O sustukça dile gelir çocuk,
bir bir anlatır yaşadıklarını, baharda, yazda, sonbaharda ve de kışta.
İlkbaharda, yaprakların arasına saklanmak gibisi yoktur. Kimselere
görünmeden, tepeden görür kasabanın tüm gizli saklısını, kilometrelerce öteyi,
hatta yer yuvarlağını… Fırtınanın koptuğu günlerse bir masal gibidir!
Dante’nin şiirleri gibi. Rüzgâr sizi önüne katıp götürmesin diye sımsıkı
tutunmanız gerekir. Dalı budağı, tıpkı fırtınaya yakalanmış bir
kalyonun direkleri gibi gıcırdasa ve çatlasa da Bertolt güvenli bir sığınak
gibidir. Ona sığınanları yarı yolda bırakmaz ama asıl cümbüş baharda, onun da
eli kulağında.
İlkbaharın gelişi ilk kez neşelendirmez çocuğu. Tüm ağaçları
çiçekler, tomurcuklar, yapraklar basar, Bertolt hariç. Günler, haftalar geçer,
ümitle bekler çocuk ama bir gün gerçeği kabullenir. Bertolt ölmüştür.
Şöyle dillendirir içinden
geçenleri:
Bir kedi öldüğünde, bunu hemen anlarız.
Aynı şey bir kuş için de geçerli.
Ama bir ağaca baktığınızda,
bunu hemen anlamazsınız.
Karşınızda hareketsiz,
dev bir sırık gibi dikilir.
Nefesini tutuyormuş gibi...
Bize bir oyun oynuyormuş gibi...
Oysa oyun oynamıyordur
Bertolt. Yalnızca yeryüzündeki zamanı bitmiştir. Ölen bir kediye, kuşa veda
etmek gibi değildir ayakta ölmüş bir ağaca veda etmek ama bir mobilyaya ya da
yakılacak oduna dönüşmeden önce sevgili dostunu onurlandırmanın bir yolunu bulacaktır
çocuk.
Canım
Ağacım
Yazan
ve resimleyen Jacques Goldstyn
Çeviren
Mehmet Erkurt
Can
Çocuk
+8
* Bu yazı 14/12/2018 tarihinde Yeşil Gazete'de Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar köşesinde yayımlanmıştır.
19 Aralık 2018 Çarşamba
Çocuk ve Kitap
Sık sık velilerden çocuklarının kitap okumayı sevmediğini söylediklerini işitiyorum. Çocukların kitap okumayı sevmesi için okul öncesi kitaplarla bağ kurmaya başlaması, evde mütevazi de olsa bir kitaplık olması, ebeveynlerini kitap okurken görmesi şart. Okumayı sökene kadar kitaplarla, anlattıkları hikâyelerle bağ kurmamış bir çocuğun yetişkin desteği olmadan kitap okumaktan zevk alır hâle gelmesi her zaman mümkün değil. Çocuğunuzun içine kitap okumaktan zevk alma tohumları ekmek için yapabileceğiniz bazı basit yöntemler ya da bizim evin hâlleri:
Birlikte düzenli kitap okuyun
İki yaşından beri Deniz'e düzenli olarak kitap okuyorum. Elbette iki yaşlarındayken bu tam bir okuma olmuyordu. Çoğunlukla resimler üzerinden takip edebileceği şekilde kısaltarak okuyor ya da anlatıyordum. Bazen yalnızca tek bir sayfaya bakmak istiyor. Bir resim üzerine konuşuyorduk. Zamanla onu gözlemledim ve dikkatini okuduğumuz metne vermeye başladığında kısa hikâyeleri baştan sona okumaya başladık. Ve "bir daha oku anne" çağı başladı. "Bir kere oku, iki kere oku, bir kitap daha oku" evresi oldukça uzun sürdü. Aynı kitapları döne döne okuduğumuz, tutkuyla bağlandığı kitapların olduğu dönemlerde birlikte okuduğumuz kitapları paylaştığım bir de blog vardı: bikipak
İsim annesi Deniz. Kitap yerine kipak dediği, yatağa girerken "Ben bi kipak alayım, oku" dediği günlerde açtığım bloğa bir başka isim vermek de aklıma gelmedi doğrusu. Blog bugünlerde atıl. Belki ileride Deniz okuduğu kitaplar hakkında kendi yazmaya başlar.
Kitaplar ulaşabileceği bir yerde bulunsun.
Kitapları odasında ulaşabileceği yerde bulundurmak çocuğun kitaplarla bağını arttırıyor. İstediği zaman istediği kitabı bulmasını sağlıyor. Siz okumasanız bile kitabı elinde eviriyor çeviriyor, resimlerine bakıyor. Onlarca kez dinlediği kitabı ezberden oyuncaklarına ya da evcil hayvanlarına okuyabiliyor.
Kitap okumayı uyku öncesi ritüeline dahil edin.
Kitap okumadan uyuyakaldığı geceler hariç Deniz'e hep kitap okudum. Yolculukta, tatilde, her nerede olursak olalım. Geç yattığını düşündüğüm bir iki istisnai gece "Hadi geç oldu, bu gece kitap okumayalım" dediğimde "Annoş bana kitap okumuyor" diye ağlaması, yaygara koparması beni kendime getirdi. Bu saate kadar ayakta durduysa, beş on dakika daha durabilir diye düşündüm ve kitap okuma keyfimizi sabote etmedim.
Birlikte kitap okumak üzere yatağa girmek, birlikte heyecanlanmak, meraklanmak ve hikâyelerden keyif almak özel bir zaman. Bu çocuğunuzun ona değer verdiğinizi, sevdiğinizi anlamasını sağlıyor.
Günümüzde çocuk kitapları çok eğlenceli. Birlikte kitap okumanın size de kendinizi iyi hissettireceğinden eminim.
Bir kütüphane kartı olsun.
Deniz üç yaşlarından beri Halk Kütüphanesi'ne üye. İlk defa üye kartı çıkartmak istediğimizde okula gitmediği için üye olamayacağını, kendi kartımla çocuk bölümünden ödünç kitap alabileceğimi söylemişlerdi. Konuşup ısrarcı olunca kendi üyelik kart çıktı. 2015 yılında "En Çok Kitap Ödünç Alan Üye" ödülü bile aldı. Kütüphane yıkılıp yeni yerine taşındığından beri çok nadiren kullanıyoruz. Çocuk Kültür Evi'ne ve Çocukluk Bizde Kalsın Derneği'ne düzenli gittiğimiz için onların kütüphanesinden faydalanıyoruz. Böylece kitap karıştırma, bir arı gibi kitaplar ve raflar arasında gezinme Deniz'de huy ediyor.
Okumayı söktükten sonra da ona kitap okumayı sürdürün.
Okumayı öğrendikten sonra da ona kitap okumaya devam ettim. Çünkü Deniz artık iyi bir dinleyiciydi ve bölümlü hikâyeleri, kısa romanları takip edebiliyordu. Onları okumaya çalışsa, çok yavaş okuyacak, harfleri çözmeye çalışmaktan hikâyenin anlamını kaçıracak, belki de kitaplardan soğuyacaktı. İşin aslı birlikte kitap okumaktan ben de keyif alıyordum. Kendi becerene kadar eşlik ettiğim, zorunluluk olarak gördüğüm bir süreç değildi. O yüzden devam etti. Bunun yanı sıra eskiden benim ona okuduğum kitapları onun bana okuması konusunda onu cesaretlendirdim. Bu bir süre devam etti. Okuması hızlanınca, daha önce okuduğu, konusunu bildiği kitapları okumanın onun için heyecan verici olmadığını, sıkıldığını (bir kez daha oku anne yaşını geçmişti) ifade edince her ikimiz de birbirimize yeni kitaplar okumaya başladık. Ve daha sık kütüphane yolunu tutar olduk. Çünkü okuma hızı gereği az yazılı, iri puntolu erken çocuk kitaplığı kitapları okuması gerekiyordu ama okuduğunu anlama, zevk alma yaşı daha ilerideydi. Bu kısa dönemi çok fazla yeni kitap almadan kütüphaneyle geçirmek daha akılcıydı.
Deniz şimdi ikiye gidiyor. Hâlâ her gece birbirimize kitap okuyoruz. Bu sayede Deniz öğretmenin her gün 20 sayfa kitap okuma önerisini bir ödev, zorunluluk olarak görmüyor, kaç sayfa daha okumam gerek diye sormuyor. Bazen 10 sayfa okuyor, bazen 20, bazen 30... Bir bölüm bittiğinde çok heyecanlandıysa, meraktan çatlayacaksa bir bölüm daha okuyor. Böylece sayfalar çoğalıyor. Telaffuz düzeliyor. Kelimelerin hakkını vererek, noktalama işaretlerine özenerek, bir dinleyicinin varlığını da gözeterek okumaya çalışıyor.
Çocuklar hikâye dinlemekten hoşlanır. Kitaplar aynı çizgi filmler gibi onlara hikâye iletmenin bir aracıdır. Çocuklar iyi hikâyeleri avlamaktan hoşlanır. Bir kez buldular mı ellerinden düşürmez, kısa sürede yalayıp yutarlar. Kitap okumak keyif vermenin yanı sıra kelime dağarcıklarını, kendilerini ifade etme becerilerini, olayları, durumları ve insanların ne hissettiğini anlama kapasitelerini arttırır. Tüm bunlar okul başarılarını da olumlu etkiler.
Rengârenk çizimler, şahane illüstrasyonlar çocukların sanata ilgi duymasını, taklit etmesini, sonra kendi özgün çizimlerini ortaya çıkarma cesareti göstermelerini sağlar. Kısa sürede okumaya başlayınca kelimelerin canlandığını, gözünün önünde yepyeni bir dünya canlandığını görürler.
Evet, iyi kitaplar pahalıdır ama bir Lol bebek kadar değil. Bir Lol bebek fiyatına alacağınız 5-6 şahane kitap, çocuklarınıza yaratma cesareti verir, onlara ilham olur. İçinde didaktizm barındırmayan iyi bir hikâye, hümanizm, eşitlik, dayanışma vb evrensel davranış ve değerlerle tanışmasını, içselleştirmesini, üzerine düşünmesini sağlar.
16 Aralık 2018 Pazar
ÇOCUK OLMAK ZOR (mu acaba?)
Çocuk Olmak Zor!
Jennifer Moore-Mallinos'un yazdığı, Marta Fabrega'nın resimlediği Tübitak Popüler Bilim Kitapları'na ait bir yayının ismi bu. Hikâyenin anlatıcısı Tatiana'nın gözünden çocuk olmanın zorluklarına değinilen kitabın çevirisi Ebru Kılıç'a ait.
Tatiana çocuk olmanın zor olduğuna çok emin. Zorunluluklardan, kurallardan ve onları her an, her yerde izleyen büyüklerden şikâyetçi.
Oysa biz yetişkinler pek de fazla sorumluluğumuzun olmadığı, sokakta doyasıya oynadığımız, vara yoğa güldüğümüz o günleri mumla arıyoruz. Çocukluk ne bizim anımsadığımız kadar dertsiz, tasasız ne de Tatiana'nın düşündüğü kadar zor. Hikâye ilerledikçe kitabı okuyan yetişkin de, hikâyenin kahramanı Tatiana ve çocuk okur da ortada bir yerde buluşuyor zaten.
Hepimiz anlam arayışı içindeyiz, çocuklar da dâhil. Çocuklara herhangi bir şeyi yapmalarını buyurmak yerine, onlara neden-sonuç ilişkisini gösterdiğimizde, bu eylemi neden yapmaları gerektiğini söylediğimizde gerek ev gerek okul yaşamında şahane iş ortaklarına dönüyorlar. Tecrübeyle sabit. Bu açıklamaları yapmaya biz yüksünüyoruz bazen. Yüksündükçe çocuk olmak zor nidaları yükseliyor. Açıklamalar çoğaldığında ise "yetişkinler ve kuralları" algısı siliniyor, yerini daha düzenli, planlı, kolay, güvenli, huzurlu ortamlar yaratmak için gücü birlikte kullanmak, işbirliği, dayanışma, yardımlaşma, destek olma kavramları alıyor. İşte o zaman çocuklar, yetişkinlerin yalnızca çocuklara kurallar koymadığını, kendilerinin de uyduğu bir dizi kural olduğunu, bu kuralların da toplumsal bir mutabakatın güvencesi olduğunu rahatlıkla görebiliyor. İşte o zaman çocuk yetişkinliği göklere çıkarma hevesine kapılmaz ve çocuk olmanın iyi yanlarına odaklanır.
Uzun yaz tatilleri, oyunlar, saçmalama hakkı... Büyümek kesinlikle bekleyebilir!
Çocuk Olmak Zor!
Yazan Jennifer Moore-Mallinos
Resimleyen Marta Fabrega
Çeviri Ebru Kılıç
Tübitak Erken Çocukluk Kitaplığı
+6
Uzun yaz tatilleri, oyunlar, saçmalama hakkı... Büyümek kesinlikle bekleyebilir!
Çocuk Olmak Zor!
Yazan Jennifer Moore-Mallinos
Resimleyen Marta Fabrega
Çeviri Ebru Kılıç
Tübitak Erken Çocukluk Kitaplığı
+6
4 Aralık 2018 Salı
İYİ ÖYKÜLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
“Dil”
Diğer yazınsal türlerde olduğu gibi öykünün de genel geçer kuralları yok. Ancak tüm iyi öykülerin mutlaka belli başlı özellikleri var. Bunların başında “dil” gelir. İyi öykülerin en önemli özelliği dil başarılarıdır.
“Tavır, duruş, teklif”
İyi öykülerin aynı zamanda bir tavrı, bir duruşu, bir teklifi, sunumu, tercihi vardır. Değilse insani durumları sorgulamayan, bizi rahatsız etmeyen, bir teklifi ve sunumu olmayan insansız bir öykünün/metnin bir anlamı olamaz.
“Atmosfer”
İyi öykülerde, dille, anlatımla, kurguyla, atmosferle bir güzellik yaratılır. Öykü ister gerçek ister fantastik/gerçeküstü öğelere yaslansın, ister lirik ister dramatik olsun, gerek duyduğu yegâne şey, her tercihin gereklerine uygun “atmosfer”in varlığı ve kendi içinde tutarlılığıdır.
“Tek etki”
İyi öyküde odaklaşma ve tek etki yaratma gerçekleştirilmiştir. Öykücü tek bir “merkezi nokta” tespit eder ve öyküsünü ona göre kurgular. Artık öyküye giren her şey o merkezi noktayı sağlamlaştırmak, güçlendirmek ve açığa çıkarmak için kullanılır.
“Ayrıntı/yoğunluk”
İyi öyküler, öncelikle “ayrıntı”nın gücünden yararlanır. Ayrıntı önemlidir, zira öykü aslında bir ayrıntı sanatıdır. İyi öyküler bir olayı, durumu, küçük bir ayrıntıyla bütün bir hayatı özetleyen, temsil eden bütünlüğe ulaştırır.
“Azaltma/rafineleşme”
Kuşkusuz hayatın özünü damıtmaktır öykü. Hayatı tanımlayacak o ayrıntı, o seçim ne kadar yerindeyse öykü de o kadar başarılı olur. Çünkü öykü biraz da ayrıntı, rafineleşme sanatıdır ve sıkıştırılmış bir cevher gibi parlar.
“Biçim/yenilik”
Bir kurmaca değerini, yalnızca konunun iyi seçilişinden değil, iyi bir biçimde sunuluşundan, biçimlenişinden alır. Yeni teknik, olayları yeni bir bakış açısından kavrayıştır. Bir anlamda kişiseldir ve devrede olan yaratıcı kişiliktir.
“Zenginleştirme-çoğaltma”
İyi öykünün çoğaltmaya, zenginleşmeye uygun bir yapısı vardır. Çünkü öykü formunu benimseyen bir yazarın “yapması” gereken şey, sadece hayatı yansıtmak değil, onu çoğaltmak, üretmek olmalıdır.
“Zamanın dili”
İyi öyküler, her dönemde, hayatın akışı, anlamı ve ritmi üzerine söz alır. Bulunduğu coğrafyanın dili, gerçekliği ve koşulları içerisinde değişmez duyguları, o çağın, o anlayışın verileriyle yeniden, yeniden üretir.
Buraya kadar saydıklarımız, öykünün kuralları değil, iyi bir öyküden çıkarabildiğimiz anlamlı, temel belirlemelerdir. Dil başarısı, anlatıma denk düşen atmosfer, tek etki, ayrıntının gücünden yararlanmak, hakikatin “yeni dili”ni bulmak, azaltma/rafineleşme, duruş, yenilik, çoğaltmaya uygun yapı iyi öykülerin ortak özellikleridir.
NECİP TOSUN
NECİP TOSUN
30 Kasım 2018 Cuma
ERKEN YAZ*
“Bir boşluk oluştu çocuğumun
ağzında.”
Ayten Bilici, Alp’in sınıf
arkadaşının annesi. Saçlarını başının tepesinde dağınık bir topuzla toplamış. Gergin,
ince bir yüzü var. Hormonlu çileği andıran iri elmacık kemikleri sanki bir
başkasından aşırılmış gibi duruyor. Gözlerimi, aşırı ince, belli ki bir
hastalıktan dolayı eğrilmiş, romatoid artrit olmalı, parmaklarından alamıyorum.
Sırf parmakları değil, tüm ekstremiteleri rahatsız ediyor beni. Üçüncü sınıfa
geldiğimde tıp fakültesinde yapamayacağımı anlamıştım. Normalden sapan her
türlü düzensizlik, gözümü rahatsız ediyor. O yüzden kadına biraz olsun hak
veriyorum.
Bir boşluk oluştu çocuğumun
ağzında, diye yineliyor.
Gerisini takip edemiyorum.
Sesi bulanıklaşıyor. İlk kez duyduğum bir yabancı dilden farkı yok. Jülide’nin
dürtmesiyle bana yöneltilen soruya cevap veriyorum.
“Evet lütfen. Demli olsun. İki
de şeker.”
Çay koymak üzere ayağa
kalktığında şortundan görünen çırpı bacaklarına takılıyor gözlerim. Keşke kışın
gelseydik, diye düşünüyorum. Kollarını, bacaklarını saran kalın kazaklar, bol
eşofmanlar içinde olduğunu hayal ediyorum. Sonuç yine de tatmin etmiyor beni. Bir
mumyanın etrafını saran beyaz şeritler gibi, üzerine et giydirdiğimi hayal
ediyorum. İşimi sağlama almak için birkaç tur doluyorum. Tık tık, kırıyorum
parmakları. Elimde düzeltiyor ve yerlerine takıyorum. Şişkin elmacık
kemiklerinin üzerindeki tıpayı açıyorum. Havası boşalıyor usulca. Sonuç
neredeyse mükemmel.
Nihayet, gözlerimi değil ama zihnimi,
bulunduğum âna ve yere verebiliyorum.
“Cam bardakta mı içersiniz
çayınızı, fincanda mı?”
İster istemez sesin kaynağına
yöneliyorum. Psişik estetik ameliyatımın harikulade görüntüsünden eser yok.
Mutfak penceresinden süzülen
akşam güneşi kadının etrafında bir hare oluşturuyor. Hayır, bir melek gibi
görünmüyor. Daha çok bir cadıya benziyor, engizisyon kararıyla yakılan
kadınlara. Kedisi sürünüyor şimdi sıska bacaklarına. Kedi seven kadınları
sevmiyorum. Ayağımın altında gezinirse bu hayvan, gizlice tekmeyi basacağımdan
kimsenin kuşkusu olmasın.
On beş dakikadır, yani
geldiğimizden beri, kibarlığı elden bırakmadan (ki yapay, rahatsız eden bir
kibarlık bu: Hey sınırlarımı aştın ama ben batılı, uygar bir insanım, içimden
ağzını, burnunu kırmak, dağıtmak geliyor, ama bunun yerine çocuğunun neden bunu
yaptığını anlamaya çalışıyorum diyen bir kibarlık) bize biteviye sorular
soruyor: Can bu yaptıklarından pişman mı acaba? Ne düşünüyor? Ona bir ceza
vermeyi düşünüyor musunuz? Onunla konuşmam mümkün mü? Hayır, sizin için bir sakıncası
olacaksa asla konuşmayı düşünmem. Alp’ten özür dileyecek mi? Oğlumun şeklini
bozduğunun farkında mı?
Karşımızda durmadan eli kolu
oynayan, belli etmemeye çalışsa da sinirden gözü seğiren ama gülümsemeyi de
ihmal etmeyen kadının sözlerini bölmüyor, bize yönelttiği suçlamaları üzerimize
alınmıyor, iki kreş çocuğunun kavgasını fazlaca büyütmemeye, taraf tutmamaya
çalışıyoruz. Altı yaşındaki oğlunuz bir sınıf arkadaşının ön dişlerini döktüyse,
öyle davranmanız gerekir. Tüm
kabalıklarını duymazdan geliyoruz. Jülide ile yıllar sonra nihayet, bir konuda
uzlaşıyoruz. Bu müttefiklik hâli hoşuma gidiyor. Boşanırken beni donuma kadar
soyup soğana çevirdiğini, anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdiğini
unutuyorum. Bedenini sıkıca saran gömleği, açık düğmelerinden belli belirsiz
görünen çatalı içimi gıcıklıyor. Bu müttefikliğin sonu yatağa varır mı diye
heyecanlanıyorum. Evliyken Jülide’nin en çok şikâyet ettiği şey geliyor aklıma.
Olayın pasif seyircisi olmak yerine kontrolü elime alıp Jülide’nin gözüne
girmeyi düşünürken, Ayten Bilici atağa kalkıyor.
“Sizce Can’ın psikolojik
sorunları olabilir mi?”
“Yeter artık! Çizmeyi
aştınız,” diyor Jülide. “Çocuklar didişirken oğlunuzun sallanan süt dişleri
düşmüş. Eline bir beyzbol sopası alıp çocuğun çenesini kırmış gibi davranmayı
kes!”
Siz ile başlayıp sen ile devam
edecek kadar öfkeli ve kontrolü yitirmeye yakın. Araya girmeliyim. Beş dakika içinde
bir çözüm yolu bulmalı, Jülide ile kendimi erken yazın sokakları saran tatlı
telaşına bırakmalıyım.
“Bizden tam olarak ne istiyorsunuz? Diş hekimi
ücretinizi ödeyebiliriz.”
Jülide söyleniyor.
“Ne hekimi, ne ücreti! Çocuğun
süt dişleri düşmüş sadece. Birkaç hafta içinde yerine yenilerinin geleceğine
eminim.”
Ayağa kalkıyor. Bir çözüme
varmadan tartışma mahalini terk etmeyi düşünmem normal koşullarda, ancak Jülide
ayağa kalktığı anda yerimden fırlıyorum. Yanında olduğumu görmeli. Koridor
boyunca takip ediyorum onu. Evin içindeki kasvetin, tüm koridoru kaplayan
kahverengi lambriler ve az sevişmek yüzünden olduğuna eminim. Yeterince sık
aynı kadınla sevişmediğim için kendi evim de kasvetli, biliyorum. Jülide’ye
bakıyorum arkadan. Her sinirlendiğinde yaptığı gibi saçlarını eliyle toplamasını
izliyorum. Topuz yapıp saçını yeniden salması arasında yalnızca birkaç
saniyeliğine görünen ensesinden öpmek, tüm olanları boş ver, benimle gel
sevişelim, demek istiyorum.
Kocası arkamızdan sesleniyor.
“Çocukları yüzünden kavga eden
yetişkinlere dönmeyelim. Ev yapımı bir şişe kırmızı şarabım kaldı. Gelin
birlikte içelim. Bu gergin havayı dağıtalım.”
Başka şartlar altında dost
olabileceğimize emin değilim ama Jülide’nin arabasına binip gitmesi, beni
sokağın ortasında bir başıma bırakması olasılığını göze alamadığım için öneri
makul geliyor. Adamın iyi niyetli çabası, kadınları da yumuşatmışa benziyor. Hep
beraber mutfağa geçiyoruz. Şarap kadehleri, peynir tabağı, kuruyemiş kâseleri,
meyve tabakları… Kısa sürede el birliğiyle mükellef bir masa donatıyoruz.
“Beni takip edin, dostlar,”
diyor, Bay Bilici. Geldiğimizden beri söz almadığını, ismini dahi söylemediğini
fark ediyorum. Karısının nefesini her an ensesinde hissedenlerden, belli.
“Sizi bu evin en iyi yerinde
ağırlayacağım.”
Tuvalet kapısı sandığım kapıyı
açıyor. Üst kata çıkan merdivenleri tırmanıyoruz. Duvarlar çok hoş suluboya
resimlerle bezeli. Gelincikler, menekşeler, günebakanlar…
“Ben yaptım,” diyor Ayten
Bilici.
“Bunlar çok hoş madam, siz
gerçek bir dehâsınız.”
Elini öpüyorum, kemikli
parmaklarını tenimde hissetmek içimi bulandırıyor. Utanmasam ağzımı sileceğim.
O denli abartıyorum içine düştüğüm durumu. Tam o anda teras kapısı açılıyor.
Önümüzde şahane bir boğaz manzarası uzanıyor. Jülide’ye bakıyorum. Birkaç kadeh
sonra benimle eve gelir mi acaba?
* Bu öykü Edebiyatist dergisinin 8. sayısında (Kasım-Aralık 2016) yayımlanmıştır.
29 Kasım 2018 Perşembe
Ödev Yapmak Hiç de Zor Değil
"İki anne de sana aynı şeyi söylüyor."
"Ne demek istiyorsun?"
"Senin annen ve benimkisi. İkisi de senin yükseğe uçmanı istiyor."
Diyalog dün bir solukta okuyup bitirdiğim, kimi zaman güldüğüm, yer yer duygulandığım, gözlerimin dolduğu Sınıfta İsyan Var kitabından. Orijinal ismi Class Action olan kitap, ödev baskısı altında ezilen Sam ve arkadaşlarının ödevlerin kaldırılması için verdikleri hukuk mücadelesini anlatıyor. (Sınıfta İsyan Var Yazan Stephen B. Frank Çeviren Gülfer Kırbaş NotaBene Yayınları Ağustos 2018)
Öğretmenler, ebeveynler hepimiz çocukların yükseklere uçmasını istiyoruz. Onların iyi eğitim almalarını, sorumluluk sahibi olmalarını istiyoruz. Bunun için derste öğrendiklerini pekiştirecek günlük 10-15 bilemedin 20 dakikalık alıştırmalar verilmesinde bir sakınca görmüyoruz. Gel gör ki henüz kreşten çıkmış, günde 240 dk (daha da fazlalaşabiliyor) poposunun üzerinde oturup öğretmeni dinleyen, dinlemeye çalışan çocuklar, uzun okul gününden sonra oynamak, gevşemek ve rahatlamak istiyor. Ve bu 10-20 dakikalık alıştırmaların süresi sündükçe sünebiliyor. Bu yıl, okullar başlarken ebeveynlik niyetlerimden birisi kızıma düzenli çalışma alışkanlığı vermek, diğer konularda olduğu gibi fikir birliğine vararak dengeli ve sürdürülebilir bir rutin oluşturmak ve alınan kararları uymaktı. Bu konuda iki kitaptan çok faydalandığımı ve işlerin yolunda gittiğini söyleyebilirim.
İlki bir hikâye kitabı: Annie'nin Planı
Annie akıllı, meraklı, ilgili ve duyarlı. Bununla beraber sınıf içinde zaman zaman dikkatini toplamakta, o ânın içinde mevcut olmakta ve konsantre olmakta zorlanıyor. Olağan sonuçlar:
Sınıf içi çalışmalarda süreyi verimli kullanamamak, alıştırmaları zamanında bitirememek
Ev ödevlerini unutmak, eksik yapmak ya da öğretmene zamanında teslim etmeyi unutmak
Giderek düşen bir motivasyon ve özgüven
Annie de durumdan şikâyetçi ama nereden başlayacağını, işleri nasıl yoluna sokacağını bilmiyor. Neyse ki Bayan Boyer var. Buradan sonra öğretmen, öğrenci ve ebeveyn işbirliğinin en güzel örneğine tanık oluyor, en zor, çetrefil konularda bile rutin oluşturmanın iyi ve yeterli bir başlangıç olduğunu görüyoruz.
Kitaptan alınan bir görselle bazı ipuçlarına ulaşmak mümkün. Her okulda bir Bayan Boyer olmadığı için daha fazlası için kitabı incelemenizi, kendinize uygun çözümleri belirlemenizi öneriyorum.
Annie'nin Planı
Yazan Jeanne Kraus
Resimleyen Charles Beyl
Çeviren Selim Yeniçeri
Okuyan Koala
Çalışma becerileri/ Ödev
6-12 yaş
Yazıda bahsi geçen ikinci kitap (Pozitif Pedagoji ile Öğrenmek) bir başka yazının konusu olsun.
OKULLARDA MINDFULNESS UYGULAMALARI
Okullarda mindfulness uygulaması
giderek yaygınlaşıyor. Mindfulness uygulamaları basit ve ucuzdur. Herhangi bir
ekipman gerektirmez. Her yerde
yapılabilir.
Okullarda mindfulness
uygulamaları ile çocukların farkındalıkları artar. Empati, zihne odaklanma ve
sakinleşme, iletişim becerileri gelişir. Okulda mindfulness uygulamaları
öğrenen çocuklar bunları günlük yaşamlarına taşıyabilir.
Okullarda mindfulness uygulamalarının
başarılı olması için öğretmenlerin profesyonel mindfulness eğitmenleri
tarafından eğitime tabi tutulması, eğitim alan öğretmenlerin öğrencilerini
uygulamalar için desteklemeleri ve cesaretlendirmeleri, ailelerin bu konuda
bilgi sahibi olmaları ve evde uygulamaları devam ettirmeleri önem arz eder.
Yapılan araştırmalar, okullarda
mindfulness uygulamaları neticesinde çocuklarda dikkat, odaklanma, empati becerilerinin,
iyi davranışların arttığını, çocukların duygu durumlarını daha iyi yönettiğini,
notların yükseldiğini, stresin azaldığını, sınav kaygılarının düştüğünü ortaya
koyuyor.
2015 yılında yapılan bir başka
çalışma mindfulness uygulamaları sayesinde çocukların stresle daha kolay başa
çıktığını, çok kısa birkaç dakikalık uygulamaların dahi sağlık sorunlarının
azalmasında etkili olduğunu ve çocukların bilişsel gelişiminin arttığını,
çocuğun iç huzurunun arttığını gösteriyor.
Erken çocukluk çağında mindfulness uygulamaları:
Mindful Nefes Egzersizi:
Bu aktivite için çocuklar ayakta
durabilir ya da oturabilir. Ellerini göbek deliğinin üzerine koyarlar.
Gözlerini kapatmalı ya da ellerine bakmalıdırlar. Üçe kadar sayarak derin bir
nefes alırlar ve üçe kadar sayarak yavaşça nefes verirler. Nefes alma verme
esnasında neler olduğuna dikkat etmelerini isteyin. Ellerin hareket ediyor mu?
Hava ciğerlerine doluyor mu? Havanın burnundan içeri girişini hissedebiliyor
musun? Peki çıkışını hissedebiliyor musun? Hava içeri girerken daha soğuk,
dışarı çıkarken daha ılık mı? Aradaki ısı farkını hissedebiliyor musun? Nefesinin
sesini duyabiliyor musun? Nefesinin sesi neye benziyor?
(Body Scan) Bedenini Tarama Egzersizi:
Çocuklar yere yatar. Gözleri
kapalıdır ya da kapalı ortamdaysa tavana, dışarıdaysa gökyüzüne bakmaları
istenir. Ayaklardan başlayarak yukarıya doğru bedenlerini taramaları, hissetmeleri
istenir. Her bölgeye 5-10 sn dikkatle bakmaları istenir.
Bu bölge nasıl hissediyor? Sıcak
mı, soğuk mu? Gevşek mi, sıkışık mı? Bu bölgenin yerle ilişkisi nasıl? Her yeri
mi değiyor, bir kısmı mı? Neresi değiyor? Bu bölümün kıyafetlerle ilişkisi
nasıl? Nasıl hissediyor?
Sırayla ilerle ayaklar, topuk,
bacak, diz, kalça, sırt, omuzlar, boyun, kafa
Sonra bu deneyim hakkında sırayla
konuşun.
Mindful Adımlar Egzersizi:
Açık havada yapılması daha
uygundur. Ayakkabıları çıkarın. Kesici, delici şeyler olmamasına özen gösterin.
Yürüme alanı temiz olsun. Her çocuk için 5-6 adım atıp geri döneceği bir alan
belirleyin. Birbirlerinin yürümesine engel olmayacak şekilde ayarlayın. Üçe
kadar sayarak derin nefes alıp, üçe kadar sayarak nefes verecek şekilde
yürümeye başlayın. Yürürken dikkatini nefesine ve bedenine ver. Adım attığında
ayağının hangi kısmı önce yere değiyor? Bugün bedenini nasıl hissediyorsun?
Ağır mı, hafif mi? Nasıl yürüyorsun? Bedenin dik mi? Kambur mu? Sırtın nasıl
duruyor? Yürüyüşünü değiştirmeden bedeninin doğal yürüyüşünü hissetmeye çalış.
Dikkatini buna ver. Yürümeye devam et. Sonra bu deneyim hakkında konuş.
Kalbine kulak ver egzersizi:
Elini ya da parmaklarını nabzını
hissedecek şekilde boynunun kenarına, bileğinin ya da kalbinin üzerine koy. Gözlerini
kapa. Kalbinin nasıl attığını hissetmeye çalış. Yavaş mı, hızlı mı? Duygularına
bak. Heyecanlı mısın, sakin mi? Gergin misin? Korkuyor musun? Kalp atış hızının
duygularınla ilgisi var mı? Fark etmeye çalış. Ayağa kalk ve on kez olduğun
yerde zıpla. Kalbin şimdi nasıl atıyor? Değişiklik var mı? Gözlerini kapa. Kalp
atışların normale dönene kadar dikkatini kalp atışlarına ver.
Tibet çanı dinleme egzersizi:
Tibet çanını çalın. Çocuklara
çalan zil sesinin titreşimini dikkatle ve sessizce dinlemelerini söyleyin.
Çanın titreşimini daha fazla duyamadıklarında ellerini kaldırmalarını söyleyin.
Zil sesi durduktan sonra bir dakika boyunca sessiz kalmalarını ve neler
duyduklarına dikkat etmelerini söyleyin. Sonra çemberde toplanın ve sırayla bu
deneyim hakkında konuşun. Bu alıştırma çocukların deneyimleri hakkında
birbirleriyle konuşmalarına olanak sağladığı için eğlenceli ve heyecanlı olduğu
kadar onları şimdi, şu anda yaşadıklarını fark etmeleri, algılarının açılması
konularında da yardımcı olur.
Nefes Arkadaşım Alıştırması:
Çocuklara pelüş bir hayvan ya da
başka bir küçük obje verin. Oda uygun ise çocukların yere yatmasını ve pelüş
hayvanı karınlarının üzerine koymalarını söyleyin. Bir dakika sessiz
kalmalarını ve nefeslerine odaklanmalarını ve nefes arkadaşlarının inip
kalktığını fark etmelerini sağlayın. Bu esnada başka neler olduğunu fark
etmeleri için teşvik edin. Alıştırma sırasında zihinlerine bir başka düşünce
gelirse, bu düşünceyi bir baloncuk gibi hayal etmelerini ve uçup gitmesini izlemelerini söyleyin.
Bu yazı Positive Psychology Program'da yer alan "Eğitimde mindfulness" adlı makaleden kısaltılarak derlenmiştir.
28 Kasım 2018 Çarşamba
En iyi okul eve en yakın okul mu?
İlköğretimde hâlâ en iyi okulun eve en yakın olduğu görüşü yaygınlığını koruyor. Biz de tercihimizi bu yönde yaptık. Deniz, adrese göre, kaydının düştüğü devlet okuluna kaydoldu. Kura ile öğretmeni belli oldu. Kurada erkek öğretmene düşünce çok üzüldü ve ağladı. Sorusu dün gibi aklımda: "Neden böyle oldu? Ben kız öğretmen istiyordum."
Tanışmak üzere sınıfa girip dışarı çıktığında kara bulutlar çoktan dağılmıştı. Sonrasında aşağı yukarı hep böyle gitti. Gökyüzü her zaman açık, masmavi değil elbette. Olması da gerekmiyor. Bu, bir başka yazının konusu olsun. Şimdi, başlıktaki soruya dönelim ve deneyimimizin olumlu yanlarını sıralayalım. Zira aksi örnekler şehir efsanesi gibi yayılırken olumlu deneyimler yeterince sık dile getirilmiyor.
Mahalle mektebine gitmenin bazı güzel yanları:
Okula yürüyerek gitmek
Öğlen ve okul çıkışı bizim çalışma saatlerimiz nedeniyle servis kullansak da, sabahları okula yürüyerek gitme fırsatını kaçırmıyoruz. Oturduğumuz mahalle kentin eski mahallelerinden ve günün erken saatlerinde özel otomobiller ve servis araçları nedeniyle trafikte tıkanıklık yaşanıyor. Mesafe de kısa olunca yürümek çok daha keyifli ve konforlu hâle geliyor. Araba kullanırken tüm dikkatimi yola ve trafiğe vermem gerekirken yürürken tam tersi oluyor. Koştura koştura bir servis aracına binmek yerine, yol boyu konuşma fırsatı buluyoruz, böylece güne daha sakin ve keyifli başlamak mümkün oluyor.
Yeterli teneffüs süresi
Sabah 4, öğleden sonra 2 ders olmak üzere toplam 6 ders var. Ders süreleri 40 dakika. Toplam 60 dakika teneffüs, 60 dakika öğle tatili var. En güzeli de dersler 2.45'te ders bitiyor.
Okul bahçesi
Dersler bitince okulda oynamaktan hoşlanmayan tek çocuk yoktur, sanırım. Özel okullarda çocuklar servislere binip kampüsten son sürat uzaklaşırken devlet okulunda hayat devam ediyor. Okul bahçesi hem çocuklar hem de veliler için bir toplanma ve sosyalleşme alanına dönüyor.
Oyuna zaman
Deniz yürüme mesafesinde bir okula gittiği, trafikte zaman geçirmediği, erken evde olduğu, yoğun bir İngilizce programı olmadığı için koleje giden akranlarına göre oyun oynamak ve dinlenmek için günde 2,5 saat fazladan zamanı var.
Daha tatminkar çocuklar
Okullar derslik ve bir bahçe dışında herhangi bir (kapalı spor salonu, seramik, robotik atölye vs.) olanak sağlamıyor. Hava güneşliyse beden eğitimini okul bahçesinde yapmak, yağışlıysa sınıfın içinde oyun oynamak, şarkı söylemek, mutlu olmalarına yetiyor.
Sonuç olarak bu seçimimiz sayesinde, servis, forma ve kırtasiye dışında herhangi bir eğitim giderimiz yok. Ödev stresi yok. Aile katılımlı projeler yok. Marka düşkünlüğü yok. Rekabet yok. Başka bir arzumuz da yok.
27 Kasım 2018 Salı
Isabella ile Çetesi*
Isabella ve çetesi ile
tanışın.
Isabella 8 yaşında. Şehirde
yaşıyor ama şimdi annesinin çocukluğunun geçtiği köyde, onun eskiden yaşadığı
evde. Her yaz, tatilin bir bölümünü burada geçiriyorlar ancak bu yaz daha uzun
kalacaklar. Çünkü Isabella’nın babası bir yazar ve bu bol pencereli, aydınlık
evde daha verimli çalışabileceğini düşünüyor. İlham perileri izne çıkmış olmalı
zira şimdilik tek satır yazamadı. Uzayan sakallar ve buruşturulmuş, yere
atılmış kâğıtlar onu ele veriyor. Yazmak yerine evi temizliyor ve yıllar içinde
yığılmış, gereksiz ıvır zıvırları ayıklamak konusunda karısına yardım ediyor.
Atılacak ne çok şey var: eski kasetler, şilte, kırık bir elbise dolabı, irili
ufaklı naylon sepetler, perdeler, damla taşlı bir avize ve daha neler neler…
Yaz tatili Isabella için hiç
de iyi geçmiyor. Öğle uykusu baskısı da cabası. Bir karar veriyor. Ya tüm yazı
evde sıkıntıdan patlayarak geçirecek ya da bir çete kuracak. Çetenin kimlerden
oluşacağı ve ne yapacakları hakkında bir fikri yok ama ilk adımı atmak
konusunda kararlı. Öğle saatlerinde evden gizlice kaçıyor ve köydeki tek arkadaşı
Tullia’nın yanına gidiyor, aklından geçenleri onunla paylaşıyor. Çete olabilmek
için en azından bir kişiye daha ihtiyaç var. Üçüncü kişi şöyle gözü pek,
korkusuz, macera peşinde koşmayı bilen biri olsa hiç de fena olmayacak. Tullia’nın
aklında biri var, sınıf arkadaşı Mazi.
Mazi, kızları dinliyor ve
kararını veriyor.
“Anlaştık!
Yarın sabah okulun arkasındaki hendekte görüşürüz.”
Çeteyi kurma meselesi gibi
neyi araştıracakları meselesi de Mazi sayesinde kolayca çözülüyor. Mazi’nin
dediğine göre hendeğin içindeki su çok pis ve dönüşüme uğrayan balıklarla dolu.
Çete ertesi sabah olay
yerinde. İnceleme başlıyor. Kocaman başlı, minicik kuyruklu, yüzgeci dahi
olmayan balıklar… Üstelik kuyruklarının yanından çıkan iki de minik ayak var. Mazi,
henüz yakalayamasa da üç başlı olanlarını bile gördüğünü söylüyor. Hendeğin etrafı
atık yağlarla kaplı. Bu işin sorumlusu aksi ve çoğu zaman içkili Marmitta
adında bir oto tamircisi. Balıkların dönüşümünün Marmitta’nın yol açtığı
kirliliğe bağlı olduğu kesin ancak kimsenin gücü onu durdurmaya yetmiyor.
Yanlarına dönüşüm geçiren
balık ve su numunesi alan çete, düşünmek ve Marmitta’yı durdurmak için işe yarar bir plan yapmak üzere geri çekiliyor. Önce Isabella’nın ailesinin atmak üzere ayırdıkları eski
eşyalarla kendilerine bir ağaç ev inşa ediyor sonra da korkunç Marmitta’yı dize
getirecek dahiyane bir planı ailelerinin de yardımıyla adım adım uyguluyorlar.
Ödü patlayan Marmitta, bundan böyle çevreye bir damla yağ dahi atmıyor. Geriye,
dönüşüm geçiren balıkları suya bırakmak kalıyor.
İtalyan yazar Silvia
Vecchini’nin yazdığı, kendisine mahlas olarak “masal kuşu” anlamına gelen
Saulzo’yu seçen Antonio Vincenti’nin resimlediği Isabella ile Çetesi Dönüşüme
Uğrayan Balıkların Sırrı kitabının çevirisi Yelda Gürlek’e ait. Su gibi
akıp giden, akıcı, bir o kadar da heyecanlı hikâye, gücünü ayrıntılardan ve
sahici kahramanlardan alıyor. Hikâye Isabella’nın bakış açısından anlatılıyor.
Bu yerinde tercih, okuru hızlı bir şekilde hikâyenin içine sokuyor. Bir anda kendimizi
çetenin dördüncü üyesi gibi hissediyor, soluk soluğa onların peşine düşüyoruz.
Vecchini, yalnızca sürükleyici bir anlatı ile çıkmıyor okurun karşısına. Aynı
zamanda bir seçimi, hayatta durmamız gereken yeri de işaret ediyor. Anlamı
hikâyenin içine gömerek iletiyor mesajını. Eğlenirken farkında olmadan doğa
etiğine dair güçlü mesajları da alıyoruz. Gücünü ve seçimini doğadan yana
kullanmak, eski şeyleri yararlı hâle getirmek ve dönüştürmek, teşhis etmekle
yetinmeyip olaylara çözüm odaklı yaklaşmak, mücadele etmek ve doğa ile arkadaş
olmak, oynamak …
Isabella, Tullia ve Mazi… Bu üç
çocuğu çok sevecek, onların yerinde olmak isteyeceksiniz.
Isabella ile Çetesi Dönüşüme
Uğrayan Balıkların Sırrı
Yazan Silvia Vecchini
Resimleyen Sualzo
Çeviren Yelda Gürlek
YKY Doğan Kardeş
7-8-9 yaş
* Bu yazı 24 Kasım 2018 tarihinde Yeşil Gazete'de Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar köşesinde yayımlanmıştır.
* Bu yazı 24 Kasım 2018 tarihinde Yeşil Gazete'de Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar köşesinde yayımlanmıştır.
15 Kasım 2018 Perşembe
GÜNDEN KALANLAR 1
Üniversite yıllarında bir arkadaşım vardı. Nazik, çıtı pıtı, sevecen ve konuşkan, anlatacak şeyi hiç bitmeyenlerden... Anlatacak şeyi hiç bitmeyenlerden dediysem, gereksiz detaylarla kafa şişiren, geveze biri canlanmasın gözünüzde. Anlattığı şeyleri, çok ilgi çekici olarak tanımlayamam. Daha ziyade günlük şeylerdi, havadan sudan diye nitelediklerimizden ama sıkıldığımı ya da dikkatimin dağıldığını da söyleyemem. Onun önderliğinde konuşma akar giderdi. Bana kalsa uzun esler verirdim çünkü. Okul bahçesinde merdivenlere oturmuşken gelen gideni izler, yaprakların hışırtısını dinler, bulutları seyrederdim. Bundan da gocunmazdım dahası. Ama arkadaşım konuşmayı seviyordu ve bana da ona uymak kalıyordu.
Bir gün, kaç kişiydik, kim kimdik, hatırlamıyorum ama konu, sessizliğe geldi. O zaman cemiyet içinde suskunluğun arkadaşımın nazarında büyük kabalık olduğunu öğrendim. Artık hiçbir şey aynı değildi. Araya sessizlik girdiği anda üzerinde bir baskı hissettiğini, yeni bir konu açma zorunluluğu duyduğunu biliyordum. Bunu duymak beni sarstı. Birlikte sessiz kalamadığınız (sessiz kalmaya katlanamadığınız) bir ilişki gerçekten sahici olabilir mi?
*
*
Çocuklarla bir atölye yapmaya başladım. İsmi, "Duygularıyla Arkadaş Olan Çocuk". Adını, Okuyan Koala Yayınları'ndan çıkan aynı isimli kitaptan alıyor. Okul öncesine hitap eden bu kısa kitap, bizi hancıya, duygularımızı yolcuya benzetiyor. Her bir duygunun bize gelip gittiğini anlatıyor ve her birini nezaketle, sakince ağırlamaya, zamanı geldiğinde de uğurlamaya davet ediyor. Basit ama kıymetli bir tavsiye.
Mevlana Celaleddin Rumi'nin Misafirhane adlı şiirinden esinlenerek yazılmış. Şöyle sesleniyor Mevlana şiirinde:
İnsan kısmi bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir.
Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik.
Aniden fark etmek bir şeyin,
Hepsi beklenmedik misafir.
Hepsini karşılayıp eyle!
Evini vahşetle süpürüp,
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse.
Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için,
Boşalttılar evini.
Karanlık düşünce, utanç ve garez,
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri.
Minnettar ol her gelene,
Kim gelirse gelsin.
Çünkü, bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz olarak gönderildi.
Mevlana Celaleddin Rumi
*
Can Kazaz'ın Sürsün Bahar albümünde yer alan iki şarkı, döne döne dinliyorum.
Sürsün Bahar ve Leylek özellikle Leylek. Şarkı sözlerinin güzelliğine bakar mısınız?
Leylek
Can Kazaz'ın Sürsün Bahar albümünde yer alan iki şarkı, döne döne dinliyorum.
Sürsün Bahar ve Leylek özellikle Leylek. Şarkı sözlerinin güzelliğine bakar mısınız?
Leylek
Serpildim bir bahçeye tohum gibi
Kök salsam gidemem beni bulur biri
Âşıktım fidandım meyvelendim
Dalıma çaput bağladı kızın biri
Şimdi yola çıksam yetişir miyim leyleklere?
İsmini yazarlarken gökyüzüne
Sabrım yeter mi bilmem
Bu kara günlerin havasını döndürmeye
Yağmurda yıkansa da silinmez
Gövdeme kazınmış gibi hüzünleri
Kısıldım, ağırlaştım toprak gibi
Ardından ağlardım gidenlerin
Şimdi yola çıksam yetişir miyim leyleklere?
İsmini yazarlarken gökyüzüne
Sabrım yeter mi bilmem
Bu kara günlerin havasını döndürmeye
5 Kasım 2018 Pazartesi
NASIL YAZIYORLAR? (12)
Yazarların yazma alışkanlıkları okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. Kurmacabiyografiler web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim. İşte on ikincisi: Road Dahl
Benim için kurmaca yazarlığının en önemli ve güç yanı, olay örgüsü oluşturmak. Özgün ve iyi olay örgüsü bulmak zor. Aklınıza ne zaman iyi bir fikrin geleceğini bilmiyorsunuz, aman Tanrım, geldiği zaman ona dört elle sarılıyorsunuz. En önemli numara onu hemen bir yere not etmektir, yoksa unutursunuz. İyi bir olay örgüsü düş gibi bir şeydir. Uyanır uyanmaz gördüğünüz düşü bir yere kaydetmezseniz, büyük olasılıkla onu unutursunuz düş aklınızdan çıkar gider.
O yüzden aklıma birden bir öykü düşüncesi geldiği zaman hemen koşar bir kurşun kalem, bir boya kalemi, bir ruj ya da yazan herhangi bir şey arayıp bulur, daha sonra o öykü düşüncesini bana hatırlatacak birkaç sözcük karalarım bir yere. Çoğu kez tek bir sözcük yeterlidir. Bir keresinde ıssız bir kır yolunda araba kullanıyordum, aklıma, boş bir evde, bir asansörde iki kat arasında kalmış biriyle ilgili bir öykü geldi. Arabada kalem gibi bir şey yoktu. Bunun üzerine arabadan indim. Arabanın arka tarafı toz içindeydi. Tozun üzerine parmağımla tek bir sözcük yazdım: ASANSÖR. Bu kadarı yeterliydi. Eve döner dönmez doğruca çalışma odama koştum, etiketinde yalnızca "Öyküler" yazan kırmızı kaplı bir alıştırma defterime o öykü düşüncesini kaydettim.
Ciddi şekilde yazmaya başladığım günden beri o defteri saklıyorum. Doksan sekiz yapraklı bir defter. Saydım. Arkalı önlü bütün yapraklar bu notlarla dolu. Bir çoğu işe yaramaz. Ama yazdığım bütün öyküler, çocuk kitapları o küçük, kırmızı kaplı, eskimiş defterden çıktı.
Tuhaf harika şeyler yapan bir çikolata fabrikası nasıl olur - çılgın bir adamın yönettiği bir fabrika?
Charlie'nin Çikolata Fabrikası buradan çıktı.
Köydeki bütün dükkânlara açılan yeraltı tünelleri ağına sahip yaman tilkiyle ilgili bir öykü. Adam geceleri döşeme tahtalarının arasından yukarı tırmanıyor be her şeyi aşırıyor.
Yaman Tilki
Jamaika ve yerli balıkçıların yakaladığı dev bir kaplumbağa gören küçük bir oğlan. Oğlan babasına yalvarır, kaplumbağayı satın alıp salıverilmesini ister babasından. Pekiyi sonra? Belki de oğlan kaplumbağayla birlikte gider ya da sonradan kaplumbağayı bulur.
Hayvanlarla Konuşan Çocuk
Bir adam oyun kartlarını arka yüzlerinden okuma becerisi kazanır. Kumarhanelerde milyonlar kazanır.
Şeker Henry'nin İnanılmaz Öyküsü buradan çıktı.
Bazen bu küçük karalamalar beş ya da hatta on yıl o defterde kullanılmadan durur. Ama umut verici olanlar sonunda her zaman kullanılır. Bu notlar başka hiçbir şey göstermiyorsa bile, bence, bir çocuk kitabının ya da öykünün sonuçta ne kadar ince ipliklerle örülmesi gerektiğini gösteriyor pekâla. Siz öyküyü yazarken öykü bina gibi yükselmeye ve genişlemeye başlar. En iyi sonuç veren kısımlar masa başında yazılanlardır. Ama o olay örgüsü başlangıcı olmasaydı, siz o öyküyü yazmaya başlayamazdınız bile. O küçük not defterim olmasa bir şey yapamazdım.
Kaynak: Bu alıntı yazarın "Arka Kapıdan Girmek Nasıl Yazar Oldum" adlı öyküsünden alınmıştır. Öykü, Şeker Henry'nin İnanılmaz Öyküsü kitabında yer almaktadır.
Şeker Henry'nin İnanılmaz Öyküsü
Çeviri Ülker İnce
4 Kasım 2018 Pazar
ROAD DAHL'DAN YAZMA ÖNERİLERİ*
Canlı bir hayal gücüne sahip olmalısınız.
Yazmayı bilmelisiniz. Bununla demek istediğim şu: Betimlediğiniz sahneyi öyle betimlemelisiniz ki o sahne okurun zihninde canlansın. Bunu becerme yeteneği herkeste yoktur. Bu bir Tanrı vergisidir, sizde ya vardır ya yoktur.
Dayanıklı olmalısınız. Bir başka deyişle, yapmakta olduğunuz işe dört elle sarılmalı, asla vazgeçmemelisiniz; nice saatler, günler, haftalar, aylar sürse de, o işe devam etmelisiniz.
Kusursuzluk tutkunuz olmalı. Bunun anlamı şudur: Yazdığınız bir şeyi defalarca düzeltmeden, elinizden gelenin en iyisi hâline getirmeden o şeyle asla yetinmemektir.
Güçlü bir özdisiplininiz olmalı. Tek başınıza çalışıyorsunuz. Bir işvereniniz yok. İşe gelmediğiniz zaman sizi işten atacak ya da kaytardığınız zaman sizi paylayacak biri olmayacak ortalıkta.
Keskin bir mizah duygunuzun olması çok yararlıdır. Büyükler için yazıyorsanız bu gerekli değildir ama çocuklar için yazıyorsanız çok önemlidir.
Bir dereceye kadar alçakgönüllü olmalısınız. Yazdığı şeyin harika olduğunu düşünen yazar sorun yaşayacak demektir.
* Road Dahl'ın yazma önerileri "Arka Kapıdan Girmek Nasıl Yazar Oldum" hikâyesinden alınmıştır. Söz konusu öykü, Şeker Henry'nin İnanılmaz Öyküsü kitabında yer almaktadır.
Şeker Henry'nin İnanılmaz Öyküsü
Road Dahl
Çeviri Ülker İnce
Öykü
Can Yayınları
28 Ekim 2018 Pazar
HER DAİM KABUĞUNU ARAYANLAR
Uzun zamandır evine gitmediğim bir arkadaşıma uğradım
geçenlerde. Kendiliğinden, bir akşam üzeri gezintisinin ardından. Eve girer
girmez kendimi salona yığılı kitapları incelerken buldum. Aynı kitapları
sevmenin birleştirici bir yanı var, fersah fersah kapatıyor arayı.
Evde okunmayı bekleyen nice kitap yokmuş gibi, yığının
içinden okuyabileceğim bir kitap aradı gözlerim. Öyle buluştuk Melisa Kesmez’in
son kitabı Nohut Oda ile.
Melisa Kesmez benim de kendimi ait hissettiğim mekânları ve
hayatları anlatıyor. Genellikle 1. tekil şahıs kadın anlatıcının ağzından
anlatılıyor olaylar. Yanı başımızda bir kadın arkadaşımızla dertleşiyor gibi
hissettiriyor. Bu kadınlar kıskanç, rekabetçi değil üstelik, tam özlediğimiz,
hep yanı başımızda durmasını istediğimiz gibi anlayışlı, dayanışmacı...
Bir anla başlıyor öyküler, ilmek ilmek örülüyor.
Sık sık şimdiki andan, geçmişe ve yeniden şu âna dönüyor. Her gidiş gelişte
kahramanların hayatına dair bilgimiz biraz daha artıyor. Bu esnada ne olay
örgüsü sarkıyor, ne anlatı gücünden bir şey kaybediyor. Dolayısıyla okur ve
yazarın uyumlu birlikteliği sürüyor.
İnsana dair ne varsa merakla ve dikkatle bakan
bir yazarın elinden çıkmış bu öyküler. Hepimizin çok iyi bildiği,
tanıdığı bir yaranın içinden usul usul anlatıyor gidenleri, kalanları, her daim
kabuğunu arayanları...
Bir anlatıcısına şöyle dedirtiyor nitekim:
Bir gün bozmak için kurmamıştı orayı
şüphesiz. Daha taşındığı gün bir ömür orada kalacakmış gibi dizmişti mutfak
dolaplarına bardaklarını yan yana.
Her seferinde o kupkuru evleri daha ilk
günden yaşayan bir yer haline getirmenin yollarını ayırıyorduk. Çünkü orayı bir
an evvel senin kılman, seninle nefes alıp veren, sen kokan bir yer haline
getirmen gerekiyordu. Sonsuz yuva arayışımızın kurallarından biriydi bu. Daha
kolileri açmadan başlıyordun mekânla arandaki boşluğu doldurmaya, bir örümcek
gibi örüyordun ağını, duvardan duvara, odadan odaya.
Sıcak, yalın bir anlatımla, duyguları
abartmadan, trajikleştirmeden anlatısını inşa ediyor, Kesmez. İlk iki kitapta
yer alan öykülere göre anlatının hacminin uzadığı, derinliğin arttığı
görülüyor. Aile içi hesaplaşmalar, baskın anneler, erken yitirilen babalar,
babalarına kırgın kız çocukları, sevgisiz evlilikler, tek taraflı sevgiler
hikâyelerde kendine yer buluyor. Ama illa ki özlem, eski güzel günlere duyulan
özlem anlatının içinde usul usul atıyor.
Karamsar, kederli başlıyor öyküler, öyle
ilerliyor. Bununla beraber kahramanlarına karşı çok da acımasız bir yazar
değil. Çok büyük değişimler mevzu bahis olmasa da hemen her öyküde
kahraman bir aydınlanma ânı yaşıyor, bir şeyler tık ediyor, yerli yerine
oturuyor. Kopkoyu bir karanlıktan seslenmiyor, ışığın sızdığı, umudun inceden
filizlendiği bir yerden sesleniyor.
Melisa Kesmez hikâyelerini okumak hoşuma
gidiyor. İlk kitaptan bugüne anlatının uzamasını, âna hapsedilmeyip
hikâyeleştirilmesini, metnin içine gereksiz düşüncelerin sızmamasını başarılı
buluyorum, belki biraz da cesaret verici. Nohut Oda için
düşebileceğim tek şerh var.
Bir yazar belli bir anlatım biçimini
benimseyebilir, benzer temaların etrafında yeniden üretebilir. Her defasında
yeni bir hikâye olacaktır hiç kuşkusuz. Bununla beraber peş peşe birinci tekil
şahıs kadın hikâyeleri dinlemek, hemen hemen aynı çevrenin insan ilişkilerini
izlemek, insanda hep aynı kahramanın hayatından farklı kesitler okuyorum
düşüncesi uyandırıyor ve hikâyelerin kalıcı etkisi azalıyor.
Nohut Oda
Melisa Kesmez
Öykü
Sel Yayıncılık
Etiketler:
Kitap Tanıtımı,
Melisa Kesmez,
öykü,
Sel Yayıncılık
ŞEFKATLİ ANNE GÜNLÜĞÜ:30
Çocukla Barış, Bodrum BBOM Öğretmen Okulunda tanışan Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerin orada öğrendikleri, araştırdıkları, derinleşmek istedikleri konuları ve sınıfa taşıdıklarını paylaştıkları dijital bir platform. Farklı yerlerde, farklı koşullarda çalışan üç öğretmen Sura Hart'ın rehberliğinde çıktıkları yolculuğu "Şefkatli Öğretmenin Günlüğü" köşesinde hafta hafta paylaşıyor. Gündemin ağırlığından kaçmak, umudunu arttırmak, çocuklarla ilişkilerinde fark yaratmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için küçük tavsiyelerle dolu günlükleri, kendi pratiğimize dökebilmek, sürecimizi gözlemlemek için bu şablonu kendi ev hâlimize uygulamak istedim. Adını da Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerden ilhamla "Şefkatli Anne Günlüğü" koydum.
Sura Hart ne diyor?
Öğrencilerinize üç basit beceriyi öğreterek sınıf içi çatışmaların %99'unu sona erdirme gücüne sahip olur ve onlara yaşamları boyu hizmet edecek becerileri kazandırmış olursunuz.
Onlara;
1 Duyguların farkına varma becerisini (kendilerinin ve başkalarının)
2 İhtiyaçların farkına varma becerisini (kendilerinin ve başkalarının)
3 Herkesin en çok ihtiyacını karşılayacak şekilde strateji geliştirme becerisini öğretebiliriz.
Bugünden başlayarak bu becerileri geliştirmek için neler yapabilirsiniz?
Ben ne düşünüyorum?
Kelin merhemi olsa diye başlayabilirim söze...
Bu, benim için kolay iş değil çünkü hiç kimse bana bunu yapmayı öğretmedi. Eğitim fakültelerinde de öğretilmediğine de eminim. Şiddetsiz iletişim biraz ışık tutuyor ama bilgiye sahip olmak başka bir şey uygulamak bambaşka. Şiddetsiz iletişim bir grupla birlikte öğrenilebilecek bir şey, alıştırma yaptıkça, paylaştıkça, yavaş yavaş hayatından içeri süzülecek bir şey. İşte bu yüzden bir grupla beraber şiddetsiz iletişim alıştırmaları yapıyor, bu buluşmaların kolaylaştırıcılığını üstleniyorum. Bu vesileyle Compassion Online Eğitimine başladım ve Duygularıyla Arkadaş Olan Çocuk adında bir atölyenin yürütücülüğünü üstlendim. Üç basit beceri diye geçiştirilemeyecek olanın peşine düştüm.
Denizle nasıl paylaşıyorum?
Her gece uyumadan önce, "Bugün en yoğun duygun/ların ne?" ve "Bugün olan güzel şeyler ne?" sorularına cevap arıyoruz. Basit ama etkili.
Deniz'in geri bildirimi ne?
Bu rutin, Deniz'in duygu sözcükleri dağarcığını arttırmakla kalmadı, hoşnutsuzluğu ve karşılanmayan ihtiyaçları arasında bağ kurmasına da olanak sağladı. Her zaman çok net ve belirgin değil belki ama o bağlar ince ince örülüyor ve ihtiyacım var Deniz'in gündelik kelime seçimleri arasında kendisine bariz yer buluyor.
Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
Duygularıyla Arkadaş Olan Çocuk atölyesi beni heyecanlandırıyor. Sık sık yeni fikirler uç veriyor. Merakla ve heyecanla yaklaşıyorum bu sürece.
Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Sura Hart alıntılarının sonu geldi. 30 günlük yazdım toplamda. Ara ara teşvik eden yorumlar alsam da yalnız bir yolculuktu. Öncelikle neredeyse bir yıldır düzenli bir şekilde bu günlükleri yazdığım için kendimi tebrik ediyorum. Şiddetsiz iletişim konusunda öğrendiklerimi çocuklarla ve arkadaşlarımla paylaşma konusundaki azmim ve sürekliliğim için de kendimi tebrik ediyorum. Gerek Denizle gerek başkalarıyla iletişim sıkıntısı çektiğim, öfkeme ya da önyargılarıma yenik düştüğüm her ân içim içimi yiyor, dürüstlüğümü sorguluyorum. Bu konularla bu kadar ilgileniyorsun bak bir arpa boyu yol alamadın diye kendimi sorguluyorum. Ama biliyorum ki hayatın her ânında, her yerde, her insanla şefkatli iletişim kuramayacağım. Bu önyargıları, tetikleyicileri kendimi daha iyi tanımak, sınırlarımı öğrenmek için kullanacağım ve kendime nazik davranmayı, her koşulda kendime şefkat duymayı unutmayacağım.
Eski Günlüklere aşağıdan ulaşabilirsiniz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)